“Onat'ın akşam gelirken getirdiği allı pembeli gerberelar yanıbaşımda. Püskül sağından solundan dolana dolaşa buketi kokluyor uzun uzun. Bebek için çok severek yaptığım yeni miksi dinliyorum – okurken okurken, günlerdir kafamda derleyip durduğum şarkıları 8tracks’de sıralarken buluverdim kendimi birdenbire, oradan oraya geçişi hangi ara nasıl yaptım bilene aşkolsun. “Icelandic” müzikler de rahatlıkla ninni işlevi görebilir diye düşündüydüm miksi yaparken...” diye başlamışım. Kalmış. Kaç gün önce. Gerberelar çoktan öldü. Gerbereların aralarına yerleştirildiği yeşil, büyük yapraklı dallardan iyice olanlar ayıklanıp yıkandı. Vazoda duran onlar şimdi. Bebek için yapacağım yeni miks kesinlikle Kızılok ve Ortaçgil ağırlıklı olacaktı, öyle karar verdiydim. Uzunca bir aradan sonra peşpeşe Kızılok şarkıları dinleyince içimde bir şeyler
– bu “bir şeyler”, sanırım onbeş yıllık ikibaşınalığın yeni, yepyeni “bir şeyler”e evrilmesiyle ilgili biraz. Kızılok, çocukluğumuz, onyedi, onsekiz yaşın torluğudur ya, birlikte büyümekliğimiz, yeni yeni sevmelerimiz, sevmeyi öğrenmelerimiz, ondan. İyice, mutluca bir duygu diyebilirim; ama az biraz hüzün mü var nedir bilmem, gelmekte olanla, gelecekle değil de geride kalanla, geçmişle, geride kalanın geçip gitmişliğiyle ilgili incecikten bir hüzün, inanamazlık –
depreşmişti yine. Elimde bıçak bir yandan kesme tahtasının üzerinde pembe beyaz uzanan bir bütün tavuğu nerelerinden parçalamanın uygun olabileceğini kestirmeye çalışıyor bir yandan ağlamsı gözler ve titreyen bir sesle söylüyordum: “
Okuduğun İnce Memed olunca / Yaşlı gözlerle bana gelip sakın üzülme yavrum / Öyle büyür insanlar / Ağlamak çare değil”. Ağlamsek hamilelerden olurum diyordum hep. Pek öyle olmadı. En azından şimdilik. En çok normal doğum videoları izlerken bebeğin kafası görünür görünmez – niyeyse – boşanıveriyor gözyaşlarım. Hani yaptığımın salakça olduğunu bilmesem – çok şükür :) – oracıkta hönküre hönküre ağlayacağım.
...
Buraya, çoğun, hep bir şeylerin
ardından yazılıyor, yazılabiliyor. Küçük küçük olmaların, tamamlanmışlıkların arkasından. Daha çok sanırım tez raporu teslimlerinin ardından demeli. Aynı kadran üzerinde dönenip duran, her biri farklı dönümleri yürüyen birden fazla ibrenin birbiri altından, üstünden, içinden geçişi. Kuzey'ini şaşmış bir pusulanın delimsirek fırıldanmaları. Hamileliğin, tezin, doğumun, konferansın, teslimlerin türlüsünün birbiri altından, üstünden, içinden geçen takvimleri. Bebeğin
vuruşları. Saatin
tiktakları. Kalbimi alıp çalışma masamın üzerine koymuşum da saat diye, takvim diye ona bakıyormuşum gibi. Şuncacık şeyi yazarken dahi gözüm, aklım dakikaların yürüyüşünde, saatlerin, günlerin çabuk çabuk geçmekliğinin boğuntusunda. Tezin kotarılamamışlığı, derlenip toparlanamamışlığından başka bir şey düşünemiyorum. Çok başındayım biliyorum ya bilmek rahatlatmıyor ki. Belirsizlik, içinde hareket etmekte, ilerlemekte güçlük çektiğin ağdalı, bulaşık, sümüksü bir ortam gibi. Kafamdaki karmaşık düşünceler yumağının şöyle bir ucunu bulup da tuttuğum, bulduğum yerden dolamaya, sarmaya geçemedim bir türlü.
...
Bugün (?). Çatıdayız. Püskül’le. Camımız ardına dek açık. Püskül önünde. Önümde. Yağmurlu bir kent olup çıkmışlığın ardından gelen peşisıra güneşli, ışıklı günlerin iyiliğindeyiz. Sonbaharın artık iyiden iyiye katmerlendiği günler. Ağaçların altında, kaldırım kenarlarındaki, dökülmüş, dökülüp yığılmış yaprakların çağrısına kulak vermemek imkânsız. Ne zaman yürüyüşe çıksam
yoldan çıkıyorum. Yere yatıp üzerlerinde yuvarlanasım, mevsimi yüzüme gözüme bulaştırasım, “yaprak savaşı” yapasım, kuru yaprakların çıtırtısına dolanasım var. Arka bahçede çim biçme makinesinin takırtısı. Tırnakçiçekleri de sevinçlerinin sırasını saldı. İki kasa menekşe, kasımpatı getirip dikmeli şimdi. Akasya’nın çıplanmış kuru dalları arasından bir saksağan kargası havalanıveriyor. Gidip ince uzun çam ağacının en tepesindeki incecik dalın üzerine uzun kuyruğuyla yerleşiveriyor.
...
Püskül’e bakıyorum. Eğilmiş kış güneşinin iyiden iyiye içeri içeri uzandığı salonda, yerdeki güneş dörtgenlerinin sıcaklığına çöreklenmiş, arka patilerinin birini bir yana öbürünü öbür yana devirip göbeğinin güzelliğini olduğunca, tüm pembeliğince, tüylülüğünce açmış, şekerliyor. Bizim tüm yakıştırmalarımızdan, kurmalarımızdan uzak. Umarsız. O kadar umarsız. En çok diline, gözüne vuruyor sevgisi, tutkusu insanın sanırım (en azından bende öyle oluyor diyeyim). Anlata anlata, konuşa konuşa bitiremiyor (geçen akşam Altuntaş’la saatlerce tırmanıştan konuşmadık mı?), döndüre döndüre aynı pozdan üstüste elli tane çekiyorsun sözgelimi. Yaşadığındaki, yaşarkenki gibi olmuyor, ondan mı biraz da bu uzun uzun anlatmalar, poz poz üstüne çekmeler? Anlatma dediğinin anlatamama oluşundan mı yoksa? Dilden, gözden kaçıvermesi mi bir şeylerin, tutulduğu, kaçırıldığı sanılırken? Yaşadığın o anı yeniden yeniden yaşamak isteği? İmkânsızlığının bilincinde de olunsa.
...
“Zaman nasıl da geçip gidiyor! (Bayat mayat, insan durup durup şaşıyor, şaşırıyor ya, sen ona bak. Kaçıncı "farkına varış" bu? Daha da çok varırız bu bayat sonuca...)”. Altı yedi haftalığın yedi nokta sekiz miliminden yirmi iki haftalığın otuz iki santimine. Beş buçuk ayın pııırrr diye geçiverip de geriye üç buçuk ayın kalmasına durup durup şaşılmaz mı şimdi. Bayat mayat :)
...
Bir insan ve bir tez kurmanın gayretliliğinde. Güç olan ikincisi. En azından doğuma kadar diyeyim. Şimdilik.