31 Aralık 2010


Sağlıklı, sevgili, sevinçli... bol yeni'li bir yeni yıla... 
Güzellikle, iyilikle, minnetle...

15 Aralık 2010

süregiden bir okuma öğrenme hali

Boğazımda büyüyen, söz dinlemez, burnunun dikine bir heyecanı küçültüp, söndürüp içime sığdırasıya... Dağılan nefesimi bir ölçüye vurup titreyen sesimi düzeltesiye... Bir beş (altı, yedi ?) dakika geçti herhalde. Sözlerimin eşlikçisi olacak küçük sunumu unutturacak kadar elime ayağıma dilime aklıma vuran katman katman bir heyecan. Oysa sunduğum, aylardır üzerinde çalıştığım, günlerdir Püskül'e, Onat'a anlattığım, okuduğum, öylesine "benim" kıldığım bir metin. Ne ki ben ezel ebet tedirgin.

Dışarıda kışlık bir güneş. Bütün oylumları gizleyen, eşitleyen kar hızla eriyor. Altuntaş ve Onat'la, Ahmet'e yaptığımız kardan Fırat erimemiş erimesine de başı, ayakları önüne düşüvermiş. Hiç şaşırtıcı değil tabiî o koca değirmi kafanın kopup gelmesi. Bayramda sevinçle ektiğim kasımpatları karın ıslaklığı, soğukluğu, ağırlığı altında... Özgü'nün deyişiyle bitik. Ölük. Kediler gecenin üşümüşlüğünü güneşin azıcık da olsa kızdırdığı araba tepelerinde uyuyup uzanıp içlerinden atmaya çalışıyor. Kedi evi nihayet bugün arka bahçeye kuruluyor.

Bir ay kadar önce Çamlık'ta yürürken evlerden birinden bir kadının çıkıp on kadar kediye yemek verdiğini görmüş, görür görmez de hemen yönelmiş, selam vermiştim. Konuşmaya başlamıştık. Kedilerden elbet... Laf arasında "Kalmıyor zaten bunlar bu kadar. Çoğu kışın telef oluyor" deyince... Düpedüz irkilmiştim. Bunu hiç aklıma getirmemiş ve apansız bu soğuk gerçekle karşılaşmış olduğumdan mı ürkmüştüm bu kadar yoksa kadının bunu büsbütün doğallığı, olurluğu, olabilirliği içinde öylecene söyleyivermiş olmasından mı bilmiyorum. Arka bahçedeki kediler - en azından gözümün önündekiler diyorum ne yapayım - kadının dediği gibi öyle kışın telef melef olmayacaklar.

Bunları demeye oturmamıştım ya neyse. Şunu diyecektim. Bir B.K. tutkunu olarak, B.K. üzerine yıllar yıllar sonra düzenlenen bir toplantının parçası olmaktan, B.K.'yu kısacık da olsa dostlarından, yakınlarından dinlemekten duyduğum o çoook büyük heyecandan söz edecektim. İyi bir "okuma"nın verdiği o büyük lezzetten, coşkudan ve o lezzetin, coşkunun bulaştırdığı, içime sıçrattığı, beni daha iyisini yapmaya isteklendiren, güdülendiren yaratıcı güçten... Canım çıkasıya çalışacağımı, gecikmişliğin ağusunu içimde taşıyacağımı bile bile, salt okumaya, öğrenmeye tutkunluğumu yanıma katıp beni bu bölüme kabul edip etmeme kararını verecek o jürinin karşısına bugün olsa yine çıkardım, güçlüğünü, güç yoldan gittiğimi bile bile yine B.K. çalışırdım demekten duyduğum doygunluktan... "Diğer konuşmacılar o topluluk karşısında tek başlarına iken, sen iki kişi olarak çıkacaksın oraya", "karnında sana sufle verecek biri de olacak üstelik" diyerek ta uzaklardan bana güç vermeye çalışan bir dosttan... Ve aklına, sözüne güvendiğim insanların bu yolda ilerleme gücü veren beğenilerinin benim için öneminden... söz edecektim. Ama tüm bu süreç için (yalnız bu toplantıyı değil tüm bir iki seneyi kastederek) "Güzel falan değil, başka bir şey söyleyeceğim. Çok ilginçti, diyeceğim, çok şey öğrendim diyeceğim..."

Ahmet, B. K.'yu aklımda taşıdığım kadar artık karnımda da taşımaya başlamış olabileceğimi yazdıydı geçen gün. Bunca zamandır hem bebeğe hem B. K.'ya hazırlanmaktan söz etmişti. İkisine de yapılan hazırlığın "çıkılacak bir yüzü, bir yüzeyi yok" galiba. Her daim "yolda" olan, süregiden bir okuma öğrenme halinden söz etmeli herhalde.
 
...

Ara ara gittiğim mantıcıdaki hanımeller, büyüyen karnıma, büyüyen porsiyonları ve çeşitlenen ikramlarıyla tempo tutuyor. Yedinci ayı bitirirken, on kilo yüklenmişken, yavaştan yavaştan artık doktorla doğumdan söz etmelere başlayacakken, ayakkabılarımı bağlamak eh biraz biraz güçleşmişken... Ve koca bir seneyi devirirken... "Babaanne" ve "dede" (hım hım hımm... hayatımıza giren iki yeni kelime daha:) senin için bir ev almış ve çoktan heyecanla taşınma hazırlıklarına başlamışken... Ben iyiyim. Hatta çok iyiyim diyesiyim. Ve şu anda kulaklıkla Unforgiven II dinliyorum. Emre, bu dinlettiğim "Metallica zımbırtıları"nın sonra bana yol su elektrik olarak geri döneceğini, Ahmetse "Anam bebeğe Metalika mı dinletilir" diyerek böyle yaparsam oğlanın on sekizine varmadan evi terk edeceğini söylüyor.

Müzik, fotoğraf, dostlar, kitaplar, kediler, sevgi, kocaman bir sevgi, kocaman kocaman bir minnet...

11 Aralık 2010

Bembeyaz bir sevinç


Yataktan fırlayıp çıplak ayaklarla pencereye koşmak.
Dışarıda bembeyaz açmış bir sevinç.
İlk kar. ♥ Kat kat.

5 Aralık 2010

Dilimin altında bir sonbahar

Banu'yla ODTÜ'de geleneksel haftasonu yürüyüşümüzü yapıyoruz. Çarşıda nar-portakal molası verip balıkçının önünden, önündeki uzuun sıradan otoparka doğru kıvrıldığımız sırada... Aniden esiveren rüzgârla... Ağacın, yapraklarını bir solukta düşüverdiği o zaman dilimciğini kaçırmayayım diye, "Banu bak! Şuraya bak! Şuraya bak!" diye söylenirken yutuveriyorum kelimeleri heyecanımdan. Parmağımın ucunda, havada, ipildeye ipildeye, döne döne düşen, dökülen, uçuşan, rüzgârın biçimlediği küçük anaforların içinde oradan oraya savrulan, taklalar atıp duran sarı, ışıklı yapraklar... Bir sarı sağanak, yoksa yaprak seli ya da yağmuru mu demeli, ne derseniz işte. Güzel, çok güzel bir şey.

Öyle bir sonbahar yaşadık ki bu yıl. Hani mevsim dediğini parça parça "kıtlamış" da dilimizin altına yerleştirivermişiz, günleri yudumlarken o da ağzımızın içinde ımık ımık eriyivermiş, yayılıvermiş gibi... Kendini, sözgelimi, üç haftacığın içine sıkıştırmayıp, koca koca üç ayın içine, girdiği renklerin türlüsünü kuşanmış uzun, kabarık eteğiyle şööyle yayım yayım yayılan, yerleşen bir sonbahar. Doygunluğu, doyumluluğu içinde, tadına vara vara yaşadığımız.

Yazla kış arasında asılı kalmışçasına geçen, geçip gitmekte olan mevsim nihayet düşmeye karar veriyor gibi.

Bir yarı yaz + bir güz + bir kış'ın eşliğinde geçirilen bir hamileliğin son bölümcüğü. Baharı Deniz'le (?:) karşılayasıya...

4 Aralık 2010

Püskül'ü sevmek ya da "Yaşamın içinden katmer katmer bir yeni yaşam çıkarmak"


Akşam. Kapıdan içeri giresiye, üzerimdekileri çıkarıp salona doğru iki adım atasıya... Yukarıdan sesini duyuyorum. Önce inceden bir tutumluluk. Her basamakta kısacık bir duraklama. Gelenin beklenen olup olmadığı yoklanıveriyor hızlıca. Aşağıdan bakıyorum. Gülümser bir suratla. "Benim" dercesine. Sonra durgusuz duraksız, çabuk çabuk bir iniş. Göğüs kafesimin açıldığını, genişlediğini duyuyorum. İçeride, çeşitli katlarda işleyen sevinçler. Püskül'ü görmekten duyduğum sevinç var bir. Ama daha çok Püskül'ün beni görmekten duyduğu sevince seviniyorum galiba. Kedi patilerinin hafifliğinden, yumuşaklığından beklenmeyecek bir pat sesi çıkıyor basamakları aceleyle inerken. Arasız bir miyavlama. Merdivenin son basamağına varasıya çoktan kucaklayıvermiş, yanağımı bembeyaz göğsünün pamukluluğuna yaslayıvermiş oluyorum. Sonra, o an, oracıkta, diyorum, sahi, ben mi Püskül'ün yumuşacık başını sıvazlıyorum o mu benim elimi seviyor? Kim kimi öpüyor, kokluyor? Kükreyesiye gırlayan hangimiz?

15 Kasım 2010

ağdalı, bulaşık, sümüksü bir ortam gibi

“Onat'ın akşam gelirken getirdiği allı pembeli gerberelar yanıbaşımda. Püskül sağından solundan dolana dolaşa buketi kokluyor uzun uzun. Bebek için çok severek yaptığım yeni miksi dinliyorum – okurken okurken, günlerdir kafamda derleyip durduğum şarkıları 8tracks’de sıralarken buluverdim kendimi birdenbire, oradan oraya geçişi hangi ara nasıl yaptım bilene aşkolsun. “Icelandic” müzikler de rahatlıkla ninni işlevi görebilir diye düşündüydüm miksi yaparken...” diye başlamışım. Kalmış. Kaç gün önce. Gerberelar çoktan öldü. Gerbereların aralarına yerleştirildiği yeşil, büyük yapraklı dallardan iyice olanlar ayıklanıp yıkandı. Vazoda duran onlar şimdi. Bebek için yapacağım yeni miks kesinlikle Kızılok ve Ortaçgil ağırlıklı olacaktı, öyle karar verdiydim. Uzunca bir aradan sonra peşpeşe Kızılok şarkıları dinleyince içimde bir şeyler
– bu “bir şeyler”, sanırım onbeş yıllık ikibaşınalığın yeni, yepyeni “bir şeyler”e evrilmesiyle ilgili biraz. Kızılok, çocukluğumuz, onyedi, onsekiz yaşın torluğudur ya, birlikte büyümekliğimiz, yeni yeni sevmelerimiz, sevmeyi öğrenmelerimiz, ondan. İyice, mutluca bir duygu diyebilirim; ama az biraz hüzün mü var nedir bilmem, gelmekte olanla, gelecekle değil de geride kalanla, geçmişle, geride kalanın geçip gitmişliğiyle ilgili incecikten bir hüzün, inanamazlık – 
depreşmişti yine. Elimde bıçak bir yandan kesme tahtasının üzerinde pembe beyaz uzanan bir bütün tavuğu nerelerinden parçalamanın uygun olabileceğini kestirmeye çalışıyor bir yandan ağlamsı gözler ve titreyen bir sesle söylüyordum: “Okuduğun İnce Memed olunca / Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum / Öyle büyür insanlar / Ağlamak çare değil”. Ağlamsek hamilelerden olurum diyordum hep. Pek öyle olmadı. En azından şimdilik. En çok normal doğum videoları izlerken bebeğin kafası görünür görünmez – niyeyse – boşanıveriyor gözyaşlarım. Hani yaptığımın salakça olduğunu bilmesem – çok şükür :) – oracıkta hönküre hönküre ağlayacağım.
...
Buraya, çoğun, hep bir şeylerin ardından yazılıyor, yazılabiliyor. Küçük küçük olmaların, tamamlanmışlıkların arkasından. Daha çok sanırım tez raporu teslimlerinin ardından demeli. Aynı kadran üzerinde dönenip duran, her biri farklı dönümleri yürüyen birden fazla ibrenin birbiri altından, üstünden, içinden geçişi. Kuzey'ini şaşmış bir pusulanın delimsirek fırıldanmaları. Hamileliğin, tezin, doğumun, konferansın, teslimlerin türlüsünün birbiri altından, üstünden, içinden geçen takvimleri. Bebeğin vuruşları. Saatin tiktakları. Kalbimi alıp çalışma masamın üzerine koymuşum da saat diye, takvim diye ona bakıyormuşum gibi. Şuncacık şeyi yazarken dahi gözüm, aklım dakikaların yürüyüşünde, saatlerin, günlerin çabuk çabuk geçmekliğinin boğuntusunda. Tezin kotarılamamışlığı, derlenip toparlanamamışlığından başka bir şey düşünemiyorum. Çok başındayım biliyorum ya bilmek rahatlatmıyor ki. Belirsizlik, içinde hareket etmekte, ilerlemekte güçlük çektiğin ağdalı, bulaşık, sümüksü bir ortam gibi. Kafamdaki karmaşık düşünceler yumağının şöyle bir ucunu bulup da tuttuğum, bulduğum yerden dolamaya, sarmaya geçemedim bir türlü.
...
Bugün (?). Çatıdayız. Püskül’le. Camımız ardına dek açık. Püskül önünde. Önümde. Yağmurlu bir kent olup çıkmışlığın ardından gelen peşisıra güneşli, ışıklı günlerin iyiliğindeyiz. Sonbaharın artık iyiden iyiye katmerlendiği günler. Ağaçların altında, kaldırım kenarlarındaki, dökülmüş, dökülüp yığılmış yaprakların çağrısına kulak vermemek imkânsız. Ne zaman yürüyüşe çıksam yoldan çıkıyorum. Yere yatıp üzerlerinde yuvarlanasım, mevsimi yüzüme gözüme bulaştırasım, “yaprak savaşı” yapasım, kuru yaprakların çıtırtısına dolanasım var. Arka bahçede çim biçme makinesinin takırtısı. Tırnakçiçekleri de sevinçlerinin sırasını saldı. İki kasa menekşe, kasımpatı getirip dikmeli şimdi. Akasya’nın çıplanmış kuru dalları arasından bir saksağan kargası havalanıveriyor. Gidip ince uzun çam ağacının en tepesindeki incecik dalın üzerine uzun kuyruğuyla yerleşiveriyor.
...
Püskül’e bakıyorum. Eğilmiş kış güneşinin iyiden iyiye içeri içeri uzandığı salonda, yerdeki güneş dörtgenlerinin sıcaklığına çöreklenmiş, arka patilerinin birini bir yana öbürünü öbür yana devirip göbeğinin güzelliğini olduğunca, tüm pembeliğince, tüylülüğünce açmış, şekerliyor. Bizim tüm yakıştırmalarımızdan, kurmalarımızdan uzak. Umarsız. O kadar umarsız. En çok diline, gözüne vuruyor sevgisi, tutkusu insanın sanırım (en azından bende öyle oluyor diyeyim). Anlata anlata, konuşa konuşa bitiremiyor (geçen akşam Altuntaş’la saatlerce tırmanıştan konuşmadık mı?), döndüre döndüre aynı pozdan üstüste elli tane çekiyorsun sözgelimi. Yaşadığındaki, yaşarkenki gibi olmuyor, ondan mı biraz da bu uzun uzun anlatmalar, poz poz üstüne çekmeler? Anlatma dediğinin anlatamama oluşundan mı yoksa? Dilden, gözden kaçıvermesi mi bir şeylerin, tutulduğu, kaçırıldığı sanılırken? Yaşadığın o anı yeniden yeniden yaşamak isteği? İmkânsızlığının bilincinde de olunsa.
...
“Zaman nasıl da geçip gidiyor! (Bayat mayat, insan durup durup şaşıyor, şaşırıyor ya, sen ona bak. Kaçıncı "farkına varış" bu? Daha da çok varırız bu bayat sonuca...)”. Altı yedi haftalığın yedi nokta sekiz miliminden yirmi iki haftalığın otuz iki santimine. Beş buçuk ayın pııırrr diye geçiverip de geriye üç buçuk ayın kalmasına durup durup şaşılmaz mı şimdi. Bayat mayat :)
...
Bir insan ve bir tez kurmanın gayretliliğinde. Güç olan ikincisi. En azından doğuma kadar diyeyim. Şimdilik.

16 Ekim 2010

Battaniye, kedi, mandalina kokusu...

Mevsim kehribar. Gök yüklü. Toprak doygun. Ağaçlar dökük. Hava karanlık. Kediler ıslak. Yerlerde, çatlayan kirpimsi kabuklarından fırlamış atkestaneleri, güz yelinin savurduğu açık sarılar, kızıllar, bakırlar. Mevsimin soğuğuna, bulutluluğuna karşı renklerin güneşliliği. Günlerdir bir yağmur bir yağmur... İnce tanelisinden iricesine, mırıl mırıl yağanından şakır şakır inenine, göstere göstere geleninden pattadanak boşalanına... Gökyüzü müzik kutusu, yağmura, gökgürültüsüne kurulu. Günün eğilip akşama yürüdüğü saatlerin birbaşınalığında mı, yepyeni sabahların coşkululuğunda yoksa gecenin bir yarısı sessizliğin içinde çalınca mı daha bir güzel geliyor bilmem ki. Ama geceleri aklıma kediler düşüyor, içimde bir ezginlik sonra. Kediler, diyorum, sığınacak, korunacak bir yer bulurlar herhalde, öyle değil mi? Yağmur cama vuruyor! Eğik eğik. Saçağın altına, duvarın dibine koyduğum kutuya da geliyor mudur acaba?! Bir süredir sahip çıktığım üç yavrunun ve annesinin, otuzaltı numara bot kutusunun içinde birbirlerine sokuluşları, yumuluşları geliyor gözümün önüne. Alt alta, üst üste. Titrek. Islak. İçeri mi alsam?! Şu kedi evini de yapamadık bir türlü. Sabah kalkar kalkmaz hemen bahçeye koşuyorum. Sevinç sevinç bakıyorlar yüzüme. Islanan? Yok! Çok şükür! Açlar. Bu ince ince miyavlamalar ondan. Bu kez içeri koşup onbeş kiloluk mama paketinin içine daldırıyorum kepçemi. Nasıl bir sevinç geliş-gidişi aramızda. Sabah akşam. Ufarak ön patilerinin biri mama kabının içinde, yumuk gözleriyle çabuk çabuk, küçük küçük, kıtır kıtır yiyişlerini, arkasından doygunluğun verdiği neşeyle kedice oynayışlarını bir köşede izlerken izlerken öylece, gülümser bir suratla... Duyduğum büyük bir sevinç. Sevincin bu kerte kolaycası olur mu? demeyin. Çok olur.

Önüm arkam sağım solum kedi. Henüz bir tel kapı yaptıramadığımızdan, eve hırsızlama dalan kediler, bir arı, kelebek ya da çekirgenin cezbesine kapılıp fişek gibi bahçeye fırlayan, kedilere hırlayan Püskül. Gündelik yaşamın bir parçası. Püskül’ün çamurlu patilerini temizlemek yeter oluyor ama bazen. İtalya’da şu “gattara” dedikleri – Onat’ın “kedili kadın” dediği - yağmur çamur demeden kedilere yemek taşıyan, mahallenin kedici teyzelerinden biri olacağım bekleniyordu burada. Şüphesiz. Bu sırada çok var bu “gattara”lardan. Sıranın en başında, eteklerinden kediler sarkan, dışarı çıktığında ayaklarına dolanan kediler yüzünden ayakları dolanan beyaz saçlı bir kadın var sözgelimi. İlk karşılaşmamızda yeni doğan beş kedisi olduğunu söylemişti, bahçede baktıklarından biri doğurunca dayanamayıp anasıyla birlikte yavruları da içeri almış. İki ev aşağıda Berna Teyzeler var, üç tekir de onlarda. “Birini babam aldı, birini annem aldı, birini de ben aldım” diye anlattıydı kızı tatlı tatlı. Gülüşmüştük. “Abartmak, savunmaktır”, diye geçirmiştim aklımdan. Öyle demişti Karasu. Nasıl allahım nasıl vurulmuştum bu iki kelimenin yanyana getirilmişliğine. Bu kadar basit, bu kadar dolu. “Abartmak, savunmaktır”. Öyle değil midir, ya? Şamdan var bir de, Füsun Teyze'nin beslediği, gözettiği. Sonra, yanda, Canan Teyze'nin sırnaşık Döbisi'si... Kedisi de “kedili kadın”ı da bol bir Çamlık. Tam benlik.

Yine şakır şakır bir yağmur. Gök sarsılıyor ara ara. Püskül, battaniyenin üzerinde “şirinliyor”. Battaniye, kedi, mandalina kokusu, uzun çoraplar, kalın örgülü hırkalar, akşam olmadan ışıyan eviçleri, sıcak, sarı... Mevsimlerden en sevdiğim. C. Teyze’nin geçen akşam getirdiği kakaolu keki tırtıklıyorum bir yandan. Sütle. Çaydan geçtik. Demlisinden de iyice açığından da. Sabahları yüzümü yıkamazdan önce ilk iş, çay suyu koymaktı bir de. Şimdi, süt ısıtıyorum, meyve suyu sıkıyorum, kivi, kavun, ananas, portakal, muz, ne varsa...

Uzaklardan çok sevdiğin birini beklermişçesine bekliyorum galiba seni. Yaşadığın yeri, dünyanı daha önce bilmemiş, görmemiş birini beklermişçesine. Göstermek için. "Bak!" demek için. Kediler, dostlar, kitaplar, müzikler, filmler, fotoğraflar, oyunlar, gülmeler, seviler, dostlar, uzun sofralar, gitmeler, gezmeler, kendini yola vurmalar, tırmanmalar, dağlar, kayalar, tutkular, ağaçlar, deniz, güneş - tam şu an, havanın kararakoyduğu şu an, dört saattir delicesine yağan yağmurun ardından karşıdaki ağaçları ışığa boğan güneş -... 'e "Bak!" demek için. Sabırsızlanıyorum.

Not: İlk hediye, Can(ım) Tuğba’dan geldi: “Uyuyamıyor musun, Küçük Ayı?”. Nasıl severiz hikâye kitaplarını, hele resimlilerini, ayıları bir de ne severiz... Yasemin de dayanamamış, şirin mi şirin bir yün başlıkla tulum almış sana. Çok tatlı.

23 Eylül 2010

yüreğin efil efil edişi



Daha çok sabahların bu çırpıntı. Şu sararakoyan yapraklar var ya şimdi, onların tam şu an incecikten bir esintiyle tirildeyiverişleri gibi sözgelimi. Yüreğin efil efil edişi. Neymiş efendim pencereyi açmamla sabahın arı duru soğuğu hohlayıvermiş yüzüme, kuşlar doluşmuş kulağıma. Sabahın körpeliğinde. İbrahim, Püskül’ün yeni doğan kardeşlerinin – yumak yumak bulut, maviş maviş bakan – fotoğrafını göndermiş, Flickr’da iki fotoğrafa vurulmuşum, Püskül süt içti diye sevincik delisi olup - yine - koşturakoymuş oradan oraya... Bir yanım sabahtan akşama oturup yüzlerce parçanın en iyilerini dinleyip dermeyi, bir yanım ruhumu bahara dolayıp fotoğrafa seğirtmeyi, bir yanım gidip Mişa’nın palilerini yuğurmayı istiyor. Şu kapıdan dışarı vurup koşasım var, diyeceğim. Hepsinin özü bu. Ciğerlerime soğuk dolsun, arı duru soğuğu – o en sevdiğim – yara yara, koşarken, gözlerim yaşlansın rüzgârımdan, dişlerim kamaşsın, başım uyuşsun, yüreğim vurunsun tapır tapır, deliverecek gibi göğüs duvarımı, büyüye büyüye göğüs kafesime dayanmış olsun ciğerlerim, giderek hızlı, daha hızlı, pat pat vururken ayaklarım, bir tur, bir tur daha derken, acılığını, katılaşmışlığını, sızınmaklığını duyarken duyarken artık bacaklarımın, soluksuz kalıp bırakıvereyim kendimi toprağın yüzüne. Anca böyle geçer bu. Ruhu bedene kalıplamakla. İyinin de kötünün de aşırıtaşırılığı böyle duruluveriyor, gibi oluyor diyeyim en azından. Yapabilseydim şimdi.

Bu beş ayın, iki sözün birinin yakasına, su gibi akıp gitmişliği iğneleniverilecek, uçarılığı karşısında alıklaşıverilecek – yine, yeniden – bir beş ay-cık olacağını... biliyordum. Evecenlikle ağırlık yan yana. İki doğumun evecenliği üst üste. Birinde beş saattir oturup kalmışlığın katılığı var sözgelimi. Bir sayfa daha bir sayfa daha diye diye. Sayfalarca notlar. Bir geç kalmama, ardından koşup yetişebilme çabası içten içe. Ne var ki kanadının birini kopardığım, koparmak zorunda kaldığım bir evecenlik bu. Kuş kanadıyla gidemesin de seke seke. Kona kona. Kayaların, çakılların, otların, suların arasından dolana dolana. Yerden yerden. Heyecanımın büyüsüne kendimi kaptırmadan – çok kaptırmadan –. Yoksa yabanıllaşıyor coşkun. Coşkuyu da terbiye etmeyi bilmeli. Bazen. Sakin olmayı bilmeli. Okurken okurken boş bir sayfa açıp yazmaya başlıyorum birden, yazının yaşamla ilgisini düşünekoyuyorum. Yazarın yaşamaktan anladığı, anladığını sandığımla olan ilgisini. Koşarken koşarken aniden ayaklarının yerden kesiliverdiğini, havalanıverdiğini görürsün ya rüyanda. Öyle bir gitmek bundan sonrası. Rüzgârlı. Uçmaklı falan. – Uyanırsan ya da korkarsan düşmek vardır bir. Kapaklanmak yere. Uyanmak dediğin bir tür güven boşalması değil mi? Korkular yaşamın güdücüsü olmamalı. Bunu biliyorum şimdi bir. – Kişinin içindeki ölüm payını eksiltmek diye yazdığını, yazının içindeki dirim payını artırmak olarak çeviriyorum. İncecikten de olsa bir aydınlanma kafamın içinde. Olsun. Yazının da yaşam gibi hep yeniden yeniden kurulması gereği. Alışkılara yaslanmaması. Alışkıların yanında değişikliklerin de yeniliklerin de olması. İnsanın “serüven yürekliliği”ne sahip olmayı gereksemesi. Yazarın, okurun. Su içer, yemek yer, yürür, yatıp uyur gibi yapılan bir iş olmaması gereği okumanın, yapanın ne yaptığını tamamıyla unuttuğu, alışılagelmiş bir hareketmişçesine yaptığı bir şey olmaması, yaşamın alışılagelmiş bir hareketmişçesine yaşanan bir şey olmaması gerektiği gibi. Böylece ölümden kurtulur mu yazı? Okudukça okudukça birbirine dolanıyor sözler, anlamlar. Sunuş için bunu geliştirebilir miyim? Bir de kedilerden söz etmeli. Bir arada. Ne yapıp edip... Ne yapıp edip de değil ense kökünden tutup getirmeli kedileri sunuşun içine. Bir pinçik de olsa. Ama önce özü kurmalı, yapıp bitirmeli.

Gökyüzü katmerli bir bulutluluk içinde. Sütsü. Yahut süt mavisi. Şapırdaklı bir yağmur da boşanmış olabilir tam bu an. Zira edilen ne kadar lakırdı varsa burada hepsi parça parça, farklı zamanlarda – saatlerce okumaklığa verilen molada sözgelimi, gece gözüyle yahut sabahın torluğunda, uykululuğunda – yazılmaktadır. Görünmez uçakların hırıltısı yahut bir pervanenin fıtıfıtıları da duyuluyor olabilir ara ara. Boğuk boğuk. Püskül, açık pencerenin önünde, ön patilerini uzatmış dışarıyı - bahçeyi, kiremit kırmızısı çatıları, şehri sınırlayan tepelerin bozluğunu, dümdüz, geniş göğü – seyrediyor. Olabilir. Öylesine usluluk, tatlılık içinde. Kışlık tüylerinin yumaklığı, pamukluluğunda. Önce pusup bembeyaz, kıpırtısız, sonra aniden heyecanla poposunu titreştirip atlıyor, sataşıyor olabilir bir karasineğe. Göğüs duvarının genleşmesi, bolarması gibi bir şey duyuyorumdur. Yine. Püskül’ü - Karasu’dan ödünçleyerek “kişinin içindeki dirim payını artıran”, “Bu kadar güzel olunamaz, günahtır bu kadarı” dedirten Püskül’ü - sevmek böyle bir şeye karşılık geliyor biraz. Göğsünden duyduğun, seni göğsünden tutan bir şey. Göğsünden dolan. En çok göğsüme yaslamayı – incecikten bastırmayı göğsüme – sevmem bundan mı? Bütün sevmeler böyle değil mi ki?

Bir de şu var. Yazacaklarımı neredeyse yaşarken, doluluğu, güçlülüğü, dirimi zamanın etkisiyle eksilmeden yazmak isterken... Havası kaçmış balonlar gibi bir köşede fısalıp kalıyor kafamdakiler, hemencecik yazılmadıkça. İçime çörekleniyor çekilemeyen fotoğraflar. Gözümle çektiklerim. Başımın üstündeki elmalar - bol, tatlıekşi - dert oluyor dallarında topak topak durdukça, sağımdan solumdan pattadanak düşüverdikçe toprağa. “Elmalı kıtır” olmadıkça sözgelimi – Yaptık da gönendiydik neyse biraz –. Bahçedeki yavru kedilerin verdiği sevinç pıtırdarken göğsümde, gücünü güzellikten alan bu pıtırtıyı pullu kanatlarından yakalamadıkça - olduğunca - eksikleniyorum işte.

Şimdi. Yemek zamanı. Kabak dolması. Bol yeşillikli. Yoğurtlu. Üçbeş kaşık dolusu armut kompostosu. Biraz şeftali, biraz çilek sonra. Büyümek telaşında olan bir oğlancık var zira. Yüzaltmışdokuz gram. Ellerini yastık yapmış başının altına. Dizleri bükülü. Ben bu “oğlum”, “oğlanım” diye sevmeyi pek bir sevmişim meğer Püskül’den...

14 Eylül 2010

sesler

Sıcağın neredeyse başımıza gelen bir büyük felaketmişçesine yaşandığı, büyük perakende mağazalarda dağ gibi yükselen ucuz vantilatörlerlerin birkaç gün içinde eriyiverdiği, hava durumunun yarım kulak değil can kulağıyla dinlenip “sıcakların mevsim normallerine döneceği” müjdesinin dört gözle beklendiği bir yazın ardı...

Uykunun yoğunluğu ve yüklülüğü içinde sesler kırık dökük. Karanlığı gerekseyen uykum günlük güneşlik yükleniyor bu kez. Bilmezmiş gibi. Güneş zamanı uyumaklığım yok ki benim. En kuytular bile alaca güneş. Gözlerimi örttüğüm pikenin altından iplik iplik yürüyor, ışığı yazıyor mevsim. Lif lif bir uyku uyuduğum. Başlayan uçlanmıyor. Uyku dediğin ağızda büyüyen bir lokmaymış da ben geveleyip duruyor, avurduma almış öylece tutuyormuşum. Imızganan bir çocuk gibi. Sesler pesperde. Boğumlanmada... Ultrason renginde fasulyemsi çırpınık bir kalp gördüğümüzden beri böyle bu.

Açık balkon kapısından üfüren esintiyle tül perde, bir içerde, bir dışarda. Bir öğle sonrası. Yan komşunun basamak basamak ağan ağır, vurgulu adımlarının tak takları, bahçedeki ağaçların hışıltısı, bir de biçilme zamanı çoktan geçmiş çimlerin yüzüne ara ara serilen bir “pat!” sesi duyup duyabileceğin. Yaz boyu taşıdığı yükten birer ikişer kurtulup omur omur uzayan - ve mevsimin dönüşünü düşen takvime, yeşilliğinde, olgunluğunda - elma ağacının kütürdeyen belinin sesi de... Duyulur mu duyulur. Dalından koparıp kütür kütür yediğimiz elmaların geçkinleri kedilere eğlence karıncalara bayram bundan böyle... Nereden baksan sekiz ayda emek emek inşa ettiğimiz, toparlayıp yerleştirdiğimiz evin (“Ne eziyet ne eziyet!” dediydik dönüp bakınca, bir evin bütün yerleşmişliğini kutulayıp bir başkasınınkine yaymak) inşaat tarrakasının yerinde huzurlu bir sessizlik... Püskül – benim ışıklı yepelek kedim – bahçe kapısının berisinde uzayan güneşli dörtgenlerin tam ortasına boylu boyunca uzanmış. Kıpışık gözleri uykuyla iki kırık çizgiye dönüşmüş. Bu haliyle Japon anime karakterlerini andırıyor. Hani gülünce gözleri çizgileşen. Püskül’ün uykusunu uyumak istiyorum. Uyuyamadığımdan değil uyuduğum hiçbir uykuya benzemeyen bu uykuyu merak ettiğimden. Ahmet, Püskül’ün dışar kedilerine nasıl da yabancı gözlerle baktığını anlatırken dudağının bir yanıyla gülümsediydi Emre Can. Püskül’ün türdeşlerine meraklanması hiç de şaşılacak bir şey değilmişçesine, “tabii oğlum Püskül kedi değil ki zaten” deyip çıkıvermişti işin içinden. Püskül’ün içine insan kaçtığını söyleyen, onun neliği üzerine kafa yorup duran Can Emre. Sahi nesin sen Püskül? Flickr’daki yorum aklıma geliyor sonra gülümsüyorum: “ridiculously (almost too much so) adorable”... Saçma, tuhaf, akılalmaz, şaşılacak şekilde sevimli. Püskül bu, böyle. Kıymetlim benim. Akça güzelliğim. Anlatmalara sığmaz.
...
Ankara’nın günden geceye başkalaşan bildik eselek havasının geri döndüğü bir Eylül akşamı... Her renginden sekiz dokuz kedinin – kişi başına bir kedi - göz hakkını almak için başını beklediği uzun masadan yükselen kahkahalar, gecenin içinde çingir çingir. Uyumakla uyumamak arası kararsız büzüldüğüm yatağın içinde, patlayan her kahkahanın arkasından bende bir gülümseme. Benim “uçtu uçtu” anlarım... Ayakları yerden kesilmiş havada kayarken neşeli çığlıklar atan çocuklar geliyor gözümün önüne. Delicesine şenlenmiş. Dostların yanında böyle hep. Bir “uçtu uçtu” halleri bende. Gözerimindeki komşular ışıklı perdelerin ardında dalgalı birer karaltı. Bir biz miyiz dışarda bu akşam? İmik imik üşüyüp alkolün duldasına sığındığımız ilk biriki saatin ardından tabaklarımızda eğleşen son parçaları da kedilere pay etmeye geçtiğimizde, kışlık hurcun içindeki katlı yığından ya bir eşofman üstüne, ya bir anorağa ya bir polara asılmışım. Mevsim dediğin tersinmez, yazın ucu kışa çıkmazmış gibi gelmedi miydi daha birkaç hafta önce... Nasıl soğuk nasıl güzel şimdi. Bir hışımla kalkıp inmişim bahçeye. Ne işim var yatakta. Uyku tulumunu alıp içine girmişim. Ne keyif ne keyif! Dostlarla sabahlara kadar oturmanın umudunda. Ne aymazlık! Çekiştirdikçe tulumun ucunu yukarı, nasıl dağ vurmuş burnuma. Kaldırıp kılıfına dürtmeli sonra. Kaçmasın kokusu. Dağ koksun hep, soğuk çadır içi, bildiğin soğuk koksun düpedüz ki ben anımsayayım ateşimi. Çok geçmiyor, içi doldurulmuş hayvan bakışını bakıyorum. Yüzümde ebleh bir gülümseme olmalı. Gecenin serininde çakırdayan uzun masanın bir ucunda tulumun sıcacığına örtünmüş, kahkahalarca pışpışlanırken... Öyle olmalı.