23 Eylül 2010

yüreğin efil efil edişi



Daha çok sabahların bu çırpıntı. Şu sararakoyan yapraklar var ya şimdi, onların tam şu an incecikten bir esintiyle tirildeyiverişleri gibi sözgelimi. Yüreğin efil efil edişi. Neymiş efendim pencereyi açmamla sabahın arı duru soğuğu hohlayıvermiş yüzüme, kuşlar doluşmuş kulağıma. Sabahın körpeliğinde. İbrahim, Püskül’ün yeni doğan kardeşlerinin – yumak yumak bulut, maviş maviş bakan – fotoğrafını göndermiş, Flickr’da iki fotoğrafa vurulmuşum, Püskül süt içti diye sevincik delisi olup - yine - koşturakoymuş oradan oraya... Bir yanım sabahtan akşama oturup yüzlerce parçanın en iyilerini dinleyip dermeyi, bir yanım ruhumu bahara dolayıp fotoğrafa seğirtmeyi, bir yanım gidip Mişa’nın palilerini yuğurmayı istiyor. Şu kapıdan dışarı vurup koşasım var, diyeceğim. Hepsinin özü bu. Ciğerlerime soğuk dolsun, arı duru soğuğu – o en sevdiğim – yara yara, koşarken, gözlerim yaşlansın rüzgârımdan, dişlerim kamaşsın, başım uyuşsun, yüreğim vurunsun tapır tapır, deliverecek gibi göğüs duvarımı, büyüye büyüye göğüs kafesime dayanmış olsun ciğerlerim, giderek hızlı, daha hızlı, pat pat vururken ayaklarım, bir tur, bir tur daha derken, acılığını, katılaşmışlığını, sızınmaklığını duyarken duyarken artık bacaklarımın, soluksuz kalıp bırakıvereyim kendimi toprağın yüzüne. Anca böyle geçer bu. Ruhu bedene kalıplamakla. İyinin de kötünün de aşırıtaşırılığı böyle duruluveriyor, gibi oluyor diyeyim en azından. Yapabilseydim şimdi.

Bu beş ayın, iki sözün birinin yakasına, su gibi akıp gitmişliği iğneleniverilecek, uçarılığı karşısında alıklaşıverilecek – yine, yeniden – bir beş ay-cık olacağını... biliyordum. Evecenlikle ağırlık yan yana. İki doğumun evecenliği üst üste. Birinde beş saattir oturup kalmışlığın katılığı var sözgelimi. Bir sayfa daha bir sayfa daha diye diye. Sayfalarca notlar. Bir geç kalmama, ardından koşup yetişebilme çabası içten içe. Ne var ki kanadının birini kopardığım, koparmak zorunda kaldığım bir evecenlik bu. Kuş kanadıyla gidemesin de seke seke. Kona kona. Kayaların, çakılların, otların, suların arasından dolana dolana. Yerden yerden. Heyecanımın büyüsüne kendimi kaptırmadan – çok kaptırmadan –. Yoksa yabanıllaşıyor coşkun. Coşkuyu da terbiye etmeyi bilmeli. Bazen. Sakin olmayı bilmeli. Okurken okurken boş bir sayfa açıp yazmaya başlıyorum birden, yazının yaşamla ilgisini düşünekoyuyorum. Yazarın yaşamaktan anladığı, anladığını sandığımla olan ilgisini. Koşarken koşarken aniden ayaklarının yerden kesiliverdiğini, havalanıverdiğini görürsün ya rüyanda. Öyle bir gitmek bundan sonrası. Rüzgârlı. Uçmaklı falan. – Uyanırsan ya da korkarsan düşmek vardır bir. Kapaklanmak yere. Uyanmak dediğin bir tür güven boşalması değil mi? Korkular yaşamın güdücüsü olmamalı. Bunu biliyorum şimdi bir. – Kişinin içindeki ölüm payını eksiltmek diye yazdığını, yazının içindeki dirim payını artırmak olarak çeviriyorum. İncecikten de olsa bir aydınlanma kafamın içinde. Olsun. Yazının da yaşam gibi hep yeniden yeniden kurulması gereği. Alışkılara yaslanmaması. Alışkıların yanında değişikliklerin de yeniliklerin de olması. İnsanın “serüven yürekliliği”ne sahip olmayı gereksemesi. Yazarın, okurun. Su içer, yemek yer, yürür, yatıp uyur gibi yapılan bir iş olmaması gereği okumanın, yapanın ne yaptığını tamamıyla unuttuğu, alışılagelmiş bir hareketmişçesine yaptığı bir şey olmaması, yaşamın alışılagelmiş bir hareketmişçesine yaşanan bir şey olmaması gerektiği gibi. Böylece ölümden kurtulur mu yazı? Okudukça okudukça birbirine dolanıyor sözler, anlamlar. Sunuş için bunu geliştirebilir miyim? Bir de kedilerden söz etmeli. Bir arada. Ne yapıp edip... Ne yapıp edip de değil ense kökünden tutup getirmeli kedileri sunuşun içine. Bir pinçik de olsa. Ama önce özü kurmalı, yapıp bitirmeli.

Gökyüzü katmerli bir bulutluluk içinde. Sütsü. Yahut süt mavisi. Şapırdaklı bir yağmur da boşanmış olabilir tam bu an. Zira edilen ne kadar lakırdı varsa burada hepsi parça parça, farklı zamanlarda – saatlerce okumaklığa verilen molada sözgelimi, gece gözüyle yahut sabahın torluğunda, uykululuğunda – yazılmaktadır. Görünmez uçakların hırıltısı yahut bir pervanenin fıtıfıtıları da duyuluyor olabilir ara ara. Boğuk boğuk. Püskül, açık pencerenin önünde, ön patilerini uzatmış dışarıyı - bahçeyi, kiremit kırmızısı çatıları, şehri sınırlayan tepelerin bozluğunu, dümdüz, geniş göğü – seyrediyor. Olabilir. Öylesine usluluk, tatlılık içinde. Kışlık tüylerinin yumaklığı, pamukluluğunda. Önce pusup bembeyaz, kıpırtısız, sonra aniden heyecanla poposunu titreştirip atlıyor, sataşıyor olabilir bir karasineğe. Göğüs duvarının genleşmesi, bolarması gibi bir şey duyuyorumdur. Yine. Püskül’ü - Karasu’dan ödünçleyerek “kişinin içindeki dirim payını artıran”, “Bu kadar güzel olunamaz, günahtır bu kadarı” dedirten Püskül’ü - sevmek böyle bir şeye karşılık geliyor biraz. Göğsünden duyduğun, seni göğsünden tutan bir şey. Göğsünden dolan. En çok göğsüme yaslamayı – incecikten bastırmayı göğsüme – sevmem bundan mı? Bütün sevmeler böyle değil mi ki?

Bir de şu var. Yazacaklarımı neredeyse yaşarken, doluluğu, güçlülüğü, dirimi zamanın etkisiyle eksilmeden yazmak isterken... Havası kaçmış balonlar gibi bir köşede fısalıp kalıyor kafamdakiler, hemencecik yazılmadıkça. İçime çörekleniyor çekilemeyen fotoğraflar. Gözümle çektiklerim. Başımın üstündeki elmalar - bol, tatlıekşi - dert oluyor dallarında topak topak durdukça, sağımdan solumdan pattadanak düşüverdikçe toprağa. “Elmalı kıtır” olmadıkça sözgelimi – Yaptık da gönendiydik neyse biraz –. Bahçedeki yavru kedilerin verdiği sevinç pıtırdarken göğsümde, gücünü güzellikten alan bu pıtırtıyı pullu kanatlarından yakalamadıkça - olduğunca - eksikleniyorum işte.

Şimdi. Yemek zamanı. Kabak dolması. Bol yeşillikli. Yoğurtlu. Üçbeş kaşık dolusu armut kompostosu. Biraz şeftali, biraz çilek sonra. Büyümek telaşında olan bir oğlancık var zira. Yüzaltmışdokuz gram. Ellerini yastık yapmış başının altına. Dizleri bükülü. Ben bu “oğlum”, “oğlanım” diye sevmeyi pek bir sevmişim meğer Püskül’den...