Kasım '13
Hadi çok az bi' oyun oyna!... Hadi şür!... Lögo lögo lögo!... Bucu ben kaç!... Hadi çok az yatak üst zıp zıp yap... Büyük yatak üst zıp zıp yap çok güzel hadi!... Ben buuda tiyen loy yap... Hadi bi' da, bi' da, bi' da, bi' da... Ben uyku gel hayııııy... Uğurböcüü Bucu ye, nam nam nam nam... Bucu bak ben yok... Hadi aya... Ben Bucu burnu ye, ham ham ham ham... Ben kaç, Bucu tut... Hadi Bucu duyak yap duyak... Hadi baba kırmımız ışık, şeşil ışık yap... Hadi mini mini yap... Ben koysan gemi bin... Bucu bak ben çok güzel bi' ev yap... Hadi oku, oku... Hadi lungapark yap... Bucu tiyen yol tamin et... Taminci Onat! Taminci Onat!... Hadi bi çuf çuf yap... Hadi bi' yobot dans yap... Hadi Bucu bi aslan ol... Ben acık hayıy... Hadi Bucu bi köpek ol... Ben bi cananam ol... Hadi çok az düz top oyna... Ben yemek ye işte hayıy. Biz oyna. Bamu Deniz oyna... Süy able ayaba, benim ayka git... Hadi tiyaato yap... Yemek zaman değil, oyna zaman... Ben çok güzel bi' tiyen loy yap!... Hadi biz tiyen oyna!... Hadi kak Burcu kak! Yat saat değiy kak saat! Tik tak tik tak tik tak!...
Bugün Deniz bu demek: baştan ayağa saçından tırnağına oyun! Fırıl fırıl, pürtelâş, kaynaşık, kuduruk, içinde hep bir tutam delilik, kendinden sürmeli, uzun kirpikli, kocaman gözleri ışıklı, yüzünde afacan, oyunbaz, sevimli bir gülümsemenin her kıvrımı, hep azgın bir neşe, sevinç delisi, yorulmasız, durmasız, usanmasız, soluksuz, tezcanlı, hep harıl harıl, meşgul, beceri küpü, güzellik yükü, hep bir hareketlilik içinde ama kurduğu dünyaların içinde öylesine yoğunlaşan, dalıp giden bir yandan, bildiğin kendini kaybeden, bukleli, gür saçları rüzgarından uçuş uçuş, çığlıkları, kahkahaları göğü tutan, ağzı kulaklarında, içi hep kıpırtılı, pır pır, komik, oradan oraya koşturmalı, hoplamalı, zıplamalı, fırlamalı, uçmalı, taklalı, şarkılı, ateş gibi, hep hep taşkın bir heyecan, çın çın öten bir sevinç, ince bacaklı, her zaman çıplakayak, çoğun belden aşağısı çıplak, koltukların, yatakların üzerinde zıp zıp, yorgan, yastık altlarında, perde arkalarında ara ara yok yok yok, bir odadan diğerine bir uçtan bir uca çocuksu bir paytaklıkla fırlayarak kanatlanarak koşarak giden, çene çene, kurumlu, kararlı, bir başkaldırı, bir karşı koyma ara ara, canlılığı imrendirici, bildiğin oyuna belenmiş, bütün varlığıyla oyuna yoğunlaşmış, öyle bir yoğunlaşma ki kirpikleri kıpırtısız, dudakları uzamış, dili sarkmış, elinde ya bir tren, tren rayı, araba, tır, lego, manyetik çubuk, noper, bir küçük zürafa, fil, salyangoz...
O tren rayları gün içinde defalarca ama defalarca - hani dönüp dolaşıp trenlerin başına oturmaktan nasıl olup da sıkılmadığına, bunalmadığına şaşırtacak kadar çok defa - döşeniyor, takılıyor çıkarılıyor, birleştiriliyor ayrılıyor, yapılıyor bozuluyor, şekil şekil, model model tren hatları kuruluyor her seferinde; köprülü, tünelli, makaslı, kıvrıla kıvrıla döne döne giden, her kezinde farklı biçim ve kullanışlarda bir küçük dünya yaratılıyor. Bütün parçalar kullanılıp hatlar tasarlandıktan sonra bu kez lokomotifler, vagonlar (kimi zaman yük kimi zaman yolcu vagonları oluyor) senin istediğin sırada diziliyor, kimler sürecekse yine senin uygun gördüğün sayıda, renkte pay ediliyor (ne oynanıyorsa o oyunun senaristi, yönetmeni, "casting" ve dekor sorumlusu, oyuncusu, her şeyi sensin, sen onay vermeden ne bir şey eklenebiliyor, ne çıkarılabiliyor, nereden gidilecekse oradan gidiliyor, trenin hangi ucundan tutulacaksa oradan tutuluyor, kimin kaç tane ve hangi renkte trenle oynayacağına yine senin tarafından karar veriliyor), ondan sonra "Artık sür hadi!" diyerek başlanıyor trenler sürülmeye. Çuf çuf çuf çuf çuf çuf vuuf vuuuuuuuf... Köprülerin altından ("Ben köppü alt geç"), köprülerin üstünden ("Ben köppü üst geç"), tünellerin içinden geçiliyor, makaslar değiştiriliyor, sürerken sürerken trenler devriliyor, vagonlar arkadan birer ikişer çıkıyor, trenler çarp yapıyor, raylar ek yerlerinden kopup ayrılıyor, köprü ayakları yıkılıyor, ayrılan, kopan, çıkan, devrilen, yıkılan her bir vagon, ray ve köprünün tamiri ("Taminci Onat! Taminci Onat!" "Taminci Şengül! Taminci Şengül!" "Taminci Burcu!" "Taminci Deniz!") yapılıyor ("Dikkat dikkat! Bütün trenlerin dikkatine! Tren yolundaki bakım onarım çalışmaları nedeniyle tren yolu bir süreliğine kullanıma kapanmıştır. Bütün trenlerin oldukları yerde beklemeleri rica olunur. Dikkat dikkat!" Seni, yaratılan bu küçük dünyanın iyiden iyiye içine çeken bu anonsları çok seviyorsun). Bizim dönüp durmaktan yapıp durmaktan içimiz şişiyor, başlarımız dönüyor da bazen, sen o trenleri döne döne sürerken devrilen, çıkan, yıkılan her bir parçayı her kezinde hiç usanmadan, bozulmadan, sıkılmadan, duraksamadan, müthiş bir yoğunlaşma, hastası olduğumuz ve hayretler ettiğimiz bir heves ve kararlılıkla yeniden yeniden yeniden yapıyor, rayların üzerinden bir kedi kıvraklığıyla atlaya hoplaya döşeli hiçbir rayı bozmadan sürüyor sürüyor sürüyorsun. "Deniz hadi oğlum şu trenleri azıcık kaldıralım da biraz başka şeylerle oynayalım" diyecek olsak cevabın net: "Ama ben tiyen loy çok sev" "Ama ben tiyen süy çok sev". Bu kadar basit. Tam bir "yapıcı"sın Denizcim. Takmayı çıkarmayı, birleştirmeyi, yapıp yapıp bozmayı sonra bir daha yapmayı çok seviyorsun. İnternette bulduğumuz her bölümünde ayrı bir şeylerin (bisiklet, helikopter, telefon, saat, ev, otobüs, kardanadam, fil...) parça parça adım adım yapıldığı şu "Tutitu"lara baygın olman da bu yüzden herhalde diyoruz. Trenlerle birlikte legolar bir numara. Sonra senin "düz top" dediğin manyetik çubuklar ve toplar, sonra noperler. Bebekken üst üste koyup kule yapmaktan ötesiyle ilgilenmediğin ahşap blokları hâlâ daha çok da sevmeyişinde takmalı-çıkarmalı olmamalarının etkisi olduğunu düşünüyoruz bakınca. Legolardan evler, bahçeler, ağaçlar, gökkuşakları, parklar, otoparklar, oyun parkları, arabalar, sıra sıra trenler, tankerler, gemiler, kuleler, vinçler, robotlar, helikopterler, model model hayvanlar, zebrası, zürafası, fili, timsahı, ördeği, devesi (lego kutusundan çıkan resimleri gösterip gösterip "Hadi şunun aynı yap!", "Hadi bunun aynı yap" diyorsun), manyetik çubuklardan kuleler, çadırlar, kaydıraklar, salıncaklar, toplar, otoparklar, evler, noperlerden yine arabalar, evler... yapılıyor da yapılıyor. Yaratılan düşsel dünyalar içinde oynanıyor da oynanıyor. Her kezinde sanki daha dün, daha sabah yemeden içmeden oynamamışçasına, her kezinde ilk kez oynuyormuşçasına bir heves, istek, ilgi, zevk, keyif ve konsantrasyonla oynuyorsun. İnanılmaz bir şey bu. Çok sevdiğimiz bir şey. Legoların sunduğu olanakları, dünyaları, senin legoları sevişini öylesine seviyoruz ki sen uyuduktan sonra internet mağazasını açıp kalbimi güp güp attıran kutu kutu lego duplolar arasında gezinerek dakikalar geçirebiliyorum sözgelimi (delilik tabiî ama sözgelimi şimdi kendi doğumgünümde hediye olarak lego duplonun büyük hayvanlar bahçesini ya da aile evini ya da büyük çiftliğini hadi o çok pahalı dendi at çiftliğini alsam sevinçten havalara uçarım), insanın varını yoğunu legoya yatırası, her bir kutuyu eve taşıyası geliyor. Kendimizi tutuyoruz. Youtube'dan lego çılgınlarının yaptığı muazzam tren yollarını, lego tanıtım videolarını izlemeyi seviyoruz birlikte. Lego trenlerini de çok seviyor, gerçekten çok müthiş bir konsantrasyonla kendine göre takıyor çıkarıyor, takıyor çıkarıyor, ekliyor eksiltiyor, yapıyor bozuyor yeniden yapıyor, üzerlerine lego hayvanlarını, adamlarını yerleştiriyor, çeşit çeşit model model trenler tasarlıyorsun her seferinde. Legolardan tren istasyonları, benzin istasyonları yapılıyor, yolcular alınıyor, indiriliyor, yükler yükleniyor boşaltılıyor, benzin alınıyor, sıra sıra trenler dağların, ormanların, köylerin arasından, nehirlerin üstünden düdüklerini öttüre öttüre ("vuuuuuf vuuuuuuuuf") halının çizgileri boyunca çıkıdıkı çıkıdıkı çıkıdıkı çıkıdıkı sürülüyor da sürülüyor. Babaannen ve Onat bu "yapım" işinde çok becerikli. Harika dünyalar kuruyor, harika şeyler yapıyorlar senin için. Babaannen önceden olduğu gibi en sevdiğin oyun arkadaşın. Harika oynuyor, oynatıyor, oynarken öğretiyor, seviyor, öpüyor, kokluyor. Saatlerce. Bu "saatlerce" lafın gelişi değil. Bildiğin saatlerce. Sıkılmadan, usanmadan, müthiş bir sabırla, zevkle, keyifle, sevgiyle, tümüyle anın içinde, aklıyla, bedeniyle, gönlüyle, saçından tırnağına her şeyiyle, bütün kalbiyle seninle, orada, ne dersen nasıl ister nasıl seviyorsan. Oynuyor oynuyor oynuyor. Babaannen varken dönüp de bize bakmıyorsun, onu çağırıyorsun oynamaya hep. Mutfakta yemek yaparken bacağına sarılıyor, "Hadi Şengül gel! Oyna!" diye çağırıyor, "Denizcim bak ellerim bulaşık, yemek yapıyorum şimdi, sen şimdi birazcık kendin oyna, ben birazdan geleceğim" dediğinde çekmecelerden bulduğun bezleri ellerini silmesi için uzatıyorsun. Nasıl tatlısın nasıl... Araba sürmeyi, arabalarla oynamayı çok seviyorsun sonra. Oyuncaklarla ilgili belirgin bir yönlendirmemiz olmasına karşın nasıl peluş oyuncaklar, bebekler falan ilgini hiç çekmediyse arabaları da o kadar sevdin. Babaannenlerden kalan kırk yıllık yeşil halının üzerindeki çizgileri yol belleyip o çizgiler boyunca arabaları arka arkaya yan yan yana sıralıyor, diziyor (dizmeyi, sıralamayı çok seviyorsun), sürüyor, halının çevresinde fırdolayı dönüp duruyorsun (duruyoruz). Legolardan, tren raylarından, ahşap bloklardan, manyetik çubuklardan kapalı alanlar yaratıp arabalarını içine yerleştirmeyi (daha çok sığıştırmayı demeli çünkü oluşturduğun alanı alabildiğince dolduruyorsun), onlara "ev", "otopark" yapmayı, bir şeylerin içine - traktörün kasası, itfaiye istasyonu, ahşap kutular - arabalarını, trenlerini doldurmayı seviyorsun. Bir de senin icat ettiğin harika oyun "çobali" var. Bu "çobali"nin hastasıyız. Çobali için vücut çeşitli biçimlere sokulur ve arabalar, trenler o şekilden şekile giren vücudun üzerinde keyifle sürülür. "Hadi çobali yap" deyip sözgelimi yere sırtüstü yatıp kollarını iki yana açarak ayaklarını dümdüz uzatıp havaya kaldırır, kaldırırken ayak topuklarını birbirine birleştirebilir ya da "aşağı bakan köpek" pozisyonunu alabilir, öylece durursun, biz de arabalarımızı üzerinde süreriz. Her seferinde değişik bir çobali pozisyonu almak yapana puan kazandırır gözünde. ^^ Tabiî çobaliyi yapan sadece sen olmuyorsun, biz de "Hadi çok değişik bi çobali yap" dediğinde alabildiğimiz, yapabildiğimiz, yogadan hatırladığımız tüm şekillere gireriz, bu kez sen arabalarını üzerimizde sürersin. Murat, Onat, Banu, ben, babaannen salonun ortasında halının üzerinde seninki kadar kolayca eğip bükemediğimiz belkemiğimiz ve koca koca gövdelerimizle bizi soktuğun şekillerde durmaya çalışırken dışarıdan bir gören göz olsa seyirlik olur komiklikli hallerimiz. Eve kim gelirse (Bamu, Murat Amcan, Ahmet Dayın, haftada bir yardımımıza gelen Ayten Hanım dahi oyunlarının eşlikçisi oluyor) oyunlarına davet ediyor, oynatıyor, oynatıyorsun. Murat'ı çok seviyorsun, çünkü o da seninle çok güzel oynuyor. Oynarken oynarken gidip kucağına atlıyor, "Ben seni çok sev" diyorsun. Murat eriyor. Çok seviyor. Yatma saati gelip yukarı yatağa çıkmak istemediğinde Murat da seninle birlikte yukarı gelirse çıkmayı kabul ediyorsun. Ne zaman gelse yatağa kadar eşlik ediyor sana.
Kesip yapıştırmak, çizip boyamak gibi şeylerse - şimdilik diyelim - az ilgilendiklerin. Kuru kalem, sulu boya, pastel boya, keçeli kalem çeşit çeşit model model renk renk kalemler, fırçalar, boyalar teklif ediyorum ama çok ilgini çekmiyor, bir iki fırça darbesinden, bir iki çiziktirmeden sonra masadan kalkmak istiyorsun. Bir keresinde, önümüzde renk renk kalemler, "Ne çizsek acaba bir güneş mi yapsak?" falan diyerek bilemiyorum çok da beceremeyerek herhalde seni heveslendirmeye çalışırken kalemleri alıp tek bir merkezin çevresinde saat yönünde döndüre döndüre yerleştirmiş, kalemlerden yaptığın güneşi gururla göstererek "Bak güneş! Bak ben güneş yap!" deyip böyle "Al sana güneş!" havalarında süper "cool " bir biçimde çekilmiştin. Evet bu bir güneş, hem de harika bir güneş! "Aklını yerim senin çocuk" dedim, "kalemlerden bir güneş!", açık olan kalemlerin kapağını kapayıp masadan kalktım, legoların başına oturduk. Yine de ara sıra parmak boyası yapmayı, bilemiyorum yapmaktan, yani boyayı kağıtla buluşturmaktan da çok boya tüplerini teker teker alıp sonuna kadar, bitirene kadar sıkmayı, ellerini, parmaklarını boyanın içine daldırıp parmaklarının arasında vıck vıck kayan boyayla oynamayı, elini ayağını yüzünü boyamayı, arabalarını boyaların içinden sürerek tekerlek izleri çıkarmayı ve banyo kalemlerinle küvetin içinde, fayansların üzerinde çepeçevre, boylu boyunca çizgiler ("yol"lar) çizmeyi seviyorsun. Evde yaptığım, otu, kokusu, baharatı, renkleri derken katıp karıştırır yoğururken acayip keyif aldığım oyun hamurları da ara ara gözden düşse de keyifle oynadığın şeyler. Oyun hamurunun yanına izini çıkarabileceğimiz, içine dürtebileceğimiz her şeyleri (deniz kabuklarını, ahşap harfleri, legoları, noperleri, irili ufaklı renk renk model model düğmeleri, senden sonra evi neredeyse bir pastacı mutfağına dönüştürmüş bulunan çeşit çeşit kurabiye kalıplarını, kozalakları, ağaç dallarını, deniz kıyısından topladığımız çakıl taşlarını, renk renk boncukları, taşları, cam mozaikleri, rengarenk kürdanları, pipetleri, pompomları, şekil şekil makarnaları, oynar gözleri, mumları, bilyeleri, arabaları, trenleri, çırpma telinden kevgire, süzgeçten çatala, çubuk tarçından karanfile, lavantaya mutfakta, elimizin altında ne varsa...) katıyor, hamurun üzerine diziyor, yerleştiriyor, basıyor, bastırıyor, içine dürtüyor, saklıyor, hamuru mıncıklıyor, parçalıyor, sıkıyor, sıkıştırıyor, eziyor, dövüyor, çekiyor, koparıyor, yuvarlıyor, açıyor, makasla, bıçakla kesiyor, benim hastası olduğum bu müthiş malzemeyle oynanabilecek bütün yollarda keyifle oynuyoruz. Bütün bunlardan başka barbunyadan fasulyeye, mısırdan kuşyemine, renklendirdiğim pirinç ve makarnalardan traş köpüğüne, çakıltaşlarından oyunkumuna, sadece undan çeşit çeşit hamurlara, eski demir paralardan korsan gemisi-balıkçı gemisi-araba-otobüs olabilen boy boy karton kutulara, tekerlekli plastik kutulara kadar aklımıza gelen her türlü malzeme de bebekliğinden beri oynadığımız "oyuncak"lar arasında. Okuduğumuz kitaplardan daha önce uzun uzun söz etmiştim ama bugün kitaplarımızın sayısı sözü edilemeyecek rakamlara ulaştığı için burada gerçekten hangisinden söz açacağımı bilemiyorum. Kitapları çok seviyorum ve internetten verdiğim her toplu siparişin ardından "Artık tamam yok valla daha çok uzun bir süre kitap mitap almıyorum artık!" dememin üzerinden üç ay geçmiyor galiba yeni bir sipariş veriyorum. Ama gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki uzun uzun seçip aldığım her bir kitap dönüp dolaşıp yeniden yeniden yeniden çok büyük bir keyifle okunuyor. Uyku önceleri, okuduğumuz her kitabın ardından "Bu şon! Bu şon!" diyerek getirdiğin her kitapla uzuyor da uzuyor. Çok fazla ekran açılmıyor, favorimiz Küçük Eşşek Trotro'ya son dönemde "Maisy", "Spot" (Şipot diyorsun) ve "Kayyu" eklendi. Hepsi çok sevdiğimiz çizgi filmler; özellikle Maisy. Bayılıyorsun, bayılıyorum. Bu kadar bayıldığımızdan Meyzi kitapları da kitaplığımızda yerini aldı ve Meyzi hikâyelerini canlandırmayı, oynamayı da çok seviyorsun. Ne aypedle ne telefonlarımızla ilgilisin öyle çok. Hele telefonları ortada bulduğunda koşup getirip bize veriyorsun. Ayped'de indirdiğimiz oyunları eğer çok ilgini çekmişse (şu ana dek indirip önüne açtığımız dört-beş oyun içinde en sevdiğin oyun lego duplonun trenli oyunu oldu, neden acaba? ^^) bir iki gün oynuyor, sonra unutuyorsun.
"Bak o kadar çocuk büyüttük. Bülent, Onat, Demet, Umur, Melike, Çağla, Efe... Deniz kadar oyun oynayanını, onun kadar güzel oynayanını görmedik." Babaannen ve dedenin dilinde hep bu. "Bülent de arabalarla çok oynardı, Onat noperleri elinden düşürmezdi ama Deniz her şeyle çok güzel oynuyor. Arabalarla oynuyor, legolarla oynuyor, trenlerle oynuyor, noperlerle oynuyor, hamurla oynuyor, kitap okuyor, en önemlisi oyuncak da olması gerekmiyor, o an elinin altında ne varsa onunla yapacak bir şeyler buluveriyor, bir oyun, bir eğlence yaratıveriyor kendine hemen". Sözgelimi babaannenlere gittiğimiz bir gün okey taşlarını çıkardığımda hemen yan yana ama bir ters bir düz olacak şekilde dizmeye başlıyor, dizerken dizerken aklına + yapmak geliyor, okey taşlarından kocaman bir + yapıveriyorsun, sonra onları bozuyor, gelirken yanında getirdiğin arabalara taşlardan ev yapıyor, taşları yeniden uçuça ekleyip arabalara yol yapıyor, sonra bir koşu gidip mutfaktan bir kahverengi dikdörtgen bir de beyaz yuvarlak koca koca tepsileri alıp salonun ortasına taşıyor, beyaz yuvarlak tepsiyi kahverenginin üzerine koyup "Bak ben ağaç yap!" diyerek gösteriyor, arkasından okey taşlarını beyaz yuvarlağın üstüne koyuverince elma ağacı oluyor o ağaç. Anlar içinden küçücük bir resim.
Dokunaklı güzelliğin, insanı neredeyse sarhoş eden, kendinden geçiren kokun, seslerin, tonlamaların, bakışların, hallerin, delidoluluğun, hareketliliğin, canlılığın, heyecanın, tatlılığın, sevimliliğin, şirinliğin, coşkun, telaşın, neşen, keyfin, hevesin, zevkin, bıcır bıcır konuşmaların, insanın içini eriten sevmelerin, öpmelerin, sevecenliğin, ah gayretin, evet o tarifsiz gayretin karşısında... yaşadığımız, katıksız bir büyülenme, olağanüstü bir etkilenme. Bizi bizden alan her halin, her sözünle oracıkta kıpırtısızlığa düşüyor, avuçlarımız, başımız yukarıya dönüp kollarımız iki yana açılıyor, içimizden taşan, başedemediğimiz sevmeleri, sevinçleri dudaklarımızın arasından bir çaresizlik tonlamasıyla göğe bırakıveriyoruz: "Allaam yareppim! Napalım ki biz bu çocuğu ha napalım?!" Yaşamın en büyük sevinci. Elden ele, kucaktan kucağa, öpüle sevile büyüyen, büyütülen. Sev Allah sev. Bir keyif, bir şamata. Bebekliğinin, çocukluğunun peşi sıra...
Denizin güzeli, güzelin denizi. Boyun bir metreyi buldu, kilon on üç buçuk, o boğum boğum, tombiş bacakların ince uzun küçük çocuk bacaklarına evrildi, saçların uzadı, uzadıkça buklelendi ve bu sürede üç kez kesildi, bir de bir de dillendin ah evet bir çene bir çene ve bezi bıraktın (bu son ikisine döneceğiz)... Bildiğin büyüyorsun işte güzel yüzlüm, düpedüz büyüyorsun ama anlatacaklarıma bakıyorum ve şuraya yazacaklarımın daha önce yazdıklarımla tıpatıp aynı olacağını, seni anlatırken dönüp dönüp yine hep aynı sözcüklere gittiğimi görüyorum. Ama uzatmadan en önce söylemek isterim hemen: Çok, çok, çok güzelsin Denizim! Bir göze görkem çocuksun! Bunu nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Hani şu yazılanları okuduğun günlerden çıkıp da bugünlere, bebekliğine, çocukluğuna dönüp de gelebilseydin, gelip de görebilseydin, öpebilseydin kendini, sevebilseydin, koklayabilseydin, o mis gibi göğsüne, koynuna sokulabilseydin kendinin, hele uyuyup uyandıktan sonra yatağın içinde sıcacık, misler misler gibi, yumuşacık, yanakların al al, gözlerin kıpışık (Of bunu daha önce de böyle yazmıştım, değil mi? Ama işte bir bu geliyor aklıma, en iyi böyle anlatılabilirmiş gibi mümkünü olsa, bir de fotoğraflar işte, videolar)... "Deniiiiz sen neden bu kadar tatlı oldun?" derim durup durup. "Ağzın güzel, burnun güzel, gözlerin ah çok güzel, yanakların, saçların, kirpiklerin, kaşların, elin, kolun, ayağın, aklın... Nasıl bu kadar güzel oldun çocuk ha söyle nasıl bu kadar güzel oldun? Neden bu kadar güzel oldun oğluuum?" Sahip olunabilecek en güzel gözlere sahip, gülüşlerin en güzeliyle gülen, her bakışta insanın içinde iyiliğe, güzelliğe, sevgiye, aşka, sevince dair ne varsa gürül gürül çağıran, uzun uzun bakılan, bakmalara, seyretmelere doyulamayan, bakarken insanı ta içinden aydınlatan, sevgiyle ışıklanmış yüzün, uzadıkça kıvırcıklanan, tatlı serseri bir görünüm alan uçları kıpır kıpır bukleli gür ipek dağınık saçların, sarılıp sarılıp öpmekten ötesini akıl edemediğin, bir öpmelere başlandı mı kendini durduramadığın, bir türlü bir doymaya - varsa eğer öyle bir doyma - varamadığın ipek gibi, kadife gibi, pamuk gibi bedenin, yanakların, yumuk yumak ellerin, küçüklüğün, son yazdığımdan bu yana iki numara büyüyüp bugün 25,5 numara olmuş ama yine aynı pembelik, yine aynı etlilik, yine ısırmalık, yine öp allah öp topan ayakların, bal parmakların, ah o topukların, insana bir büyünün içinde yaşadığı duygusu veren, yüreğini patlayasıya bir sevinçle, minnetle şişiren varlığın.... Oyunların ortasında kendimizi sana kaptırmaktan alamıyoruz, oyun moyun ne, "Sür!" diye eline verdiğin treni unutmuş, "Denizcim ama çok acayip güzelsin sen!" deyiveriyor Onat durakalıp. "Ağzını yerim Deniz senin" diyorum, "Ağzını yüzünü yer yer bitiririm! Canım benim, güzel oğlum aşkım bir tanem güzellik yüküm"... Annemden, dayımdan, teyzemden sıklıkla duyduğum ta derinlerime işlemiş bu sevgi sözcüklerini şimdi ben kendimden geçercesine dua gibi tekrarlıyorum. "Elini ayağını yerim senin çocuk!" Çığlık çığlığayım. Her zaman. Seviyorum böyle sevmeyi. Güzelliğinden, sevginden yüreğim şişmiş seslenirken sana öyle, sen "Hayıy, sonra ben hiç yemek ye hayıy Burcucum!" ya da "Ama ben şonra şaşı (nasıl) yürü Burcucum?!" dersin. Çok net. Nasıl yemezsin o ağzı Allah aşkına söyle! Adımı ilk söylemeye başladığın günden bu yana "Burcu" diye çağırıyorsun beni. Ne "anne" ne "Burcu" demen yönünde bir ısrarım var Denizim, içinden nasıl geliyorsa öyle. Onat da "baba"yken yakın zamanda birden "Onat" oluverdi. Babaannen "ablâ"yken "able"ye evrildi, bugünlerdeyse ona da adıyla seslenmeye başladın ("Şengül" "Şengülcüm") ama arada "büyükanne" ya da "babaalle" diyorsun. Banu'ya "Bamu" diyordun o kadar tatlı ki Banu adını "Bamu" olarak değiştirmeye karar verdiydi. Bugünlerde "Banu" diyorsun, Banu deliriyor, "Yaaaa Banu değil Bamuuuuu lütfeeen!" diyor, "Bamu"yu o kadar sevmiş. Biz ağzından ne çıkarsa delice bir aşkla seviyoruz, seviniyoruz. Yalnız şimdilerde bir de bir "cım" / "cim" ve "aşkımcım" / "akşım" çıkardın ki ne halt edeceğimizi bilemiyoruz her duyduğumuzda. "Bamucum aşkımcım", "Evet Burcucum", "Hayıy Burcucum", "Çok şaşa [yaşa] Burcucum", "Ablecim aşkımcım", "Hadi sür ablecim", "Hadi bi tiyen loy yap Onatcım", "Munatcım", "Ben seni çok sev Burcucum"... Bu ne böyle Denizcim ya! "Cım"sız "cim"siz de dayanılmayacak kadar tatlısın be oğlum bırak şu "cım"ı, "cim"i. Ne zaman böyle, üstelik olağanüstü tatlılıkta bir tonlamayla seslensen, içimizde sevmek adına ne varsa coşup kabarıp göğsümüzde patlıyor, eriyip gidiyoruz. İnsanda karşılık verecek güç kalmıyor, lokması boğazında kalıyor, yüreği kocaman çarpıntılarla hopluyor. Dayanılmaz buncasına. Dayanılmıyor. Sarılıp kucaklayıp dudaklarından ellerine, boynundan yanaklarından ayağına her yanını öpesi, öpesi durup bir daha öpesi geliyor insanın. Her sabah güne hazırlanıp tam aşağıya ineceğimiz sırada merdivenin başında ya da aşağıya indiğimizde koltukta seni kucağıma oturtup kocaman sarılıp sana ya da önünde küçük arabaların, trenlerin kahvaltı için mama sandalyesine henüz çıkıp yerleştiğin sırada - yeni bir güne başlarken daha çok - gözlerimi gözlerine yaklaştırır, dikkatini az sonra söyleyeceklerime çekmek için "Deniz bi' gözlerime bakar mısın? Gözlerimin içine bak! Lütfen! Bak bi' şey söylicem."... Gözlerini yakaladığım anda ta derinlerine bakarak her bir harfin üstüne basa basa "Seni çok seviyorum" derim. "Seni çok seviyorum!" "Seni çok seviyorum! Bu biiiiir!" Milyon kere tekrarlıyorum gün içinde. Milyon kere. Tirilyon kere. Seni çok seviyorum. Çok seviyorum çünkü. Bil istiyorum. Ve milyon kere tekrarladığımdan artık "Deniz bi' gözlerime bakar mısın? Çok önemli bir şey söylicem" dediğimde hemen suratında çocuksu bir şımarış ve sevimli bir gülümseme ya "Ben bil!" ya "Seni çok seviyor" diyorsun. "Evet seni çok seviyorum!" Şuncacık ömrümde tek, tek bir hakikat yakalayabildiysem şu ki, seni çok seviyorum. Ah ne çok! "İkinciiii?" diye sorarsın sonra gülümseyerek, ikincinin ne olduğunu bilerek. "İkincisiiii... Sen ÇOK güzelsin!" Çok.
Sabahın er saatinde gözümü açtığım, açıp da gördüğüm, görürken, bakarken, yaşarken çok çok büyük bir şükran, gürül gürül bir sevinç duyduğumsun. Vaadiyle, çağrısıyla, güzelliğiyle saçımdan tırnağıma içimde sevmek adına ne varsa her bir parçacığı daha uykuyla uyanıklık arası o sersem vakitte elektriklendirensin. Yarı yarıya kapalı gözlerim uyku dolu, yanaklarından, boynundan, elinden, ayağından koklaya koklaya öperken, gıdıklayıp güldürürken seni, yatağın içinde birbirimize sarmaşık sağdan sola yuvarlanır, arada yorganı başıma çekmeye çalışır ama nereden nasıl geldiğini bilmediğim bir enerjiyle oyunlarına katılırken, öyle gülüşür, öyle sevinir, öyle boğuşur, öyle aşkla severken... Nasıl güzel bir uyanmak! Seninle, daha gözünü açamadan, uyku sersemi, yatakta oynamak! "Deniz" diye uyanmak çok güzel. Sonra gözlerimi açıp gülümseyerek "Günaydın Denizcim" dediğimde bir kolunu boynuma dolayıp iyice bana sokulurken yüzünde en tatlı bir gülümseme gözlerin kapalı mırıltılı sarhoş bir sesle arka arkaya "Burcucum aşkımcım" "Burcuuu Burcuuu" diye sevmelerin var bir de. Gözlerimi kapıyor, yanağımı mis yanağına dayıyor, cana can, ömre ömür katan, insanın içindeki sevme yeteneğini son sınırlarına kadar zorlayan bu sevmelerin, bu an'ların sonsuzca güzelliğinde bin yıl daha uyumak istiyorum. Durmak istemek yetişkin dünyasına has. Çocuksan durmak yok. Yattığın yerden fırlayıp "Yat saat değiy kak saat! Tik tak tik tak tik tak! Hadi aşşağ in oyna!" diyorsun hemen. Sürekli bir burnumu ensene, boynuna, yanağına, ağzına, yüzüne dayamak, seni koklamak isteği. Bu kadar mı güzel kokar bir insanın nefesi? Bu kadar mı müptelası olunur o kokunun. Bu kadar mı kemiğine işler insanın. Babaannen, deden ne zaman seninle yatsa, sabahında bütün gece seni öpmekten, sevmekten, koklamaktan, seyretmekten uyuyamadığından dem vurur. Sen varken gözler kapanmıyor, kapanamıyor. En fazla tatlı bir baygınlık uyku dediğin. Bir kendini kaybediş, bir büyüleniş, bir esrime. Sabahın tazeliğinde yatağın, yorganın sıcaklığı, uykululuğu içinde yine o günlük bittiği, biteceği yerde başlıyor oyunlar. Yatak oyunları. Uykunun öncesi, sonrası. "Büyük yatak" ah ne çok şey. Hep bir vaadi, çağrısı var. Korsan gemisi, roket, ev, çadır, trambolin, ada, deniz, bir serüven düşü, çocukluk ülkesinin tılsımlı kapısı, her seferinde yeni baştan kurulan düşsel dünyalar, hepsinden öte kucaklamalarla, kolların arasında sıkılmalarla, sarılmalarla, koklaya koklaya öpmelerle, kikir de kikir kikirdemelerle, komikliklerle, şakalarla, popoya indirilen şaplaklarla, bıcır bıcır konuşmalarla, boğuşmalarla, kahkahalarla, oynaşmalarla dolu can cana bir sevi şenliği, bir çocukluk uçmağı... Seni aşağıdan, sonu gelmez oyunların, oynamalarının arasından alıp yukarı, yatağa, uykuya çıkarmanın en kestirme, en emin yolun yine oyundan geçtiği bilinir de her uyku vaktinin sihirli cümlesi olur şu: "Deniiiz biraz yukarı çıkıp yatakta zıp zıp yapmaya ne dersin?"... Gözlerini irice açıp, aklında büyük yatakta seni bekleyen envai çeşit oyunun, fırtınada bir o yana bir bu yana sallanan korsan gemilerinin, denizde bekleşen köpek balıklarının, kılıçbalıklarının, denize düşüp köpekbalıklarına, azgın sulara yem olmaktan son anda kurtulan küçük korsanların, yorgan altı saklambacının, tavşan olup zıp zıp zıplamaların, gıdık gıdık canavarının, uçarken uçarken aniden göbeğe mi, gıdığa mı artık nereye pike yapacağı bilinmez vızıl vızıl arıların, göbeğe üflemecenin, göbek davulunun (her zaman benimki oluyor o davul), üstüme koyduğun yastığın üzerinde dıgıdıg dıgıdıg hoplaya hoplaya at sürmecelerin, bal parmaklardan ham ham yemecenin, ayak öptürmecenin (mis ayaklarını uzatıp "Hadi öp!" diyorsun keyifli keyifli), havalara uçurulmanın, ayakları yerden kesmenin, uçma ile düşmenin, yorganı başına çekip ev, çadır yapmacaların ("Bak bu benim ev"), yatağın içinde sakınımsızca yuvarlanmaların, alt alta üst üste boğuşmaların, çığlık çığlığa gülmelerin, kikir de kikir kikirdeşmelerin, iki oda bir minik koridor arası çılgınca koşturmacaların, yakalamacaların, "Hadi Burcu aslan/kaplan ol!", "Ben cananam ol!", "Ben Burcu ye. Ham ham ham ham..."ların hayali, "Eveeeet!" dersin.
(Uyku öncesi yukarı , yatağa her seferinde "birtakım küçük şeyler" taşınır. Gün gelir yedi-sekiz küçük araba olur, gün gelir oyuncakçıda senin seçip Bamu'nun aldığı kırmızı tır ve motosiklet (bu kırmızı tır ve motosiklet bir oyuncakçıda senin kendi iradenle seçip de almak - sen eve götürmek diyorsun - istediğin ilk oyuncak, oyuncakçıda iki kolunla göğsünün üzerine yasladığın o paketle dolaşırkenki halini unutmayacağım, öylesine tatlısın ki), gün gelir bir el feneri ya da duş bataryasının üzerinde suyun duştan ya da musluktan akmasını sağlayan çubuğun döndürerek çıkardığın başlığı (adı nedir bilmem ama sen buna "dangan" diyorsun), tiyen tomas ve vagon, Londra'dan aldığımız iki katlı kırmızı otobüs, "güzel ayaba", bu yaz deniz kıyısında bulduğumuz kalp şeklindeki iki taş, bir minik uğurböceği, iki minik lego köpek, süpriz yumurtadan çıkan sevimli bir minik salyangoz, çeşitli küçük hayvanlar, yine süpriz yumurtadan çıkan ne olduğunu bile anlamadığımız uyduruk bir oyuncağın bir parçası, parka giderken yerde bulduğumuz bir salyangoz kabuğu ya da bize göre hiçbir özelliği olmayan ama tutulup eve oradan da yatak içlerine kadar taşınan bir taş, en son tren raylarına sonradan eklediğimiz iki köprü ve bir makas (köprüleri çok seviyorsun), kısaca o günlük kıymetlilerin... Bu küçük şeylere iki elinle göğsünün üzerinde sımsıkı kapanmanı, ellerini göğsünün üzerinde bitiştirip çeneni göğsüne gömüp küçük yumak ellerinle sığdıramaya sığdıramaya kavrayışını öylesine seviyorum ki Deniz. Ancak sen uyuduktan sonra sıcacık uykulu avuçlarını usulca aralayıp alabildiğimiz bu kıymetli küçük şeyleri başucumuza komodinin üzerine ya da yastığının altına koyuyoruz dikkatlice. Gecenin bir yarısı uyanıp yatağın içinde dikiliverdiğinde uykulu hecelerle "Hani benim küçük şey?" ya da "Güzel ayaba yende?" diye soruverdiğinde hemen veriveriyoruz eline. Olur da uyurken elinden almayı unutmuş ve yatağın içinde kayboluvermişse o küçük şeyler vay halimize! Gecenin karanlığı içinde yorganı, yastığı kaldırıp aranıyoruz bulana dek. Şimdi bunları böyle okuyunca ne hissettiriyor sana bilmiyorum Denizim ama tüm bunlar, arabalarını aşağıda acele acele birer birer toplayışın, göğsünün üzerine kapadığın iki kolunun arasına birer birer sığıştırmaya çalışırken birini koyarken diğerinin düşüşü, "Bu Burcu taşıııı. Bu Onat taşı" diyerek birini ikisini elimize tutuşturuşun sonra, göğsünün üzerinde zaten güçlükle taşıdığın, iki kolunla koynuna yasladığın küçük şeylerle merdivenleri koşaradım çıkarken "Bak ben şaşı [nasıl] çık!" deyişin ("Evet Denizcim ellerini kullanmadan, hiç tutunmadan, duvardan destek almadan çıkıyorsun."), yatağın yanına gelince "Ben büyük yatak çok sev Burcucum" deyişin gülümseyerek, yatağa çıkıp elindekileri özenle yastığının kenarına sıralayışın, "Burcucum aşkımcım ben seni çok sev" diyerek sarılışın sonra boynuma, insanın içine sıcacık akan bu güzellik, iyilik hallerin benim kalbimi titretiyor, "yüreğim büyüyüp bir güneş boyutuna geliyor". Gün içinde defalarca içime yayılan bir sıcaklık dalgası. Hangi birini yazayım ki ben güzel gözlüm hangi birini.)
Saklanmaca, kaçmaca, kovalamaca, yakalamaca... Yorganı başına çekip "Burcu beni bulamaz... Hadi bul beni!" "Hadi Burcu say! Hadi Burcu ona kadar say!" "Hadi Burcu sobe yap!" ya da "Men kaç Burcu tut" / "Men kaç able tut", "Bucu ben masa alt saklan sen bul" ^_^... Hâlâ en en en çok sevdiğin. Kalbin heyecandan güm güm attığı, o tılsımlı heyecanın havada asılı kaldığı, nefeslerin tutulduğu, yakalanmadan-hemen-önceki-o-anın pırpırlı, süprizli, şaşırtılı duygusunu, üzerinde yürüyen parmakların, yüzünün önünde oradan oraya vızıldayan arıların ne zaman, nereden "Ham!" yapacağını ya da ne bileyim şu koca aslanın ayağından mı kolundan mı yakalayacağını, gıdık gıdık canavarının nereden, hangi köşeden çıkacağını, çok sevdiğin "süpürge cananam"ının parmaklarını mı göbeğini mi hüp diye içine çekivereceğini
Güzelçamlık... Ankara'ya dönerken her kezinde, yazın, yazlığın ışıldaklı anılarını; bahçe hortumuyla, pet şişelerle doldur doldur yetiştiremediğimiz büyük havuzun içinde çırılçıplak sereserpe uzanıp ellerinle ayaklarınla çıpıldata çıpıldata oynadığın güneşli suların neşesini; dalgaların foşurtulu köpüklerine dolana dolana, kumlara, çakıltaşlarına bata çıka yaptığımız kıyı yürüyüşlerinin tadını tuzunu; sabah-öğle-ikindi-akşam hepbirlikte oturulan, konuşulan, gülüşülen bereketli, şen şakrak sofraların eğlencesini; Bal Deden, Gülten Teyzen, babaannen ve dedenin okey şakırtılarını, insana nerden bulurlar onca lakırdıyı dedirten sohbetlerinin eşliğinde hep birlikte oturup çay kahve yudumlamanın keyfini; hemen arkadaki bahçeden kopardığımız salatalıkların, kıvrım kıvrım uzamış gitmiş acurların, incecik biberlerin, etli domateslerin, yeşilliğin unutulmaz lezzetini; Gülten Teyze'nin geniş repertuarından öğrendiğimiz yeni çocuk şarkılarını; sularını kaldırıp kaldırıp kıyıdaki çakıltaşlarına çarpan köpüklü dalgaların çağıltısını; deniz kenarından topladığımız "hazine"leri; sabahtan akşama car car öten koca sesli ağustos böceklerinin müziğini; gülen, güldüren, oynayan oynatan, yedirip içiren, bağıra çağıra öpe koklaya severken bir yandan elleriyle lokma lokma besleyen, her biçimde çocuk yanımızı nasıl tatlı okşayan - sen sevildikçe çocuk gibi sevilmiş, sevinmiş hissederim ben de, yedirilip içirilen, oyunlarla kıkır kıkır güldürülen ha sen olmuşun ha ben, öyle bi sevinmek anlatamam - büyüklerin, bal dedelerin, teyzelerin, halaların, babaannelerin arasında olmaklığın verdiği o güven verici, korunaklı, rahatlatıcı, mutluluk verici duyguyu - bu sebepledir ki küçük aile beni korkutur -; denizin içinde birbirimize yapışık gülüş çığırış oynadığımız danslı, kaydıraklı, hoplatmalı, zıplatmalı, uçurmalı deniz oyunlarının ve cıscıbıldaklığın anlatılmaz keyfini (bütün o çıplak fotoğrafları benden sorma, bi' kerecik de uzatılan bir şeyi giydim mi diye sor) sığdıramaya sığdıramaya koyarız bavullara. Bavulumuz sevincinden uçar. Bu yaz öyle iki kez doldurduk bavulları. Anılacak öyle çok anı.
Yaz boyu hep çıplakayaksın. Islaklık falan bildiğin yok. Musluğu açar, hortumu eline alır, kovalarının, beşlik petlerin içine doldurduğun suları göllenesiye, göllenip otların, taşların arasından şırıl şırıl akıtasıya boca edersin toprağa, taşlara. Sokağın taşları bütün gün sulanmaktan pırıl pırıl. Bahçe sulamak bahane suyla oynamak şahane. Doldurur boşaltır, musluğu bir açar bir kapar, suları döndüre döndüre fışkırtan fıskıyenin çevresinde fırıl fırıl döner, çıplak ayaklarla çıpır çıpır dolaşır, şen şatır oynarsın suların içinde. Su çocuğu seni. En ufağından bir kıpırtının olmadığı yaz günlerinde hortumdan fışkırttığım suyla karşıdaki ortak alana doğru bir köprü yaparken ben, sudan yaptığım köprünün altından her seferinde donuna dek ıslanasıya, kıkır kıkır gülmekten gözlerinden yaşlar gelesiye güneşli sulara o küçük topan yalınayaklarınla şap şap basa basa şen şakrak koşar geçer durursun. "Hadi bi' da"... Neşeli çığlıkların, güneşi, taşı, toprağı, ağaçları birbirine katan sevinçli bağırışların sokakta çın çın. Bir çocuk bütün bir sokağa yeter, yetişir. Hele senin gibisi. Altından gelip geçerken çok ıslanmayasın diye olabildiğince foşurdatmadan, sıçratmadan düz, temiz bir yay çekmeye çalıştığımda o yayın tam altına gelip durursun muzip bir sırıtışla. Islanmaktır ya zaten aslolan, işin neşesi, keyfi, tılsımı onda. Bir keyif, bir şamata. Gül Allah gül. "Hadi Burcu köppü yap!"... Çocuk yaşamının, yazın anlatmalara sığmaz, en büyük sevinci. Suyla oynamak adına ne varsa hepsi... Salt bahçelerin çiçeklerini, karşıdaki leylağı, kirazı sulamaktan, içi su dolu renk renk minik balonları başının üzerinden fırlatıp atarak yerde şlop! diye patlatmaya, boya fırçaları ve rulolarla taşları suyla boyamaya, taşların üzerine renkli tebeşirle çizdiğimiz resimleri suların içine daldırıp çıkardığın fırçalarla/rulolarla silmeye, verdiğim bir sünger ve sabunla kamyonlarını, arabalarını, kayısının dalına asılı mavi salıncağını, güneşten kızmış taşları, kapıyı bacayı yıkayıp parlatmaya, etraftan topladığımız otlarla, yapraklarla, çiçeklerle, dallarla "çorba"lar karıştırmaya, hortumla beni ıslatmaya, suların içinden çıpıldata çıpıldata koşturmalara, bahçeye kurduğumuz havuzda şıpır şıpır oynamalara, balık tutmalara kadar ne varsa hepsi... Başlı başına bir şenlik. Gülüş çığırış.
Yazın başında, Mayıs'ın ilk haftası, sen 26 aylıkken Ahmet ve Banu'yla birlikte yaptığımız İngiltere seyahati, ilk yurtdışı gezin oldu. O yağmurlu kentte on gün boyunca tek, bir tek gün bile yağmur yağmamasına, yağmuru bırak havanın yazı aratmayacak sıcaklıkta ve tatlılıkta olmasına, günlerin öylesi ışıltılı geçmesine ne demeli? (Şanslısın vesselam) Her yenigün müthiş bir keyifle dolandık Londra ve sonra Oxford sokaklarında. Işıl ışıl güneşli bir havada, kocaman, pırıl pırıl masmavi bir gökyüzünün altında Tower Bridge'den başlayarak Thames Nehri boyunca havanın bunca güzelliğine inanamaya inanamaya yürüdük keyifle. Ahmet Dayı'nın rehberliğinde (kendisi bir sene Londra'da fink atmış bir kişidir) Tate Modern, Southbank, London Eye, Akvaryum, National History Museum, Notting Hill ve Portebello Market, Camden, Covent Garden, Trafalgar, China Town, Kensington Gardens, Hyde Park, Soho, British Museum, Londra metrosu (hayatımda/hayatında hiç binmediğim/binmediğin kadar metroya binince burayı da başlıbaşına bir "attraction" mekânı olarak saymak gerek)... gezdik de gezdik. Tabiî şimdi gezdik deyince o kadar kısa sürede ne kadar gezilebilirse o kadar gezdik diyelim ^^. Sözgelimi şimdi Tate Modern'i gezdik diyebilir miyim diyemem zira çocuk kitaplarına takılınca alt kattaki mağazadan burnumu dahi çıkaramadım; ama yine de hızlısından birkaç bölüm gezmeyi başardık sen de uyandıktan sonra. Koca koca tabloların önüne geçip uzun uzun bakınmalarını unutamayacağım, bu kadar mı tatlı olunur ki? Ya da Natural History Museum'un o muazzam güzellikteki binasının içindeki çeşit çeşit keklerle dolu harika cafesinde kendimizi kaybetmeyip o kek benim bu kek senin yayım yayım yayılmayaydık daha çok salon gezebilirdik belki ama olsun dev dinozorları ve gerçek boyutlardaki mavi balinayı gördük... Gezmeye başladığımızda sen arabanda uyuyordun ve ne tesadüf ki tam şu hareketli T-Rex'e geleyazdığımız sırada gözlerini açtın ve biz senin gözlerini, kapkaranlığın içinde sesi salonda gökgürlemeleri gibi yankılanan ve üstelik eli kolu hareket eden, ağzını açıp kapayan DEV mavi bir yaratığa açmış oluşuna böyle ağlamalı, çığlıklı, korkmaklı felan bir tepki değil de evet gördüğünden etkilenmiş, şaşırmış ancak öyle korkulacak, vay efendim çığlıklar atılacak kadar da bir şey yokmuş sakinliğinde bir tepki verişine şaşırdık kaldık (ve de sevindik tabiî). Ya da ne bileyim British Museum'a okkalısından bir kaka bıraktın ve gezinmek yerine her an bir uyarı almayı beklediğimden bir gözüm sürekli görevlilerde girişteki büyük alanda koşturup durduk seninle, hani şimdi buna "Biritish Museum'u gezdik" denilir mi denmez, gördük diyelim. Ya da Doğal Tarih Müzesi'nde gittiğimiz "Sensational Butterflies" sergisinde, sergi girişinde verdikleri ve içeride gezerken yumurta-tırtıl-koza-kelebek şeklindeki mühürleri üstüne basabileceğin bir kelebeğin yaşam evrelerini gösteren kartın üzerine mühür basmakla ve yerdeki bir karış çamura ellerini daldırmakla o kadar ilgilendin ki üzerime aynı anda konmuş onlarca kelebeği göstermek için kırk kez "Deniiiz" diye seslenmek zorunda kaldım. Ya da yol üstünde giderken o atlıkarıncayı gördüğünden ve üç kez arka arkaya binmek tabiî ki de yetmediğinden London Eye'da manzaraya pek odaklanamadın(k) (ve tek talihsizlikleri bizimle aynı kabine binmek olan diğer yirmi kişiye Londra manzarasının yanında harika çığlıklar hediye ettin^^). Ve yine aynı sebepten akvaryuma ve yine aynı sebepten hayvanlar bahçesine de :)... Hayvanat bahçesine girip de o rengarenk "dıg dıg dön"ü gördüğüm anda o dakikadan sonra ne bileyim dünyanın en büyük en afili hayvanı da olsa dönüp de bakmayacağını anlamıştım zaten. Anlayacağın Londra gezimize ilk Southbank'te görüp sonra çeşitli yerlerde durup durup yine karşımıza çıkan ve bizim biletleri her kezinde üçer-beşer aldığımız o cıvıl cıvıl "dıg dıg dön"ler damgasını vurdu ve on gün boyunca "dıg dıg dön" aşağı "dıg dıg dön" yukarı gezdik yemin ederim ve artık sen durup durup "dıg dıg dön" dedikçe birbirimize bakıp histerik kahkahalar atmaya başlamıştık. Diğer yandan atlı karıncaya verdiğin bu muhteşem adlandırmayı çok acayip sevdik Denizim; bir kere "atlıkarınca"dan daha anlamlı "dıg dıg dön"... Şaka bi' yana, kısıtlı zaman ve iki yaşında bi' veletle gezilebilecek, olabilecek en güzel şekilde gezdik Londra'da. Köşe başında, sokaklarda, müzelerin önlerinde, geniş alanlarda gördüğümüz her sokak şarkıcısını dinlemeye, her göstericiyi, her dansçıyı izlemeye çalıştık. Parkların içinden geçerken karşımıza çıkan her oyun parkında durduk, sallandık, oynadık, gördüğümüz bütün sincapları yanımızda getirdiğimiz fıstıklarla besledik, iki katlı kırmızı otobüslerin üst katında en ön koltuğa oturup caddelerde turladık. Kensington Gardens'da hayran kaldığımız ve Londra'dan ayrılmadan önce bir kez daha uğramadan edemediğimiz, içinde kocaman bir korsan gemisi, harika bir kum oyun alanı, büyük bir salıncak ve muhteşem ahşap oyuncaklar (evler, traktörler, kayıklar...) olan Diana Memorial Playground'da saatler geçirdik. Hyde Park'a geçerken Diana Memorial Fountain'a ayaklarını bile soktun, içine düşmeyeydin iyiydi tabiî. Little Venice'den başlayıp Hayvanlar Bahçesi'nde iki saatliğine inerek Camden'a gitmek üzere tekrar bindiğimiz uzun ince botlarda yaptığımız kanal gezisi, Oxford'a gidiş için yaptığımız tren yolculuğu ve hatta defalarca in-bin yaptığımız hiç de anne/bebek dostu olmayan ve iniş/çıkışlarda arabayı kaldırıp taşımaktan Ahmetciğimin belini incitmesine sebep olan Londra metrosunun dolaşık labirentlerinde ve bol rüzgârlı uzuuun yürüyen merdivenlerinde yaptığımız geçişler bile... hepsi çok güzeldi. İnanmayacaksın ama Londra'nın sokaklarını çığlık çığlığa inletmelerin bile güzeldi. Tamam o an için çok güzel gelmemiş olabilir, hatta Ahmet'in ve Banu'nun içinde çocuk sahibi olmakla ilgili eğer vardıysa o bir gıdım isteğin de hakkından gelmiş olabiliriz çünkü... hayır "çokça çığlıklar attın" demeyeceğim, çünkü bütün bir gün oradan oraya dolaşırken ve tüm bu yürüyüşler, indiler-bindiler, gezintiler süresince ister istemez biraz arabana mahkum kalmak durumunda olmuş, istediğin gibi hareket edememiş ve bu arada müthiş bir uyaran sağanağına ve alışkın olmadığın bir hıza ve büyük şehir maratonuna, karmaşasına ve kalabalığına maruz kalmışken "çok fazla çığrındın" demek, böyle diyerek davranışı öne çıkarmak çok yersiz ve anlamsız. Çünkü sadece "yavaşlamak belki durmak ve hatta eve gidip oyuncaklarımla oynamak ya da parka gidip sincaplara fıstık vermek, arka arkaya beş kez dıg dıg dön'e binmek ve şu aptal arabadan da kurtulmak istiyorum, Camden'i gezmekse hiiiç istemiyor, mirketler, penguenler ya da şu sürüngenler ya da böceklerle de şu an öyle sandığın kadar çok da ilgilenmiyorum" falan demek istiyordun (bunun gibi bir şeyler olmalı). Londra'dan eve döner dönmez bu çığlıkların bıçak gibi kesilmesi durumu netleştiriyor zaten sanırım. ^^ Son üç günüyse Ahmet Dayın, sen, ben üçümüz birlikte Emre ve Tuğba'ların yanında Oxford'da geçirdik. Paddington'dan binip bir saatlik tren yolculuğuyla Oxford'a vardık ve o bir saat boyunca Ahmet Dayınla yolculuk güvenlik bilgilerinin olduğu kartı başından sonuna okudunuz. Oxford'da Emre, Tuğba ve Ahmet'le birlikte yine yazı aratmayan harika havanın eşliğinde geniş, gepgeniş, gözünün alabildiğine yeşil, yemyeşil parklarda gezdik durduk, güneşlendik, piknikler yaptık, dönüp dönüp fish&chips yedik. Ve hazır buralara kadar gelmişken doğdun doğalı çekmecede duran göbeğini o güneşli günlerden birinde Oxford Üniversitesi parklarından birinin içinde (giriş kapılarından birindeki tabelada yazdığı şekliyle "Oxford University Parks") pespembe açmış bir manolyanın altına gömdük. Öyle Oxford'lara gömdük diye kozmoza özel bir mesaj verdiğimiz falan yok yanlış anlaşılmasın, sağlığından mutluluğundan, her ne yapıyor olacaksan tutkuyla sevgiyle aşkla yapıyor olmandan başka ne isteriz...
Yazının başında iki önemli, çok önemli şey vardı uzun uzun söz edilmezse olmaz. Birincisi bize "Denizcim lütfen acıcık susar mısın?" dedirtecek kadar çooooook konuşuyorsun artık! Evet bunu da dedik. ^_^ Biliyorsun senden çok ses çıkmayınca bir bilene de danışmış, bir sorun olup olmadığı yolunda içimizde varolan endişeleri bir kenara bırakmıştık. "İki yaş" demişti doktor, "iki yaştan sonra cümleler bekleriz". Anlamada, derdini anlatmada ennnnn başından beri en ufak bir sıkıntı yaşamamıştın ama iki yaşına doğru kelime dağarcığına hâlâ çok fazla şey ekleyememiş olmak durup durup ayaklanan beni o dönemde yine bir tutuşturmuş, "yok yok konuşma terapisti midir nedir birilerinin kapısını çalmak gerek" demiş, internetten araştırmalara başlamış ve bulmuştum da bir isim. Gelgelelim iki yaş söylendiği gibi bizim için inanılmaz bir dönüm noktası oldu ve ikinci yaşını kutladığımız günlerin ardından kelime dağarcığın müthiş bir hızla artmaya başladı, elliyken yüz, yüzken ikiyüzleri buldu, iki kelimelik cümlelerin üçlü, sonra dörtlü kelimelere vardı ve söylediğin kelimeleri listelediğim excel dosyasını en son ne zaman açtığımı hatırlamıyorum bugün; çünkü üç yaşına yaklaştığımız şu günlerde hemen her şeyi (zorlandıkların var evet) müthiş bir tatlılıkla söylüyorsun. Yalnız cümlelerini eksiz, ismin halleri, iyelik ve mastar ekleri, çoğul ekleri, zaman ekleri olmadan, olumsuz cümleleriyse hep "hayır"la kurdun bu süreçte. Biz senin ağzından çıkan her kelimeyi, eksiz meksiz her cümleyi çok sevdik, hepsine çok sevindik. Konuşma konusunda hiçbir zorlamamız, sıkıştırmamız olmadı, yalnızca söylediğin kelimeleri doğrusuyla, kurduğun cümleleri ekli haliyle sana yansılamaya gayret gösterdik, gösteriyoruz. "Benim için bu araba Şengül al" dediğinde "Evet Denizcim senin için bu arabayı Şengül aldı. Benim için bu arabayı Şengül aldı" ya da "Paylaş çok güzel" dediğinde "Evet Denizcim paylaşmak çok güzel" ya da "Ben bunu hiç sev hayıy!" dediğinde "Ben bunu hiç sevmiyorum" diyoruz. Bunun gibi... Bugün senin söyleyişinle "şavaş şavaş" [yavaş yavaş] ekler de yerini bulmaya başlıyor. -di'li/-miş'li geçmişleri, mastarları, ismin hallerini, olumsuzluk ekini, çoğul eklerini kullanmaya başladın. Yalnız ekler arttıkça söylemesi zorlaşıyor, dilin dolanıyor; sözgelimi "alabilir miyim"i söylemesi zor oluyor biraz. Şarkılar söylemeye de başladın ve o güne kadar söylediğimiz onca şarkının içinden ilk olarak "Kestane gürgen palamut"u söyledin. "Kestane güygen palâmut / Altı yappak üstü bulut/ Gel sen buyda deydi unut / Orman ne güzel ne güzel" Yirmiye kadar sayıyor, otuz, kırk falan dediğimizde otuzbir, otuziki diye devam ediyorsun. Yeni şarkılar söylemeye çalışıyor, kendi kendine hikâyeli canlandırmalı rol yapmalı oyunlar kuruyor, kurduğun oyunlar içinde kahramanlarını çok güzel konuşturuyorsun, sözgelimi bir elinde tiyen tomas bir elinde Emili - o da bir tiyen tomas kahramanı - Tiyen tomas Emili'ye "Emili ben işe git ama sen hiç üzül hayıy ben sonna gel" deyip işe gidiyor. Tanrım çok tatlısın. Bu dönemde ağzından çıkan her cümleyi - olduğunca tabiî - not etmeye çalıştım, her cümlenin ileride bize o cümlenin söylendiği anları film kareleri gibi getireceğini, çağıracağını, sana gündelik hayatınla, ne yapıp ettiğinle ilgili küçük de olsa birtakım ipuçları vereceğini umarak. Kelimelerinin listesiyse ayrı. Dillendikçe nasıl tatlı olduğunu söylememe gerek var mı ki? Tatlılığın, bıcır bıcır konuşmaların dayanılmaz Denizcim. Göze gönle görkem çocuksun diyorum ya kulağa da görkemsin. Yürek titreten bir görkem. Otur dinle, al karşına konuş... Dillerinden, dillerinin tatlılığından bayılır insan.
-.-
İkibinonüç'ün son günü bugün. Salonda süslü ışıklı bir küçük ladin, beraberce süslediğimiz, yeniyılda toprakla buluşturacağımız, altında hediyeler, hediyelerin... Bulaşık makinesinin üzerinde beşten geriye saydığımız, uyuyup uyandıkça beşin, dördün, üçün üzerine bir çarpı koyduğumuz bir kağıt. Bire gelince bütün hediyeleri açacağız. Senin deyişinle "süpriz kutu"lar ya da "süpriz paket"leri... Son bir aydır "süpriz kutu" açmaya bayılıyorsun. Süpriz yumurtalar vardı önce, "Acaba bu süpriz yumurta içi ne çık?" diye heyecanlı heyecanlı hoplaya hoplaya açıyordun. Ondan sonra bulduğun her türlü küçük kutu, "süpriz kutu" oldu senin için. Bulduğun kutular içine küçük küçük şeyleri koyup heyecanla gülerek bize getiriyor, "Burcucum ben bi' süpriz kutu yap", "Burcu sana bi' süpriz kutu", "Ben senin için süpriz kutu vev", "Acaba süpriz kutu içi ne çık?" diyerek veriyorsun bize, gün içinde defalarca... Bir kutu da olması gerekmiyor, avcunun içindeki hayali süpriz kutuları avuçlarımıza bırakıyor, heyecanla açar, açarken "Acaba bu süpriz kutunun içinde ne var?" derken biz "Bir öydek" ya da "Bir tavşan" deyiveriyorsun gülerek. Öyle sevdin ki bu süpriz kutu işini şimdi ağacın altında yıldızlı yaldızlı bekleyen süpriz kutuları bir an önce açmak istiyor, biz "Denizcim yeni yılda açacağız hep birlikte hediyelerimizi" deyince "Bak işte yeni yıl gel! Gel işte!" deyiveriyorsun. Beklemek zor biliyorum. Çok güzel, çok seveceğini umduğumuz hediyeler bekliyor seni. Yakın zamana kadar oyuncakçıya hiç gitmedin, bu ay artık ilk kez girdiğin oyuncakçılarda uzun uzun dolaşıyor, rafları inceliyor, arada sende olanları gösterip "Bu bizde vav" diyor, ilgini çekenlerin etrafında fırdolayı dönüp dolaşıyor ama hiç "Al!" diye tutturmuyorsun, istiyorsun ama bunu öylesine büyük bir kibarlıkla yapıyorsun ki insanın içi eriyor, "Burcu ben bi' şey göster" diyorsun ya da "Ben bu büyük Tiyen Tomas çok sev" ya da "Ben bu Şengül göster" diyorsun sözgelimi. "Ben bi' bir şey göstermek istiyorum" Daha kibar istenebilir mi? Bir kez tiyatroya gittiğimizde de arada su almak için tiyatronun kantinine gitmiştik, önümüzde sıra sıra dizili çikolatalar, bisküviler... Bisküvi bildiğin şey değil zaten, çikolataya da süpriz yumurtaları açarken içinden oyuncak çıkan plastik kutuyu alıp çikolatalı kısmını gidip çöpe atacak (bu konudaki gerçeği, yaptığımız "kötülüğü" Murat Amcan ve Ahmet Dayın sana ileride açıklamanın hain planlarını yapıyorlar hınzır hınzır gülerek) ya da önüne bir çikolata paketi konduğunda ya da o paket açıldığında içinden çıkan o "şey"le ne yapacağını bilemeyip elinde uzun uzun evirip çevirecek, ancak "Yiyebilirsin Denizcim" dendiğinde ağzına götürecek kadar aşinasın. Ama anlaşılıyor tabiî orada duran yaldızlı şeylerin tatlı bir şeyler olduğu. Suyumuzu aldık, tam çıkarken güzel başını bana döndürüp müthiş tatlı sevimli bir gülümsemeyle "Burcu ben çikolata çok sev" dedin. Ah benim kibar oğlum. "Evet Denizcim çikolatayı çok seviyorsun. Ben de çikolatayı çok seviyorum" dedim. O kadar. Gidip yerimize oturduk. Çok makûl bir çocuksun Denizcim. Öylesin. Her konuda. Konuşunca "peki" deyiveriyorsun. Ya da "peki o jaman". Allahım eriyip bitiyoruz.
Bir yıl daha bitiyor. Sen üç yaşına yaklaşıyorsun. Ocak'tan itibaren bahar benim için. Her ne kadar ağaçlar çıplak olsa da dallarının ucunda göğeren tomurcukları gördüğümde kış bitiyor. Uzun geceler giderek kısalır, günler dakika dakika uzar, ışık dönüp gelirken öyledir de zaten. Kışın içindeki gizli, şimdilik sakince uyuyan tatlı baharı görmeyi seviyorum ben. O tomurcukların sevincini, umudunu. Bir ay sonra yol kenarlarında çiğdemler, sonra yavaş yavaş karahindibalar... Sonra yine bahçeler, çiçekler, uğurböcekleri, kirpiler, güneş... Dışarıda çok uzun zamanlar geçiremediğimiz şu günlerdeyse evde oyunlarla kitaplarlayız. Bütün doluluğunca. Bütün iyiliği, güzelliğiyle. Akşam deden, babaannen, Bamu, Onat, ben, sen hepbirlikte yeniyılı kutlayacak, süpriz paketlerimizi açacağız. İkibinondört bizim için yeniliklerle dolu bir yıl olacak. Her zamanki gibi tek bir dileğim var, hepimiz için sağlıktan, yine hepbirolmaktan, birarada olmaktan ötesini istemiyorum, gerisini her şekilde hallederiz. Yazabildiğim her şeyi yazmaya çalışıyorum buraya, biliyorum aralarda geçişlerin kopuk kopuk durduğunu, gerçekte yaşananın aslında anlatılamaz olduğunu, yazmalıyım deyip unuttuğum başka başka şeylerin de olduğunu muhtemelen... Sadece bil istiyorum, bir ışık çakımı, bir göz kırpması kadar yer ettiğimiz, galaksiler ve yıldızlarla çevrili ondört milyar yıllık öncesiz sonrasız şu evrende, evrenin sonsuzunda, payıma düşen o göz kırpmasının çok ışıklı, çok büyülü olduğunu, sana baktıkça, seni sevdikçe, gözümün seni gördüğü her an bütün yıldızların kalbime doluştuğunu, "gökyüzünün ciğerime dolduğunu", seni ah ne çok sevdiğimi Denizim, nasıl güzel, nasıl tatlı, nasıl sevgi dolu olduğunu, büyüyüşüne anbean tanık olabilme şansına sahip olabildiğim ve seni babaanne-dede-teyze-dayı-amcalarla çevreli bir büyük aile (böyle diyorsun sen "büyük aile") içinde büyütebildiğimiz için tarifsiz bir minnet duyduğumu, hepimizin senin için deli olduğunu, kalplerimizi nasıl büyüttüğünü... Arabayla, hep birlikte yazlıktan havaalanına dönerken Güzelçamlık-İzmir arası o bir saatlik yol boyunca babaannen ve deden seni nasıl da çok sevdiklerini anlattı, nasıl sevdirdiğini kendini, nasıl güzel bir çocuk olduğunu, kalplerinde nasıl ayrı bir yere koyduklarını seni... Durup dönüp "Deniz çok başka Burcu çok başka" diyerek...
Son bir şey: evet belki sen hatırlamıyor olacak olsan da elden ele, öpe koklaya, çıldırasıya bağırış çığırış sevmelerin, sevilmelerin, öpmelerin, öpülmelerin, oynamaların, tadını, içindeki her bir atoma dek aşıladığını biliyorum. Belleğinin karanlığından parça pönçük anı parçaları dışında bir şeyleri görünür kılamasan da bu günlerden, içinde bir yerlerde dönüp dönüp vurulacağın duygunun bu olacağını... İyilik, güzellik, sonsuzca sevgi. Çocukluğunun ışıldaklı günleri...
B: "Ben Deniz'i çok seviyorum"
D: "Ben Burcu çok çok çok sev"
B: "Ben Deniz'i çok çok çok çok çok çok çok çok çok sev"
D: "A bu çoook! Ben Burcu çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok sev"
B: "İşte ben çok diye buna derim, bu gerçekten çok!"
D: kulaktan kulağa bir gülümseme
Yatak oyunları bitip uykunun ağırlığı çökerken "Burcucum ben seni çok sev" ya da "Burcu ben sarıl çok sev", "Ben sarıl iste" ya da "Ben Burcu en çok sev ama daha çok" diyerek kollarını boynuma dolayıp öyle bir sarılıyorsun, "Seni çok seviyorum" dediğimde "Ben de seni çok sev" diyorsun ve yüzümü iki elinin arasına alıp dudağımdan, yanaklarımdan öyle tatlı öpüyorsun ki Denizcim ah Denizcim ah küçük bedenini incitmeden nasıl sarılacağımı şaşırıyorum sana. Öyle bir sıkmak, öyle bir sarılmak, istediğim... Göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşır bir açılır bir kapanırken ardı ardına söylüyorum seni sevdiğimi ta ki sen uyuyana dek... "Denizcim seni çok seviyorum, Onat seni çok seviyor, Banu seni çok seviyor, babaannen seni çok seviyor, deden sana baygın, Murat Amcan seni çok seviyor, Ahmet Dayın seni çok seviyor. Hepimiz seni çok seviyoruz, çok güzelsin, çok tatlısın, çok akıllısın. Güzel çocuğum benim" derken yüzünde tatlılar tatlısı bir gülümseme uykuya dalıyorsun.
Seni çok seviyorum Deniz.
31 Aralık 2013
Babaannenlerin evindeyse o "büyük yatak" (üstelik iki tane) uykudan bağımsız başlı başına bir oyun bahçesi. Kapıdan girip ayakkabılarını, üstünü çıkarır çıkarmaz daha selamsız sabahsız ilk istikamet. İki oda, iki yatak, uzunca bir koridor ve salon arası artık kaç kere gidilir gelinir, koltuk, yatak çevreleri fırdolayı kaç tur dönülür, yatağın üstüne çıkıp el ele tutuşup kaç kez zıplanır, zıplayıp zıplayıp düşülür bilinmez ( "Hadi Burcu yatak üst zıp zıp yap!"). "Bi' da, bi' da, bi' da"ların sonu gelmez. "Ben able dede ev çok sev", "Ben able dede ev yatak üst zıp zıp yap çok sev" dersin hep yüzünde sevinç, sevi dolu bir gülümseme. Daha durduğum, oturduğum yerde kollarımı iki yana kaldırıp ellerim pençe bir gırlamam yeter, yüzünde kulaktan kulağa bir sırıtış, oracıkta ışık hızıyla hüp diye çekilirsin oyunun içine. İlk gırlamada görünmez, odaların, yatakların içine çığlık çığlığa gülüşlerle kaçıyor olursun. O çocuksu paytaklıkla kanatlanmışçasına koşarken havada uçuşan ayaklarının nasıl olup da birbirine dolanmadığına, dolanıp da yerlere kapaklanmadığına şaşarım. Her kezinde "Allahım yareppim bi' şey de yaptığım yok ha!" demekten kendimizi alamayız. Bu nasıl bir heyecanlanmaktır! "Karnım çok aaaaç, bir çocuk tatlısı olsa da yesem, şu karnımı doyursam" diyerek odalar arası başlanır aramalar, hemen bulunmayacaksın, önce perde, kapı, koltuk arkaları, dolap içleri, halı altları neyse bir aranacak. Yorganın altında tortop olmuş beklerken kulağın bizde, arıyor muyuz aramıyor muyuz, dolap kapakları, odaların kapıları açılıp kapanıyor mu, sesimiz bir yaklaşıp bir uzaklaşıyor mu, öyle oturduğun yerden arıyormuş numarası falan yapmak yok, "Hadi aya [ara]!" dersin yorganı başından fırlatıp o zaman. Dosdoğru oynanacak o oyun. Sen o sırada yorganın altında bir minik top, kalbin güm güm. "Nerde o söyleyin bana, bir çocuk kokusu alıyor burnum" desem, o minik top "Yok yok pazar git" diye ses verir saklandığı yerden. "Yok mu?! Peki o zaman bu ses de nereden geliyor?" diye gürleyerek atılıverip yorganı çektiğim, senin çığlıklarla kaçmaya başladığın anda tam yakalıyormuş da son anda elinden kaçırıvermiş numarası yapar bu aslan. Son sürat koşarak ya koltukların minderleri ya dedenin arkasında ya da salondaki masanın altında kendine yeni bir saklanma yeri bulursun hemen. Sonra oradan yatağa, tekrar salona, tekrar yatağa, tekrar salona... koşturur dururuz. Babaannen ya da deden "Yeter yeter kalbi çıkçak şimdi heyecandan! Dur azcık Burcu" diyene kadar. Gerçek, bildiğin gerçek bir aslan/kaplan/canavar... görmüşçesine eli ayağı dolaşır, kalbi pıt pıt atar, heyecandan yüreği ağzına gelecekmiş gibi olur mu insan. "Yaşıyor" der deden.
Saklanmaca, kaçmaca, kovalamaca, yakalamaca... Yorganı başına çekip "Burcu beni bulamaz... Hadi bul beni!" "Hadi Burcu say! Hadi Burcu ona kadar say!" "Hadi Burcu sobe yap!" ya da "Men kaç Burcu tut" / "Men kaç able tut", "Bucu ben masa alt saklan sen bul" ^_^... Hâlâ en en en çok sevdiğin. Kalbin heyecandan güm güm attığı, o tılsımlı heyecanın havada asılı kaldığı, nefeslerin tutulduğu, yakalanmadan-hemen-önceki-o-anın pırpırlı, süprizli, şaşırtılı duygusunu, üzerinde yürüyen parmakların, yüzünün önünde oradan oraya vızıldayan arıların ne zaman, nereden "Ham!" yapacağını ya da ne bileyim şu koca aslanın ayağından mı kolundan mı yakalayacağını, gıdık gıdık canavarının nereden, hangi köşeden çıkacağını, çok sevdiğin "süpürge cananam"ının parmaklarını mı göbeğini mi hüp diye içine çekivereceğini
(süpürgeyi ne zaman açsam "süpürge cananaaaaam!" diyerek heyecanla kaçmaya, saklanmaya başlıyorsun, saklanmak diyorum da lafın gelişi, saklandığın, kaçtığın falan yok, saklanıyor, kaçıyormuş gibi yapıyor bir an önce süpürge canavarının peşine düşmesini istiyor, kendimi süpürme işine kaptırıp oyunu unutacak olsam "Sakın süpürge yap hayıy Burcu! Oyna!" diyorsun hemen, süpürgenin büyük başlığını çıkarıp başlıyoruz oynamaya, bi' parmağını uzatıyorsun bi' kolunu, bacağını, kendini süpürgeye kaptırmayı, süpürgenin hüp! diye içine çekivermesini çok seviyorsun, "Ben öyle çok sev" "Hadi beni süpürge yap!" diyorsun. Sonra süpürgeyi elimden alıp sen süpürge canavarı oluyor, "Ben bi! süpürge cananaaaaaam!" diyerek elinde süpürgenin hortumu kovalamaya başlıyorsun beni çığlık çığlığa, gülerek.)
kestirememenin verdiği o ikircikli hali seviyor, herhalde tam da bu nedenle olacak (ya da yakalanınca oyun bitiverecekmiş gibi mi geliyor bilmem) yakalanmayı çok sevmiyorsun. Hemen "Hadi bi' da!", "Hadi bi' da yap!" dersin heyecanlı bir gülümsemeyle, gözlerin ateşinden pırıl pırıl. Kendin saklanmaktan başka küçük küçük şeyleri - arabalarını, toplarını, trenlerini, kuklalarını...- küçük küçük kutuların/kapların içine/altına ya da evin içinde bir yerlere saklamayı/saklatmayı ve aratmayı/aranmayı da çok seviyorsun. Gülümseyerek hemen bi' "Hadi aya!"... Arayalım bakalım. Bu yaz iki kez gittiğimiz babaannenlerin yazlığında geçirdiğimiz tatlı günlerden aklımıza mıh gibi işlenen resimlerden biri: ya sabahın er saati uyanır uyanmaz ya da öğleden sonra uyku saati öncesi, üst kattaki, birinde bizim birinde babaannenle dedenin yattığı iki küçük oda arası ve bu odaları birbirine bağlayan minik koridor boyunca neşeli çığlıklar atarak, kulaktan kulağa bir sırıtışla ve çoğun çırılçıplak "Men kaç able tut!"ya da "Men kaç Burcu tut!" diyerek o yataktan o yatağa koşturup kendini üzerimize atıyor, babaannen ne zaman "Denizcim valla çok uykum geldi bak, azıcık uyuyayım" deyip numaradan gözlerini kapatacak, uyuyormuş gibi sessiz kımıltısız yatacak olsa en tatlı, en karşı konulmaz, en dayanılmaz hallerinle bir yandan ellerinle kulaklarını çekiştirir diğer yandan iki yana sallanarak maymun taklidi yapıyorsun, "Hihi hihi hihi". Karşında böyle tatlı bir maymun varken uyunur mu uyunmaz! Sonrası babaannenin kucağında, altında, üstünde yuvarlanmalar, kikirdeşmeler, babaannenin ayakları üzerinde havalara uçurulmalar, taklalar, öpe koklaya sevilmeler, oyunlar, ah ne şamata ne şamata, gırla... Yazlık öğleden sonralarında kahkahalar, şen çığlıklar açık balkon kapılarından, pencerelerden ta sokaklara taşar.Güzelçamlık... Ankara'ya dönerken her kezinde, yazın, yazlığın ışıldaklı anılarını; bahçe hortumuyla, pet şişelerle doldur doldur yetiştiremediğimiz büyük havuzun içinde çırılçıplak sereserpe uzanıp ellerinle ayaklarınla çıpıldata çıpıldata oynadığın güneşli suların neşesini; dalgaların foşurtulu köpüklerine dolana dolana, kumlara, çakıltaşlarına bata çıka yaptığımız kıyı yürüyüşlerinin tadını tuzunu; sabah-öğle-ikindi-akşam hepbirlikte oturulan, konuşulan, gülüşülen bereketli, şen şakrak sofraların eğlencesini; Bal Deden, Gülten Teyzen, babaannen ve dedenin okey şakırtılarını, insana nerden bulurlar onca lakırdıyı dedirten sohbetlerinin eşliğinde hep birlikte oturup çay kahve yudumlamanın keyfini; hemen arkadaki bahçeden kopardığımız salatalıkların, kıvrım kıvrım uzamış gitmiş acurların, incecik biberlerin, etli domateslerin, yeşilliğin unutulmaz lezzetini; Gülten Teyze'nin geniş repertuarından öğrendiğimiz yeni çocuk şarkılarını; sularını kaldırıp kaldırıp kıyıdaki çakıltaşlarına çarpan köpüklü dalgaların çağıltısını; deniz kenarından topladığımız "hazine"leri; sabahtan akşama car car öten koca sesli ağustos böceklerinin müziğini; gülen, güldüren, oynayan oynatan, yedirip içiren, bağıra çağıra öpe koklaya severken bir yandan elleriyle lokma lokma besleyen, her biçimde çocuk yanımızı nasıl tatlı okşayan - sen sevildikçe çocuk gibi sevilmiş, sevinmiş hissederim ben de, yedirilip içirilen, oyunlarla kıkır kıkır güldürülen ha sen olmuşun ha ben, öyle bi sevinmek anlatamam - büyüklerin, bal dedelerin, teyzelerin, halaların, babaannelerin arasında olmaklığın verdiği o güven verici, korunaklı, rahatlatıcı, mutluluk verici duyguyu - bu sebepledir ki küçük aile beni korkutur -; denizin içinde birbirimize yapışık gülüş çığırış oynadığımız danslı, kaydıraklı, hoplatmalı, zıplatmalı, uçurmalı deniz oyunlarının ve cıscıbıldaklığın anlatılmaz keyfini (bütün o çıplak fotoğrafları benden sorma, bi' kerecik de uzatılan bir şeyi giydim mi diye sor) sığdıramaya sığdıramaya koyarız bavullara. Bavulumuz sevincinden uçar. Bu yaz öyle iki kez doldurduk bavulları. Anılacak öyle çok anı.
Yaz, tatlı yaz... Kendimizi denizlerin, suların kıyılarına atmaklığımızdan ayrı, burada, ne desem, ne yapsam değerini, kıymetini karşılayamayacağım canım Çamlık'ta yaşadığımız yaz, bize sayılamayacak kadar çok sevinçler çıkaran güzel yaz günleri demek Denizcim. Mart sonu havaların iyiden iyiye ısınıp ağaçların çiçeklenmesi, baharın müjdecisi karahindibaların orda burda güneş gibi açmasıyla birlikte ayaklarımızda kış boyu bizi sıkan ne varsa soyunup çıplak ayaklarla tazecik çimlerine; yeşillenen otlarının, kokularının insanı nerdeyse kendinden geçirdiği, güneşle ballanan çiçeklerinin arasına; ağaçlarının çiçekli, meyveli dallarının gölgesine kendimizi attığımız hem göze hem gönle görkem bahçeler demek. Olmazsa olmaz dostlarla, babaanneyle, dedeyle yapılan kalabalık, neşeli, güneşli kahvaltılar, gürültülü, kahkahalı sohbetler, bahçe piknikleri, neşeli çığlıklarımızla bütün sokağı çın çın inlettiğimiz bahçe oyunları, su oyunları,
peşine düştüğün kirpilerin, uğurböceklerinin, kelebeklerin, arıların, salyangozların, kedilerin, köpeklerin, serçelerin, saksağan kargalarının, hanımelinin, leylakların, ah lavantaların, dutların, sardunyaların, renk renk domur domur güllerin, arkadaki elma, öndeki kayısının, kirazın, papatyaların, güneşin, toprağın, pufla gibi bulutların, tatlı tatlı esen rüzgârın, kış boyu yüzlerini göremediğimiz her yaştan çıngır mıngır çocuğun, yeni doğan bebeklerin, işten dönüp de yorgun ruhlarını sere serpe yaz günlerinin uzunluğunun, yaz havasının tatlılığının getirdiği olanaklara, sevinçlere bırakan yetişkinlerin
ağız dolusu kendi neşeli şarkısını söyledikleri tatlı yaz günleri, yaz akşamları demek. Seni bisikletin arkasına oturtup kaskını takıp sitenin içinde aşağı yukarı (bu yukarı kısmı biraz zor olsa da) bisikletle turlamak; kaskını takıp mavi kaykayınla alıp başını gitmek, yanından geçtiğin herkesi döndürüp tatlılığına, şirinliğine, kaykayınla becerikli becerikli alıp başını gitmekliğine hayran bıraktırmak; çocuk parkında kaydırağın ön yüzünden çıplakayakla çeşit çeşit model model (ellerini tutmadan, popo popo geri geri...) tırmanabilmek, kayabilmek demek, bahçedeki salıncakta bir yandan çıplakayak sallanırken bir yandan "Bebek Koala" okumak; öğle uykusunun ardından kitaplarımızı alıp ön bahçeye kırmızı kareli küçük piknik örtümüzü sererek solumuzda yavaş yavaş alçalan alçaldıkça ışınlarını olanca büyüsüyle bahçeye döken güneşin eşliğinde haşlanmış mısır kemirmek (ah o mısırı iki ucundan müthiş bir nezaketle tutarak yemelerin tatlı tatlı), sabah yaptığımız kekleri bir bardak sütle hapur hupur yemek; Pazar öğleleri bahçeye kurulan güneşli sofralarda babaannenin incecik açtığı kıtır kıtır otlu gözlemelerinin keyfini sürmek, hepbirolmak; komşuların, masalarının örtülerini serip sandalyelerinin minderlerini koyduğu, çaylarını demleyerek bahçelere çıktığı ikindi vakitleri yan komşumuz Canan Teyze'ye konuk olmak, sen seviyorsun diye daha bi' sıklıkla yaptığı keklerin sevinci demek; unlu, yağlı, kumlu, simli, boyalı, sulu, köpüklü türlü malzemeyle [oyun kumu, parmak boyası, sabun köpüğü, tuz hamuru ("salt dough"), bulut hamuru ("cloud dough"), "moon sand", neyi neye kattığımı unuttum artık] bahçede yaya saça döke dağıta doyumdöküm oynamak; akşamüzeri elimizde fener kirpi peşine düşmek, Onat'ın omuzlarında Çamlık'ın neşeli sokaklarında başın yaprakların arasında gezinmek ("Hadi koltuk yap!") demek... Yazın yazlığını, genişliğini, doğanın, toprağın zenginliğini, güzelliğini, canlılığını, neşesini kılcallarına dek yaşayabilmek... Günbegün. Arkadaki elmanın kırmızı-beyaz çiçeklenişini, o güzel çiçeklerini halı gibi serişini arka bahçeye, yaz sonunda kafamıza kafamıza pat pat düşen kurtlu elmalarının keyfini, hanımellerinin, güllerin güzelliğini, ortak alana geçen bahar diktiğimiz kirazın ilk meyvelerini yediğin o günün sevincini, hepsinin hepsinin en güzeli ön bahçedeki kayısının neşesini, sanki biri gelse de şu dalıma bir salıncak koysa dermişçesine uzamış o tek dalın mutluluğunu, o dala kurduğumuz salıncakta çıplacık ayaklarla sallanırken nasıl keyiflenişini, Çamlık'ın leylak kokulu yollarında salına salına koklaya koklaya dolaşmalarımızı, bahçelerin kenarlarındaki lavantaların arasında vızıl vızıl vızıldayan arıların şarkısını, kelebeklerin peşinde koşturuşunu, yağmur sonrası bebek salyangoz aramalarımızı, üzerimizden hiç eksik olmayan uğurböceklerinin elimizin, kolumuzun üzerinde yürüyüşünün verdiği keyfi, bahçede suyla, hortumla sırılsıklam olana dek oynayışını, bahçenin, düzayaklığın sağladığı olanakları, zenginliği, genişliği, rahatlığı, özgürlüğü, yeraltının olan börtü böceğinin evimize yataklarımıza kadar doluşunu, her yaz sonu beni (nedense sadece beni :/) kaşım kaşım kaşındırışını bile, sonra döküm döküm yapraklarına hayran olduğumuz Çamlık sonbaharını, ön bahçedeki kayısının günbegün yapraklarını dökerken ve sonrasında çimlerin üstüne altın sarısı serilirken içimize aşıladığı güzellikleri ve bütün bu güzelliğin ortasındaki seni nasıl sevdim, nasıl seviyorum biliyor musun? Tam sen gelmeden önce konduğumuz şu toprak parçasının senin, bizim için nasıl büyük bir şans olduğunu, bunun için duyduğum minneti nasıl anlatırım. "Çok kocaman" diyorsun ya sen öyle işte. "Çok kocaman!". "En kocaman!"
Yaz boyu hep çıplakayaksın. Islaklık falan bildiğin yok. Musluğu açar, hortumu eline alır, kovalarının, beşlik petlerin içine doldurduğun suları göllenesiye, göllenip otların, taşların arasından şırıl şırıl akıtasıya boca edersin toprağa, taşlara. Sokağın taşları bütün gün sulanmaktan pırıl pırıl. Bahçe sulamak bahane suyla oynamak şahane. Doldurur boşaltır, musluğu bir açar bir kapar, suları döndüre döndüre fışkırtan fıskıyenin çevresinde fırıl fırıl döner, çıplak ayaklarla çıpır çıpır dolaşır, şen şatır oynarsın suların içinde. Su çocuğu seni. En ufağından bir kıpırtının olmadığı yaz günlerinde hortumdan fışkırttığım suyla karşıdaki ortak alana doğru bir köprü yaparken ben, sudan yaptığım köprünün altından her seferinde donuna dek ıslanasıya, kıkır kıkır gülmekten gözlerinden yaşlar gelesiye güneşli sulara o küçük topan yalınayaklarınla şap şap basa basa şen şakrak koşar geçer durursun. "Hadi bi' da"... Neşeli çığlıkların, güneşi, taşı, toprağı, ağaçları birbirine katan sevinçli bağırışların sokakta çın çın. Bir çocuk bütün bir sokağa yeter, yetişir. Hele senin gibisi. Altından gelip geçerken çok ıslanmayasın diye olabildiğince foşurdatmadan, sıçratmadan düz, temiz bir yay çekmeye çalıştığımda o yayın tam altına gelip durursun muzip bir sırıtışla. Islanmaktır ya zaten aslolan, işin neşesi, keyfi, tılsımı onda. Bir keyif, bir şamata. Gül Allah gül. "Hadi Burcu köppü yap!"... Çocuk yaşamının, yazın anlatmalara sığmaz, en büyük sevinci. Suyla oynamak adına ne varsa hepsi... Salt bahçelerin çiçeklerini, karşıdaki leylağı, kirazı sulamaktan, içi su dolu renk renk minik balonları başının üzerinden fırlatıp atarak yerde şlop! diye patlatmaya, boya fırçaları ve rulolarla taşları suyla boyamaya, taşların üzerine renkli tebeşirle çizdiğimiz resimleri suların içine daldırıp çıkardığın fırçalarla/rulolarla silmeye, verdiğim bir sünger ve sabunla kamyonlarını, arabalarını, kayısının dalına asılı mavi salıncağını, güneşten kızmış taşları, kapıyı bacayı yıkayıp parlatmaya, etraftan topladığımız otlarla, yapraklarla, çiçeklerle, dallarla "çorba"lar karıştırmaya, hortumla beni ıslatmaya, suların içinden çıpıldata çıpıldata koşturmalara, bahçeye kurduğumuz havuzda şıpır şıpır oynamalara, balık tutmalara kadar ne varsa hepsi... Başlı başına bir şenlik. Gülüş çığırış.
Yazın başında, Mayıs'ın ilk haftası, sen 26 aylıkken Ahmet ve Banu'yla birlikte yaptığımız İngiltere seyahati, ilk yurtdışı gezin oldu. O yağmurlu kentte on gün boyunca tek, bir tek gün bile yağmur yağmamasına, yağmuru bırak havanın yazı aratmayacak sıcaklıkta ve tatlılıkta olmasına, günlerin öylesi ışıltılı geçmesine ne demeli? (Şanslısın vesselam) Her yenigün müthiş bir keyifle dolandık Londra ve sonra Oxford sokaklarında. Işıl ışıl güneşli bir havada, kocaman, pırıl pırıl masmavi bir gökyüzünün altında Tower Bridge'den başlayarak Thames Nehri boyunca havanın bunca güzelliğine inanamaya inanamaya yürüdük keyifle. Ahmet Dayı'nın rehberliğinde (kendisi bir sene Londra'da fink atmış bir kişidir) Tate Modern, Southbank, London Eye, Akvaryum, National History Museum, Notting Hill ve Portebello Market, Camden, Covent Garden, Trafalgar, China Town, Kensington Gardens, Hyde Park, Soho, British Museum, Londra metrosu (hayatımda/hayatında hiç binmediğim/binmediğin kadar metroya binince burayı da başlıbaşına bir "attraction" mekânı olarak saymak gerek)... gezdik de gezdik. Tabiî şimdi gezdik deyince o kadar kısa sürede ne kadar gezilebilirse o kadar gezdik diyelim ^^. Sözgelimi şimdi Tate Modern'i gezdik diyebilir miyim diyemem zira çocuk kitaplarına takılınca alt kattaki mağazadan burnumu dahi çıkaramadım; ama yine de hızlısından birkaç bölüm gezmeyi başardık sen de uyandıktan sonra. Koca koca tabloların önüne geçip uzun uzun bakınmalarını unutamayacağım, bu kadar mı tatlı olunur ki? Ya da Natural History Museum'un o muazzam güzellikteki binasının içindeki çeşit çeşit keklerle dolu harika cafesinde kendimizi kaybetmeyip o kek benim bu kek senin yayım yayım yayılmayaydık daha çok salon gezebilirdik belki ama olsun dev dinozorları ve gerçek boyutlardaki mavi balinayı gördük... Gezmeye başladığımızda sen arabanda uyuyordun ve ne tesadüf ki tam şu hareketli T-Rex'e geleyazdığımız sırada gözlerini açtın ve biz senin gözlerini, kapkaranlığın içinde sesi salonda gökgürlemeleri gibi yankılanan ve üstelik eli kolu hareket eden, ağzını açıp kapayan DEV mavi bir yaratığa açmış oluşuna böyle ağlamalı, çığlıklı, korkmaklı felan bir tepki değil de evet gördüğünden etkilenmiş, şaşırmış ancak öyle korkulacak, vay efendim çığlıklar atılacak kadar da bir şey yokmuş sakinliğinde bir tepki verişine şaşırdık kaldık (ve de sevindik tabiî). Ya da ne bileyim British Museum'a okkalısından bir kaka bıraktın ve gezinmek yerine her an bir uyarı almayı beklediğimden bir gözüm sürekli görevlilerde girişteki büyük alanda koşturup durduk seninle, hani şimdi buna "Biritish Museum'u gezdik" denilir mi denmez, gördük diyelim. Ya da Doğal Tarih Müzesi'nde gittiğimiz "Sensational Butterflies" sergisinde, sergi girişinde verdikleri ve içeride gezerken yumurta-tırtıl-koza-kelebek şeklindeki mühürleri üstüne basabileceğin bir kelebeğin yaşam evrelerini gösteren kartın üzerine mühür basmakla ve yerdeki bir karış çamura ellerini daldırmakla o kadar ilgilendin ki üzerime aynı anda konmuş onlarca kelebeği göstermek için kırk kez "Deniiiz" diye seslenmek zorunda kaldım. Ya da yol üstünde giderken o atlıkarıncayı gördüğünden ve üç kez arka arkaya binmek tabiî ki de yetmediğinden London Eye'da manzaraya pek odaklanamadın(k) (ve tek talihsizlikleri bizimle aynı kabine binmek olan diğer yirmi kişiye Londra manzarasının yanında harika çığlıklar hediye ettin^^). Ve yine aynı sebepten akvaryuma ve yine aynı sebepten hayvanlar bahçesine de :)... Hayvanat bahçesine girip de o rengarenk "dıg dıg dön"ü gördüğüm anda o dakikadan sonra ne bileyim dünyanın en büyük en afili hayvanı da olsa dönüp de bakmayacağını anlamıştım zaten. Anlayacağın Londra gezimize ilk Southbank'te görüp sonra çeşitli yerlerde durup durup yine karşımıza çıkan ve bizim biletleri her kezinde üçer-beşer aldığımız o cıvıl cıvıl "dıg dıg dön"ler damgasını vurdu ve on gün boyunca "dıg dıg dön" aşağı "dıg dıg dön" yukarı gezdik yemin ederim ve artık sen durup durup "dıg dıg dön" dedikçe birbirimize bakıp histerik kahkahalar atmaya başlamıştık. Diğer yandan atlı karıncaya verdiğin bu muhteşem adlandırmayı çok acayip sevdik Denizim; bir kere "atlıkarınca"dan daha anlamlı "dıg dıg dön"... Şaka bi' yana, kısıtlı zaman ve iki yaşında bi' veletle gezilebilecek, olabilecek en güzel şekilde gezdik Londra'da. Köşe başında, sokaklarda, müzelerin önlerinde, geniş alanlarda gördüğümüz her sokak şarkıcısını dinlemeye, her göstericiyi, her dansçıyı izlemeye çalıştık. Parkların içinden geçerken karşımıza çıkan her oyun parkında durduk, sallandık, oynadık, gördüğümüz bütün sincapları yanımızda getirdiğimiz fıstıklarla besledik, iki katlı kırmızı otobüslerin üst katında en ön koltuğa oturup caddelerde turladık. Kensington Gardens'da hayran kaldığımız ve Londra'dan ayrılmadan önce bir kez daha uğramadan edemediğimiz, içinde kocaman bir korsan gemisi, harika bir kum oyun alanı, büyük bir salıncak ve muhteşem ahşap oyuncaklar (evler, traktörler, kayıklar...) olan Diana Memorial Playground'da saatler geçirdik. Hyde Park'a geçerken Diana Memorial Fountain'a ayaklarını bile soktun, içine düşmeyeydin iyiydi tabiî. Little Venice'den başlayıp Hayvanlar Bahçesi'nde iki saatliğine inerek Camden'a gitmek üzere tekrar bindiğimiz uzun ince botlarda yaptığımız kanal gezisi, Oxford'a gidiş için yaptığımız tren yolculuğu ve hatta defalarca in-bin yaptığımız hiç de anne/bebek dostu olmayan ve iniş/çıkışlarda arabayı kaldırıp taşımaktan Ahmetciğimin belini incitmesine sebep olan Londra metrosunun dolaşık labirentlerinde ve bol rüzgârlı uzuuun yürüyen merdivenlerinde yaptığımız geçişler bile... hepsi çok güzeldi. İnanmayacaksın ama Londra'nın sokaklarını çığlık çığlığa inletmelerin bile güzeldi. Tamam o an için çok güzel gelmemiş olabilir, hatta Ahmet'in ve Banu'nun içinde çocuk sahibi olmakla ilgili eğer vardıysa o bir gıdım isteğin de hakkından gelmiş olabiliriz çünkü... hayır "çokça çığlıklar attın" demeyeceğim, çünkü bütün bir gün oradan oraya dolaşırken ve tüm bu yürüyüşler, indiler-bindiler, gezintiler süresince ister istemez biraz arabana mahkum kalmak durumunda olmuş, istediğin gibi hareket edememiş ve bu arada müthiş bir uyaran sağanağına ve alışkın olmadığın bir hıza ve büyük şehir maratonuna, karmaşasına ve kalabalığına maruz kalmışken "çok fazla çığrındın" demek, böyle diyerek davranışı öne çıkarmak çok yersiz ve anlamsız. Çünkü sadece "yavaşlamak belki durmak ve hatta eve gidip oyuncaklarımla oynamak ya da parka gidip sincaplara fıstık vermek, arka arkaya beş kez dıg dıg dön'e binmek ve şu aptal arabadan da kurtulmak istiyorum, Camden'i gezmekse hiiiç istemiyor, mirketler, penguenler ya da şu sürüngenler ya da böceklerle de şu an öyle sandığın kadar çok da ilgilenmiyorum" falan demek istiyordun (bunun gibi bir şeyler olmalı). Londra'dan eve döner dönmez bu çığlıkların bıçak gibi kesilmesi durumu netleştiriyor zaten sanırım. ^^ Son üç günüyse Ahmet Dayın, sen, ben üçümüz birlikte Emre ve Tuğba'ların yanında Oxford'da geçirdik. Paddington'dan binip bir saatlik tren yolculuğuyla Oxford'a vardık ve o bir saat boyunca Ahmet Dayınla yolculuk güvenlik bilgilerinin olduğu kartı başından sonuna okudunuz. Oxford'da Emre, Tuğba ve Ahmet'le birlikte yine yazı aratmayan harika havanın eşliğinde geniş, gepgeniş, gözünün alabildiğine yeşil, yemyeşil parklarda gezdik durduk, güneşlendik, piknikler yaptık, dönüp dönüp fish&chips yedik. Ve hazır buralara kadar gelmişken doğdun doğalı çekmecede duran göbeğini o güneşli günlerden birinde Oxford Üniversitesi parklarından birinin içinde (giriş kapılarından birindeki tabelada yazdığı şekliyle "Oxford University Parks") pespembe açmış bir manolyanın altına gömdük. Öyle Oxford'lara gömdük diye kozmoza özel bir mesaj verdiğimiz falan yok yanlış anlaşılmasın, sağlığından mutluluğundan, her ne yapıyor olacaksan tutkuyla sevgiyle aşkla yapıyor olmandan başka ne isteriz...
Güzelçamlık'tan başka bir de Çıralı'ya gittik Ağustos'ta; Onat, Banu, sen, ben. Denize hep bizim kucağımızda girmeyi tercih ediyorken Güzelçamlık'tan dönmeden hemen önce etraftaki kolluklu abileri, ablaları görünce kollukla yüzmeye ikna olmuştun. Çıralı'daysa kollukla tek başına yüzmenin keyfini sonuna dek çıkardın. Çıralı tatilinden aklımıza mıh gibi kazınan film karelerinden oldu pırıl pırıl bir suyun içinde küçücük ayaklarını insanı eritip bitiren anlatılmaz bir tatlılıkta çıp çıp çırparak kolluklarınla arkana bakmadan bir başına alıp gitmelerin, 3,5 kilometrelik sahili bir baştan bir başa tutan neşeli kahkahaların, sevincin, yüzmeyi nasıl sevişin, keyfinden uçuşun, kolluklarını takıp denizin ışıltılı yüzüne hiç tereddütsüz bırakıverişlerin kendini, sen "Bir iki on altııı" "Bir iki beeeeş" "Bir iki şekiiiizz" diye kıkırdayıp gülmekten sayamaya sayamaya sayarken, Onat seni denizin içinden havalara uçurur, atar, gökyüzünün geniş mavisinden denizin balıklı mavisine cup cup düşürürken nasıl ah nasıl ama nasıl keyiflenişin, bir elinde, içinde içiçe geçen renkli kaplarının, küreklerinin, tırmıklarının olduğu kovan, diğer elinde, içinde renkli tebeşirlerin, arabaların, başka küçük şeylerinin olduğu küçük çantanı koluna takıp denize gidişlerin, pembe topan ayaklarında üç yazdır severek giydiğin Nike sandaletlerin, başında şapkan, küçük poponda küçük donların, ayaklarında, yumuşacık topuklarında kumlar, denizli, tuzlu, kumlu, güneşli küçük hallerin... Ah görsen nasıl tatlısın nasıl çocuk bir bilsen... Üzerindeki bütün bu minicik ayrıntıları nasıl seviyorum, hepsi gönlüme mırıl mırıl nasıl yerleşiyor, içimi şenlendiriyor biliyor musun... Yazmalara, anlatmalara sığmaz... Gönüllere görkem çocuğum. Işıklı küçük balığım. "Delinin denizi, denizin delisi."
Yazının başında iki önemli, çok önemli şey vardı uzun uzun söz edilmezse olmaz. Birincisi bize "Denizcim lütfen acıcık susar mısın?" dedirtecek kadar çooooook konuşuyorsun artık! Evet bunu da dedik. ^_^ Biliyorsun senden çok ses çıkmayınca bir bilene de danışmış, bir sorun olup olmadığı yolunda içimizde varolan endişeleri bir kenara bırakmıştık. "İki yaş" demişti doktor, "iki yaştan sonra cümleler bekleriz". Anlamada, derdini anlatmada ennnnn başından beri en ufak bir sıkıntı yaşamamıştın ama iki yaşına doğru kelime dağarcığına hâlâ çok fazla şey ekleyememiş olmak durup durup ayaklanan beni o dönemde yine bir tutuşturmuş, "yok yok konuşma terapisti midir nedir birilerinin kapısını çalmak gerek" demiş, internetten araştırmalara başlamış ve bulmuştum da bir isim. Gelgelelim iki yaş söylendiği gibi bizim için inanılmaz bir dönüm noktası oldu ve ikinci yaşını kutladığımız günlerin ardından kelime dağarcığın müthiş bir hızla artmaya başladı, elliyken yüz, yüzken ikiyüzleri buldu, iki kelimelik cümlelerin üçlü, sonra dörtlü kelimelere vardı ve söylediğin kelimeleri listelediğim excel dosyasını en son ne zaman açtığımı hatırlamıyorum bugün; çünkü üç yaşına yaklaştığımız şu günlerde hemen her şeyi (zorlandıkların var evet) müthiş bir tatlılıkla söylüyorsun. Yalnız cümlelerini eksiz, ismin halleri, iyelik ve mastar ekleri, çoğul ekleri, zaman ekleri olmadan, olumsuz cümleleriyse hep "hayır"la kurdun bu süreçte. Biz senin ağzından çıkan her kelimeyi, eksiz meksiz her cümleyi çok sevdik, hepsine çok sevindik. Konuşma konusunda hiçbir zorlamamız, sıkıştırmamız olmadı, yalnızca söylediğin kelimeleri doğrusuyla, kurduğun cümleleri ekli haliyle sana yansılamaya gayret gösterdik, gösteriyoruz. "Benim için bu araba Şengül al" dediğinde "Evet Denizcim senin için bu arabayı Şengül aldı. Benim için bu arabayı Şengül aldı" ya da "Paylaş çok güzel" dediğinde "Evet Denizcim paylaşmak çok güzel" ya da "Ben bunu hiç sev hayıy!" dediğinde "Ben bunu hiç sevmiyorum" diyoruz. Bunun gibi... Bugün senin söyleyişinle "şavaş şavaş" [yavaş yavaş] ekler de yerini bulmaya başlıyor. -di'li/-miş'li geçmişleri, mastarları, ismin hallerini, olumsuzluk ekini, çoğul eklerini kullanmaya başladın. Yalnız ekler arttıkça söylemesi zorlaşıyor, dilin dolanıyor; sözgelimi "alabilir miyim"i söylemesi zor oluyor biraz. Şarkılar söylemeye de başladın ve o güne kadar söylediğimiz onca şarkının içinden ilk olarak "Kestane gürgen palamut"u söyledin. "Kestane güygen palâmut / Altı yappak üstü bulut/ Gel sen buyda deydi unut / Orman ne güzel ne güzel" Yirmiye kadar sayıyor, otuz, kırk falan dediğimizde otuzbir, otuziki diye devam ediyorsun. Yeni şarkılar söylemeye çalışıyor, kendi kendine hikâyeli canlandırmalı rol yapmalı oyunlar kuruyor, kurduğun oyunlar içinde kahramanlarını çok güzel konuşturuyorsun, sözgelimi bir elinde tiyen tomas bir elinde Emili - o da bir tiyen tomas kahramanı - Tiyen tomas Emili'ye "Emili ben işe git ama sen hiç üzül hayıy ben sonna gel" deyip işe gidiyor. Tanrım çok tatlısın. Bu dönemde ağzından çıkan her cümleyi - olduğunca tabiî - not etmeye çalıştım, her cümlenin ileride bize o cümlenin söylendiği anları film kareleri gibi getireceğini, çağıracağını, sana gündelik hayatınla, ne yapıp ettiğinle ilgili küçük de olsa birtakım ipuçları vereceğini umarak. Kelimelerinin listesiyse ayrı. Dillendikçe nasıl tatlı olduğunu söylememe gerek var mı ki? Tatlılığın, bıcır bıcır konuşmaların dayanılmaz Denizcim. Göze gönle görkem çocuksun diyorum ya kulağa da görkemsin. Yürek titreten bir görkem. Otur dinle, al karşına konuş... Dillerinden, dillerinin tatlılığından bayılır insan.
İkinci önemli şey de tabiî ki bezi bırakman, sürecin kendisi çok kısa ama uzun uzun anlatasım var. Bu bez bırakma işi benim başından beri çokça dert ettiğim, uzattıkça uzattığım bir şeydi. Daha doğrusu tuvaletle ilgili çook uzun bir süredir seninle konuşuyordum, İşte "Denizcim bir süre sonra azıcık daha büyüyünce sen de bez takmayacaksın, sen de bizim gibi çişini kakanı tuvalete yapacak, bez bağlamak yerine sen de bizim gibi külot giyeceksin. Bez insanı çok rahatsız edebiliyor öyle değil mi? Ama külot çok rahat bir şey. Çişini kakanı tuvalate yapmak beze yapmaktan çok daha rahat bir şey. Çişin kakan geldiğinde söylemen gerekiyor." falan da falan diye sürekli konuşuyor amaaaaaa altını tümüyle açma olayına bir türlü yanaşamıyordum. İşin başlarında kaçırmaların kaçınılmaz olacağını bildiğimden bütün o temizleme işleri gözümde büyüyordu ne yalan söyleyeyim. Biraz yoruluyorum açıkçası o nedenle bu işi hep üç yaş civarına erteliyor, seni de zorlamak falan istemiyordum zaten. Bir de şu etraftan duyduğum bezi bırakmak istememe, ille de beze yapmak isteme, çiş, kaka tutma, klozete oturmayı reddetme, vay efendim lazımlıktan büyük tuvalate geçememe, iki buçuk ay altı açık dolaştığı halde ısrarla tuvaletini söylemeyip altına yapmaya devam eden çocuk hikâyeleri falan bu işi gözümde böyle bir büyüttükçe büyütmüştü. Kasım ayı içinde sen bezini hiç bağlatmak istemedin, hep altın çıplak dolaştın. Bu konuda çok ısrarcı oldun, "Amanııın başımıza gelen!" olduk, "Çıplak ayak dolaşıyor diye dertlenirken temelli soyundu çocuk aaayy", dedik. "Çok rahatsız" demeye başladın bez için. Ben de "evet Denizcim bezin çok rahatsız ettiğini biliyorum ama çişin kakan geldiğinde söyler ve çişini kakanı gidip tuvalete yaparsan bez bağlamak zorunda kalmazsın, ama eğer çişini kakanı söylemezsen bağlamak zorundayız güzel çocuğum. Bağlamayalım bundan böyle ama sen de söyle olur mu canım benim" diyordum. Benim alt falan açacağım yoktu daha, ama e bu çocuk zaten altı açık dolaşıyor tuvalate yaptırmaya çalışalım dedik. Önceden aldığım küçük bir oturak vardı onun gerçekten sana küçük geldiğini farkedince gidip birlikte daha büyük bir oturak aldık, bir de kutlamak için senin seçtiğin küçük bir hediye, yeşil tiyen tomas. O sıralar bir de bez bağlamayı bırakan Korsan Pete'in sesli kitabını okuyorduk birlikte. Korsan Pete artık bez bağlamak istemiyor, annesiyle birlikte bir oturak beğeniyorlar, sonra gidip külot alıyorlar ve Korsan Pete arada kaçırsa da sonunda çişini kakasını tuvalate yapmayı öğreniyordu. Korsan Pete çişini kakasını tuvalate yaptıkça "heeeeeey!" diyordu sayfadaki düğmeye basınca. Niye bu kadar uzun yazıyorum? Bu kitabı bir sebepten (sanırım basitçe kendini özdeşleştirdiğin için) gerçekten çok sevdin ve bu kitabın seni tuvalete gitme konusunda ciddi şekilde ikna ettiğini söyleyebilirim. Korsan Pete bir yandan, yeni büyük tuvaletin bir yandan, zaten çok önceden aldığım arabalı minik külotlar bir yandan denemelere başladık. Ben hâlâ olur mu emin değilim. Evet başlarda yerleri halıları suladın, ben artık halı da çürür zaten kaldırır atarız modlarındayım, "Denizcim bir dahaki sefere tuvaletin geldiğinde tuvalete yapmaya çalış olur mu güzel çocuğum" diyorduk ve sen çok geçmedi belki bir hafta en fazla, yıllardır tuvalet kullanıyormuşçasına tuvalet kullanmaya başladın. Ve ilk kez 28 Kasım'da tuvalete yaptıktan sonra - tabiî törenlerle kutlandı bu evimizde - bir kere mi aksatmaz, kaçırmaz insan, bir kez dahi aksatmadın. Her kezinde söyledin çişini kakanı ve bu işten çok büyük bir keyif aldın. Daha yeni bezi bırakmışken çocuğun, dışarı bezsiz çıkmaktan ya da öğle uykularından çekinmez mi insan? Hiç çekinmedim, hiç düşünmedim, hiç dertlenmedim çünkü aksatmadan ne zaman tuvaletin gelse söylüyordun. Diyeceğim, bezden tuvalate ışık hızıyla hiç zorlanmadan bir geçiş yaptın. Ne zaman çişin kakan gelse "Tiss tisss" / "Kaka kaka" diyerek gülerek koşarak bize bile haber etmeden tuvalete gidiyor, kendin oturup yapıyorsun. Diyeceğim anlatmak konuşmak dışında hiçbir şey yapmadık nerdeyse. Ve sen 2 yaş 9 aylıkken olabilecek en tatlı şekilde bezi bıraktın. Ben de "sen sen ol kendi deneyiminin adını kendin ver, bırak başkaları ne derse desin, kendi deneyimininin adını kendin koy" dedim kendime yanaklarım kızararak. Bugün yalnızca geceleri bez bağlıyorsun, sabah uyanır uyanmaz çıkarıyoruz ve tuvalete koşuyorsun hemen. Şimdi diyeceğime diyeceksin ki "artık bu kadarı da olmaz?" ama bir çocuk bu kadar mı tatlı çiş, kaka yapar? Allahım insanın geçip karşına izleyesi geliyor, öylesine tatlısın ki. Yaptıktan sonra gülerek kakalarını bir şeylere benzetiyor "dondulla külahı gibi kaka", sifona basıp kakalara güle güle demeyi seviyorsun. Küçük oturaktan klozete geçişi de hiç dert yapmadın, "Hayır ben küçük oturağa yapıcam" falan diye tutturmadın, küçük taburen var klozetin önünde, kendi kendine çıkıp yapıyorsun. Tuvalet gibi bir konuda bu kadar ayrıntıyı bilmenin ne gereği ne anlamı var bilemiyorum inan, yalnızca yazıyorum. Ama diyeceğim şu aslında meme, emzik, bez, hepsini en ufağından bir baskı, zorlama, zorlanma, karşılıklı bir mücadele olmadan kendin bıraktın. Biz "bıraktırmadık". Aksine ben uzattım diyebilirim daha çok. Emmeyi on sekiz aylıkken de bırakabilirdin sanki, bunu o dönemde emmeyi bırakmanı istediğimden falan söylemiyorum, iyi ki yirmibir ay emdin, ama emmeyi bırakamayan çocuk değil de emzirmeyi bırakamayan anne vardı sanki ortada daha çok.^^ Emziği de birkaç ay önce bırakabilirdin belki, ama ben aman uykuların bölünür diye "Deniz hadi gel şunu çöpe atalım?!" deme cesaretini gösteremedim, bez konusunda da resmen "Artık bez bağlamak istemiyorum!" diye resti çektin. Yalnızca en fazla iki-üç aylık bir uzatmadan söz ediyoruz belki ama son kertede her şey olması gerektiği zamanda oldu belki de. O iki-üç ay senin değil belki ama benim ihtiyacım olan bir zamandı demek ki ve bu zamanı bana tanıdığın için sana teşekkür ederim. Meme-emzik-bez... Hem var hem yoklar bugün. Yaşanan, güzelliğiyle, iyisiyle kötüsüyle gelip geçen, o derin boşluğa doğru süzülen her an gibi. Bugün üç yaşına yaklaşıyor, bebekliğini geride bırakıyorsun. Baş edilmesi, ne halt edileceği öylesine güç bir geçip gitmeklik ki bu, süregiden bu akışın yüzüne bırakmak, denize karışmak yapabileceğin en iyi şeymiş gibi geliyor. Evet "denize karışmak"...
-.-
İkibinonüç'ün son günü bugün. Salonda süslü ışıklı bir küçük ladin, beraberce süslediğimiz, yeniyılda toprakla buluşturacağımız, altında hediyeler, hediyelerin... Bulaşık makinesinin üzerinde beşten geriye saydığımız, uyuyup uyandıkça beşin, dördün, üçün üzerine bir çarpı koyduğumuz bir kağıt. Bire gelince bütün hediyeleri açacağız. Senin deyişinle "süpriz kutu"lar ya da "süpriz paket"leri... Son bir aydır "süpriz kutu" açmaya bayılıyorsun. Süpriz yumurtalar vardı önce, "Acaba bu süpriz yumurta içi ne çık?" diye heyecanlı heyecanlı hoplaya hoplaya açıyordun. Ondan sonra bulduğun her türlü küçük kutu, "süpriz kutu" oldu senin için. Bulduğun kutular içine küçük küçük şeyleri koyup heyecanla gülerek bize getiriyor, "Burcucum ben bi' süpriz kutu yap", "Burcu sana bi' süpriz kutu", "Ben senin için süpriz kutu vev", "Acaba süpriz kutu içi ne çık?" diyerek veriyorsun bize, gün içinde defalarca... Bir kutu da olması gerekmiyor, avcunun içindeki hayali süpriz kutuları avuçlarımıza bırakıyor, heyecanla açar, açarken "Acaba bu süpriz kutunun içinde ne var?" derken biz "Bir öydek" ya da "Bir tavşan" deyiveriyorsun gülerek. Öyle sevdin ki bu süpriz kutu işini şimdi ağacın altında yıldızlı yaldızlı bekleyen süpriz kutuları bir an önce açmak istiyor, biz "Denizcim yeni yılda açacağız hep birlikte hediyelerimizi" deyince "Bak işte yeni yıl gel! Gel işte!" deyiveriyorsun. Beklemek zor biliyorum. Çok güzel, çok seveceğini umduğumuz hediyeler bekliyor seni. Yakın zamana kadar oyuncakçıya hiç gitmedin, bu ay artık ilk kez girdiğin oyuncakçılarda uzun uzun dolaşıyor, rafları inceliyor, arada sende olanları gösterip "Bu bizde vav" diyor, ilgini çekenlerin etrafında fırdolayı dönüp dolaşıyor ama hiç "Al!" diye tutturmuyorsun, istiyorsun ama bunu öylesine büyük bir kibarlıkla yapıyorsun ki insanın içi eriyor, "Burcu ben bi' şey göster" diyorsun ya da "Ben bu büyük Tiyen Tomas çok sev" ya da "Ben bu Şengül göster" diyorsun sözgelimi. "Ben bi' bir şey göstermek istiyorum" Daha kibar istenebilir mi? Bir kez tiyatroya gittiğimizde de arada su almak için tiyatronun kantinine gitmiştik, önümüzde sıra sıra dizili çikolatalar, bisküviler... Bisküvi bildiğin şey değil zaten, çikolataya da süpriz yumurtaları açarken içinden oyuncak çıkan plastik kutuyu alıp çikolatalı kısmını gidip çöpe atacak (bu konudaki gerçeği, yaptığımız "kötülüğü" Murat Amcan ve Ahmet Dayın sana ileride açıklamanın hain planlarını yapıyorlar hınzır hınzır gülerek) ya da önüne bir çikolata paketi konduğunda ya da o paket açıldığında içinden çıkan o "şey"le ne yapacağını bilemeyip elinde uzun uzun evirip çevirecek, ancak "Yiyebilirsin Denizcim" dendiğinde ağzına götürecek kadar aşinasın. Ama anlaşılıyor tabiî orada duran yaldızlı şeylerin tatlı bir şeyler olduğu. Suyumuzu aldık, tam çıkarken güzel başını bana döndürüp müthiş tatlı sevimli bir gülümsemeyle "Burcu ben çikolata çok sev" dedin. Ah benim kibar oğlum. "Evet Denizcim çikolatayı çok seviyorsun. Ben de çikolatayı çok seviyorum" dedim. O kadar. Gidip yerimize oturduk. Çok makûl bir çocuksun Denizcim. Öylesin. Her konuda. Konuşunca "peki" deyiveriyorsun. Ya da "peki o jaman". Allahım eriyip bitiyoruz.
Bir yıl daha bitiyor. Sen üç yaşına yaklaşıyorsun. Ocak'tan itibaren bahar benim için. Her ne kadar ağaçlar çıplak olsa da dallarının ucunda göğeren tomurcukları gördüğümde kış bitiyor. Uzun geceler giderek kısalır, günler dakika dakika uzar, ışık dönüp gelirken öyledir de zaten. Kışın içindeki gizli, şimdilik sakince uyuyan tatlı baharı görmeyi seviyorum ben. O tomurcukların sevincini, umudunu. Bir ay sonra yol kenarlarında çiğdemler, sonra yavaş yavaş karahindibalar... Sonra yine bahçeler, çiçekler, uğurböcekleri, kirpiler, güneş... Dışarıda çok uzun zamanlar geçiremediğimiz şu günlerdeyse evde oyunlarla kitaplarlayız. Bütün doluluğunca. Bütün iyiliği, güzelliğiyle. Akşam deden, babaannen, Bamu, Onat, ben, sen hepbirlikte yeniyılı kutlayacak, süpriz paketlerimizi açacağız. İkibinondört bizim için yeniliklerle dolu bir yıl olacak. Her zamanki gibi tek bir dileğim var, hepimiz için sağlıktan, yine hepbirolmaktan, birarada olmaktan ötesini istemiyorum, gerisini her şekilde hallederiz. Yazabildiğim her şeyi yazmaya çalışıyorum buraya, biliyorum aralarda geçişlerin kopuk kopuk durduğunu, gerçekte yaşananın aslında anlatılamaz olduğunu, yazmalıyım deyip unuttuğum başka başka şeylerin de olduğunu muhtemelen... Sadece bil istiyorum, bir ışık çakımı, bir göz kırpması kadar yer ettiğimiz, galaksiler ve yıldızlarla çevrili ondört milyar yıllık öncesiz sonrasız şu evrende, evrenin sonsuzunda, payıma düşen o göz kırpmasının çok ışıklı, çok büyülü olduğunu, sana baktıkça, seni sevdikçe, gözümün seni gördüğü her an bütün yıldızların kalbime doluştuğunu, "gökyüzünün ciğerime dolduğunu", seni ah ne çok sevdiğimi Denizim, nasıl güzel, nasıl tatlı, nasıl sevgi dolu olduğunu, büyüyüşüne anbean tanık olabilme şansına sahip olabildiğim ve seni babaanne-dede-teyze-dayı-amcalarla çevreli bir büyük aile (böyle diyorsun sen "büyük aile") içinde büyütebildiğimiz için tarifsiz bir minnet duyduğumu, hepimizin senin için deli olduğunu, kalplerimizi nasıl büyüttüğünü... Arabayla, hep birlikte yazlıktan havaalanına dönerken Güzelçamlık-İzmir arası o bir saatlik yol boyunca babaannen ve deden seni nasıl da çok sevdiklerini anlattı, nasıl sevdirdiğini kendini, nasıl güzel bir çocuk olduğunu, kalplerinde nasıl ayrı bir yere koyduklarını seni... Durup dönüp "Deniz çok başka Burcu çok başka" diyerek...
Son bir şey: evet belki sen hatırlamıyor olacak olsan da elden ele, öpe koklaya, çıldırasıya bağırış çığırış sevmelerin, sevilmelerin, öpmelerin, öpülmelerin, oynamaların, tadını, içindeki her bir atoma dek aşıladığını biliyorum. Belleğinin karanlığından parça pönçük anı parçaları dışında bir şeyleri görünür kılamasan da bu günlerden, içinde bir yerlerde dönüp dönüp vurulacağın duygunun bu olacağını... İyilik, güzellik, sonsuzca sevgi. Çocukluğunun ışıldaklı günleri...
B: "Ben Deniz'i çok seviyorum"
D: "Ben Burcu çok çok çok sev"
B: "Ben Deniz'i çok çok çok çok çok çok çok çok çok sev"
D: "A bu çoook! Ben Burcu çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok çok sev"
B: "İşte ben çok diye buna derim, bu gerçekten çok!"
D: kulaktan kulağa bir gülümseme
Yatak oyunları bitip uykunun ağırlığı çökerken "Burcucum ben seni çok sev" ya da "Burcu ben sarıl çok sev", "Ben sarıl iste" ya da "Ben Burcu en çok sev ama daha çok" diyerek kollarını boynuma dolayıp öyle bir sarılıyorsun, "Seni çok seviyorum" dediğimde "Ben de seni çok sev" diyorsun ve yüzümü iki elinin arasına alıp dudağımdan, yanaklarımdan öyle tatlı öpüyorsun ki Denizcim ah Denizcim ah küçük bedenini incitmeden nasıl sarılacağımı şaşırıyorum sana. Öyle bir sıkmak, öyle bir sarılmak, istediğim... Göz kapakların yavaş yavaş ağırlaşır bir açılır bir kapanırken ardı ardına söylüyorum seni sevdiğimi ta ki sen uyuyana dek... "Denizcim seni çok seviyorum, Onat seni çok seviyor, Banu seni çok seviyor, babaannen seni çok seviyor, deden sana baygın, Murat Amcan seni çok seviyor, Ahmet Dayın seni çok seviyor. Hepimiz seni çok seviyoruz, çok güzelsin, çok tatlısın, çok akıllısın. Güzel çocuğum benim" derken yüzünde tatlılar tatlısı bir gülümseme uykuya dalıyorsun.
Seni çok seviyorum Deniz.
31 Aralık 2013
.........................................................................
Ağustos 2013 - Aralık 2013
Bucu bak ben ev
Bak ben kapı aç ben çık
Bucu bak bu köppü vav
Bucu bak Bucu bak
Men Bucu yee! Ham ham ham ham ham
Bucu bak loy bitti
Baba kalk top oyna
Baba Elmo aç
Bucu ben kaç
Bak bu büyük kapı bu çüçük kapı
Bucu bak ben bu koooy, bu ye (simitin arasına peynir koyuyor)
Bak men göbet var (göbeğine şap şap vururken)
Ben uyku gel hayıııy (bu "gel"ler hep "gâl" şeklinde söyleniyor)
Baba gel, lögo oyna
Ben bu kapı kapa, ben bu kapı aç
Bak bu yeni
Bucu ben acık (acıktım)
Bucu ben Bucu kucak git
Men giy hayıııy
Hayıy ben tatlı gibi hayıy, hayıy ben Deniz
Uğurböcüü Bucu ye nam nam nam nam
Acaba kim? (koşarak kapıyı açmaya giderken)
Tavuk bize yumurta vev
Men kek ye
Bak ben dil yan
Bucu bak ben yoook
Aya ben yok
Men göbet vav
Bucu bak bu ben ev
Ben Bucu burnu ye, ham ham ham ham ham
Ben uyku gel hayıııy
Mama ye hayıy, ben karpuz ye
Men tıt tıt tırt yap (kek yaparken mikserle karıştırmak)
Bucu bak ben bu tak unut (tren raylarından biri için)
Şaşaşııın! Ben aşşağ in
Ben kaç Burcu tut
Ay ben pıyt (pırt)
Bucu bak ben uç, yatak kon
Bak ben tut hayıııy
Bak ben küçük ev yap
Şaşaşııın! Ben gemi şür
Tabat yok, el tabat vav (tabak)
Şaşaşııın! Ben yaaaaaaap! (puzzle)
Hadi aya (ara)
Ben köpük köpük sev
Ben köpük köpük oyna
Ben çok uyku gel
Bucu ben Meyzi sev, aç
Hadi Bucu duyak yap duyak (durak)
Hadi baba kırmımız ışık şeşil ışık yap
Baba yok, Bucu Deniz oyna
Hadi mini mini yap (mini mini örümcek)
Büyük dıg dıg dön üç kişi bin
Hadi Bucu gel geeeel
Hadi Bucu oku
Ben mami çok sev (mavi)
Bucu ben galk, ben galk (kalktım)
Bazı gemi bayrak var, bazı gemi bayrak yok
Ben korsan gemi bin / şür
Bir hamur vev bana Burcu
Ben karnı doy
Baba simit getir hayıy, baba süppüz getir
Yat saat değiy gak saat... Ding dong ding dong
Baba artık ben çufçuf at hayıııy
Ben hiç düş hayıy
Bazı balık kanat vav, bazı balık kanat yok
Ben çok şıkıl (sıkıl)
Ay ben su iç unut
A(y) bi ses gel (bu "gel"ler hep "gâl" şeklinde söyleniyor)
Püskül bana hiç bi'şey yap hayıy (dışarıdaki kedilerden biri tırmaladıktan sonra)
Bucu kek al, tabat içi koy, kebet oku (kitap)
Bak ben köppü geç
Hadi oku, oku
Püşkül aşşağ in yemek saat
Hadi lungapark git
Hadi lungapark yap
Aşşağ in, Meyzi lungapark git aç
Bucu ben aşşağ in
Bucu ben aşşağ dıg dıg dıg in
Deniz bu teyze için değil, bu baba için değil, hep Burcu için
Ben şu koltuk çok şev (sev)
Ama böyye değil, böööööyyye!
Amu (hamur) ye için değil, oyna için
Bucu tiyen loy tamin et, tamin et, tamin et
Ben şu oyna iste
Bucu ceviz al ben yahat et, bu ceviz için degil, bu benim için (karton kutu)
Ben elma çok şev
Ben daha küçük. Ben tüküy (tükür) hayıy, ben tıyman (tırman) hayıy. Çünkün ben daha en küçük.
Hadi köppü üşt geç
Acaba ben yetiş? (boyunun yetişmesinden söz ediyor)
Bak ben yetiş
Ama ben yetiş hayıııııy!
Hadi bi çuf çuf yap
Tiyen loy bojuk (bozuk), taminci baba geel
Hadi bi lungapark yap
Ben çobak (çorap) çık çok sev
Ben ayaba şüy (sür) oyun çok sev
Ben ablâ dede yatak zıp zıp yap çok sev
Deniz yemek değil, Deniz bi çocuk
Bu ayaba tekey çamuu şappa hayıy (Bu arabanın tekeri çamura saplı değil)
Bucu bak baba çok güjel bi ayaba yap
Bak çok güjel oooool
Hadi çobali yap
Hadi kedi olan müzüğü aç
Taminci able hadi tamin et
Acaba bu şaşı (nasıl) bi' şey
Ben bu hiç bil hayıy
Olmaj böyye bi şey
Böyye bi şey olmaj
Ben Onat çok sev
Ben Onat çok sev
Baba beni çok şev ama çooooooook şev(iyor)
Ben tam çıppak işte (giyinmeyi red)
A çok tattıııı (tatlı) (küçük minik olan her şey için)
Şakın dıg dıg toppa hayıy (legodan yaptığı merdiven, diğerlerini topla ama bunu toplama)
Ben bebek ol işte hayıy, ben tiyen şür işte
Ben acık hayıy
Ben böyle deli deli yap çok sev
Ama ben yemek değil, ben bi çocuk
Bak Burcu! Çok güjel ol
Ben yine Burcu kucak otur işte
Baba bugün süppüz kutu getir
Hadi Burcu bi aslan ol
Ben bu ayaba çok sev çünkün çok tattı (tatlı)
Bunun aynı yuka vav (yukarıda)
Bak burda çok güjel bi şey vav
Bana bi kek gerek
Benim ayak acıııı, ben artık yürü hayıııy
Bak çok güjel ol
Acaba süppüz kutu içi ne vav?
Benim için siyah gerek (siyah lego)
Hayıy olmaj böyye bi şey
Koysan bi göz kapa ol, bi göz açık ol
Ama ben Bucu burnu ye işte (iste)
Bak buyda çok güjel bi tiyen yap ben
Baba bugün süppüz kutu getir
Hadi kuşbakış yap
Ben çok çıppak çok sev
Ay düş gibi ol (düşüyordum)
Bu benim güzel bi ev
Ben bunun adı hiç bil hayıy
Yandim et ablecim (yardım)
Bak otobüş şaşı (nasıl) yokuş yuko çık
Hadi şür
Ben bi ahtapot
Ben bi cananam ol
Hadi Bucu bi köpek ol
Çok komik ol Bucu
Ben yemek ye iste hayıy, biz oyna, Bamu Deniz oyna
Benim için bi de hamur gerek Bucu
Benim için bi şüt (süt) gerek
Onat yende Bucu? (nerede)
Acaba yende? / Yende acaba?
Onat yende Bucu? (nerede)
Acaba yende? / Yende acaba?
Onat şen burda bi tır yap
Hadi bi güzel şurdan kibet oku (kitap)
Hadi çok az benim için kukka tiyaatoo aç (kukla tiyatrosu)
Burda yol bitti ol
Hadi çok az oyun oynaaaaa
Ben Bucu kucak otur
Şür (sür) able ayaaba, benim ayka (arka) git
Şaşaşııın çok güjel ol
Çok güjel tiyen loy yap ben Burcucum
Bucu ben bıcı bıcı yap iste
Maymun el bi muz vav
Ev içi şoğuk ol hayıy ama hiç (havalar soğudu artık bak öyle çıplak dolaşmasan iyi olur dendiğinde)
Ben en çok simit sev
Bamucum akşımcım gel
Yuko çık önce bi şey al gerek, otovüs al gerek (yukarı yatağa çıkmadan önce)
Çok şaşa Burcucum (çok yaşa)
Evet Burcucum
Hayıy Burcucum
Bucu bu şaşı açıl acaba? (şaşı: nasıl)
Aşkımcım tiyen loy!
Tam taaaam! ("Ta taaaaam")
Tiyen süy o zaman
Ben bi gemi yap Bucucum
Şimdi ben bi kedi ol, miyam miyam miyam
Ben Bucu en çok sev ama daha çok
Yatak üst roket
Aşkımcım Burcu, aşkımcım Şengül
Bamucum aşkımcım
Benim üç tane tiyen tomas vav şaşaşıııın
Ablecim aşkımcım
Ablecim ben kaka tulabet yap (tuvalet)
Böyye çok güzel bi tiyen ol
Bucu gel geel ben able dede ev git için bi şey bi şey al. Ben her şey al, ayaba, tır, otovüs, uçak al, başka bi şey al hayıy
Ablecim Kayyu saat gel?
Benim için market bi gözlük al
Ah! Bu şaşı bi şey ol acaba?
Hayıy ben kandi kandi tırman öğren (kendi kendine)
Ben aşşağ in tiyen loy yap
Hayıy, şonna ben hiç yemek ye hayıy Burcucum ("ağzını yerim senin çocuk" dediğimde)
Burcucum burda benim bi güzel araba var
İşteeee işteeee ben çok güzel bi tiyen loy yap
Hadi şür ablecim
Burcucum ben seni çok sev
Burcu ben şarıl çok sev (sarıl)
İşte çok güzel ol
Burcu bu çorba içi ne vav acaba
Ben bunu hiç sev hayıy
Hadi yuka çık (yukarı)
Burcu beniz bulamaz, hadi bul beni
A?! Bu ne ses acaba?
Acaba süppüz kutu içi ne çık?
Ben bi' süpürge cananaaaam!
Ablecim ben bi' süpriz kutu getir.
Sür hadi Onat akşım!
Acaba yende? / Yende acaba?
İşte bak ben başar!
Çok beğen ben bunu.
Burcu ben bu daha önce hiç gör hayır!
Hadi çok değişik bi' çobali yap!
Ama ben öyye iste hayır, ben böyye iste!
Hadi beni süpürge yap!
Bak çok güjel ol! Bak çok güjel ol işte!
Böyle çok güjel ol!
Güzel Burcu güzel Deniz, güzel Burcu güzel Deniz.
Ama ben çıppak çıppak dolaş çok sev
Benim için bu araba Şengül al
Bana bi takoj gerek (takoz, köprü ayakları)
Bana bi takoj gerek (takoz, köprü ayakları)
Ben senin için bi' minik, bi' güjel tiyen yap senin için ben Burcucum.
Ben süpriz kutu aç çok sev.
Hadi tiyaato yap!
Yemek zaman değil, oyna zaman.
Bu ev acaba niye dur hayır?
İşteeeee! Tiyen loy çok güzel ol!
Püşkül şakın baba benim tiyen loy ez hayır. Daha geri git. (babamla benim yaptığı tren yolunu ezme)
Paylaş çok güzel.
Ben tattı çok sev (tatlı)
Ablecim sen bi' süttaç yap? (sen bugün sütlaç yaptın mı acaba?)
Ben tattı çok sev (tatlı)
Ablecim sen bi' süttaç yap? (sen bugün sütlaç yaptın mı acaba?)
Burcu tiyen aç izin vev?
İşte benim legodan bi' güzel ev Burcu! O senin için Burcu.
Benim için aydede gibi geldi bu?
Önce züyafa yap. Kocaman kocaman ayak gerek Burcucum züyafa için.
Hadi bebek timsah yap Burcu. / yaptıktan sonra / Burcu o bi' kuş gibi oldu.
Hadi biz tiyen oyna!
Ben çok güzel bi' tiyen loy yap!
Ben şarıl iste (sarıl) / Ben şarılmak iste
Ben şarıl iste (sarıl) / Ben şarılmak iste
Baba yobot dans yap hadi benim için!
Burcucum ben bi' süpriz kutu yap.
Burcu sana bi' süpriz kutu!
Ben senin için süpriz kutu vev.
Burcucum ayaklar bi oyuncak değil
Burcu bana bi' fikir geldi
Burcu ben en çok kekle bal sev
Ben senin için bi' göster Burcu
Ben hep tiyen oyna iste
Çünkü Tomas çamur sappa (saplandı) Emili onu çek
Ben kucak kucak otur çok sev Burcu
Ben şöyye bi' şey dene iste
Burcu benim aklıma bi' fikir geldi
Burcu sen yeniden yap ben o sırada senin için yandım et
Burcucum ben yemekten sonra tiyen loy oyna iste, sonra onun üstü tiyenler koy iste, sonra tiyen süy iste
Şimdi benim aklıma bi' fikir geldi Burcu. Bu fikir, tiyen oynamak Burcu!
Ben büyü mokosikket bin, ben büyü ayaba cam temiz temiz yap, ben büyü ayaba kullan
(göbeğini açarak) Çok 'pıp' yap Burcu. Tam beş tane! (göbeğe üflemece)
Benim için çok önemli şey lego duplo izlemek (ipad'deki lego tren oyunu)
Burcu biraz daha takoz al (takozların üzerinden yuvarlak tren yolu yapmak için)
Burcu bana bi' fikir geldi
Burcu ben en çok kekle bal sev
Ben senin için bi' göster Burcu
Ben hep tiyen oyna iste
Çünkü Tomas çamur sappa (saplandı) Emili onu çek
Ben kucak kucak otur çok sev Burcu
Ben şöyye bi' şey dene iste
Burcu benim aklıma bi' fikir geldi
Burcu sen yeniden yap ben o sırada senin için yandım et
Burcucum ben yemekten sonra tiyen loy oyna iste, sonra onun üstü tiyenler koy iste, sonra tiyen süy iste
Şimdi benim aklıma bi' fikir geldi Burcu. Bu fikir, tiyen oynamak Burcu!
Ben büyü mokosikket bin, ben büyü ayaba cam temiz temiz yap, ben büyü ayaba kullan
(göbeğini açarak) Çok 'pıp' yap Burcu. Tam beş tane! (göbeğe üflemece)
Benim için çok önemli şey lego duplo izlemek (ipad'deki lego tren oyunu)
Burcu biraz daha takoz al (takozların üzerinden yuvarlak tren yolu yapmak için)