25 Temmuz 2012

Deniz'e

0 comments
Yaşam öylesine “bir nefeste” ve “peşpeşe” yaşanıyor, gittikçe ağırlaşan öyle bir yaşantı/anı yükü yığılıyor ki insanın üzerine, diyeceğini içine sinecek bir özen ve eksiksizlikle ("anlatmasam, yazmasam olmaz"lar) yazıya dökecek zamanı ve kudreti bulmak çok güç.

Aylardır küçük notlar halinde yazıladuran bu mektubu, onca yaşamanın birikmişliği ve sakince kalmayı / yazmayı neredeyse imkânsız bir hale getiren, yazarken neredeyse eltitreten, insana diyeceğini de dedirtemeyen bir duygu yoğunluğu altında yazmak öylesine güç ki. Dilimin altında bekleşen, sana anlatmak, söylemek istediğim o kadar çok şey... Yaşananlar, hissedilenler, bunlara en iyi karşılık geldiği düşünülen sözcükler... Hepsi aynı anda aklımın kapısına hücum ediyormuş da oracıkta, tam eşikte sıkışıp kalıyormuş gibi.

Bunca yaz(a)mamanın, bekleyişin ardında, zamansızlıktan, sırf kayıt altına almak için çabuk çabuk yazı yazıvermektense diyeceğini kelime kelime arayan, kat kat, lif lif açmaya, en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmamaya çabalayan bir özenle yazmak isteyişim var (olur mu bilmem ki). Değil mi ki adına “büyümek” denilen sürecin o bellibaşlı aşamaları her insanyavrusu için geçerli; göbeğinin ne zaman düştüğü, ilk dişinin ne zaman göründüğü, oturmaya, emeklemeye ya da yürümeye ne zaman başladığın, aybeay kaç kilo ve kaç santim olduğundan fazlasını anlatmak isteyişim.

Yavaşlık. Bir insanın ömrühayatında en hızlı gelişim gösterdiği bir zaman dilimini yaşar, günbegün büyürken sen, sekiz ayın içinde ağırlığını üçten fazlaya katlamış, uyumaktan gözünü açamaz bir yenidoğanlıktan ele avuca sığmaz, kıpır kıpır bir bebekliğe geçiş yapmışken o kadar çok arıyor ki insan bunu. Bu büyüyüşün hızına yetişemiyor. Ruhu geride kalıyor. Biraz durup beklemek istiyor. Akılruhalmaz bir hızla akıp giden zamanın “trak tiki tak”larını hiç değilse yazarken duymasın, hele hele yaşarken yetişemediğine yazarken hiç yetişmeye çalışmasın istiyor. (Olmuyor.) Gün olmuş allahın her günü seni kucağıma alıp tartının üstüne çıkacak ya da mezurayla boyunu ölçecek kadar keçileri kaçırmışken (“Bu çocuk kilo almıyor?!”), yaşarken yapamadığımı yazarken yapayım, aldığın gramları, yediğin öğünleri, kaç cc süt içtiğini, günde kaç saat uyuduğunu bir kenara bırakayım da salonda devirip peşisıra dizdiğimiz sandalyelere tutuna tutuna giderken çabuk çabuk attığın o koca adımlarda; emeklerken, sıralarken, bir elinden babaannen bir elinden ben tutmuş yürürken yaşadığın, ağzından, gözlerinden taşan o delidolu sevinçte; sevinçten, heyecandan hiç kapanmayan hokka ağzında; ağzınla birlikte irice açtığın güzel gözlerinde; emeklerken, sıralarken, oynarken ille de ayağından kayıp çıkıveren çorabında; o çorabın ardından görünen, görünmesiyle de insanda tutma, öpme, koklama, dişleme ve bir daha hiiiç bırakmama gibi arzular uyandıran o kadife pembe pamuk topukta dinlendireyim ruhumu azıcık. Durup durayım. Hatırlayayım. Seveyim yeniden. Koklayayım. Öpeyim. Unutmayayım. “Dün gibi”lerin peşinden giderken düştüğüm yerden yazının içinden kalkayım. Elbirliğiyle güle oynaya güzel güzel büyütmeye gayret ederken seni, soluklanayım da azıcık erdireyim şu küçük aklımı bu büyüyüşe.

19. ay notu: Yarın 4 Ekim. Tam 19 aylık oluyorsun. En baştan söylemeli, neredeyse bir senedir dura kalka yazıladuran bu yazı alabildiğine özenle yazılmış da olsa yine de zamanlar arasında bir karışma, içiçe geçme olmuştur. Geçip gidiyor diye her bir anı kaydetmek arzusuyla yanıp tutuştuğum da oldu bu sürede, kendimi sadece seni yaşamanın o tarifsiz hazzına kaptırıp yazmaları ertelediğim, geciktirdiğim de, uykusuzluktan ve yorgunluktan bilgisayarın başına oturamadığım da. O nedenle yazı yukarıdan aşağıya kronolojik gibi görünse de olmadığı yerler de vardır.
...

On birinci ayını da bitirdin Deniz’im. İnanılır mı? Değil! Sana bakıp bakıp “Büyüdü bu çocuk valla” diyoruz. İnanamaya inanamaya. “Ayaklara bak kocaman (!) oldu” (büyüklük küçüklük algımız geçen bu senede epey bir değişime uğradı tabiî; başlangıçta avuçlarımızın içinde kaybolan o minik pembe pamuk kadife ayaklar avcumuzu doldurmaya yüz tuttuğunda, bir anda “kocaman” oluveriyor işte gözümüzde; fındık kadar bir bezelye göze ne kadar “kocaman” görünürse işte o kadar.). Ne yani büyümeyecek miydin? Neden şaşılır ki buna. Şaşıyoruz vesselam. Öncesinde ağzına götürmekten başka bir şey yapmadığın legoları günün birinde birbirine geçirmek için uğraştığını fark ettiğimizde ya da o güne kadar yemek yerken elinde oyuncak olmak ya da bir tür dişlik görevi görmekten öteye gitmeyen kaşığını asıl işlevi için kullanmaya, yemeğinin içine daldırıp ağzına götürmeye çalıştığında ya da ilk su içmeye başladığın zamanlar, içtiğin her ama istisnasız her-bir-dam-la yudum boğazına kaçıp seni öksürtür
   babaannen hâlâ olur da boğazına bir şey takıldığında “dar düdüklü” der senin için
bizi endişelendirip üzerken 
   hani sankim hep böyle içemeye içemeye içeceksin de suları ya da hiç öğrenemeyeceksin ya?! Saçma tabiî; ama sen her yudumda boğulayazdıkça ben böyle pırpırlanırdım. İlk kez anne olmayagörsün insan...
bir gün gelip su içmek için kimsenin yardımına ihtiyacın kalmadığını, suyunu durduğu yerden alıp kendi başına, kelimenin tam anlamıyla kafaya dikerek arka arkaya yudumladığını görüverdiğimiz, peşisıra gelen o tok “gluk gluk gluk” sesini duyuverdiğimizde şaşıveriyoruz. İki gün önce “yok alkışla malkışla işi yok bu çocuğun” derken bir gün, bir an, o yumak ellerini büyük bir coşkuyla, suratında kocaman bir gülümsemeyle birbirine vururken görünce seni, soluğumuz kesiliverecekmiş gibi oluyoruz. “Alkıııış Deniz’e” diye bitiveriyoruz yanında hemen, seninle birlikte senden bin kat heyecanlı el çırpmaya başlıyoruz, ağzımız kulaklarımızda. Sonra bir gün, Vivaldi’nin Dört Mevsim’i çalarken o küçük bedenini iki yana sallamaya başladığını; telefonu tutup kulağına götürdüğünü; tarakla saçını taramaya, dışarıya çıkmak istediğinde gidip ayakkabılarını giymeye çalıştığını; göstermezken göstermezken gün gelip kulaklarını, ayaklarını, kitaptaki köpeği, kediyi, arabayı, kelebeği... göstermeye başladığını görünce, sanki hiç olmayacak bir şey görüyormuşçasına bir heyecan, bir yerinde duramama, bir alıklık yine.

Şaşmak dediğim, büyüyor olduğun gerçeğinin aniden elle tutulur, gözlegörülür bir şekilde idrakının yol açtığı bir çeşit sersemlik. Bir irkilme, duralama hali. Altıncı ayına yaklaşırken nasıl anlatılmaz bir gayretle ilk kez emekleyiverdiğinde – o sabah –, yedinci ay kontrolünde doktorun ilk dişlerini - çok ama çok ama çok sevdiğim o dişsiz gülümsemeni delice özleyecek oluşumdan içten içe olabildiğince geç gelsin istediğim, kendimce gelişini en azından şöyle bir sekizinci, dokuzuncu aylara uygun gördüğüm - müjdelediğinde de olan bu. Tüm bu “geçiş”lerin aslında gözümüze gözümüze sokması zamanı. Büyümek adına geçtiğimiz her durakta bir parçamızın hep geride bıraktıklarımızda kalması. Ne gözümün ne gönlümün doyması sana.

Büyümeyecek mi bu çocuk yahu? Büyüyecek elbet büyüyecek de... Sen büyüdükçe bizim de gözler büyüyüp, giderek yuvalarından fırlayacak, belli.

...

Doğduğundan bu yana her gün, nasıl etsek de saklasak bilememenin çaresizliğinde,
delicesine sevdiğimiz bu minik hallerinin, bugünlerinin sayılı,
bebekliğinin, bir daha geri gelmeyecek bu küçücüklüğünün
kısacık bir süre için bize bahşedilmiş olduğunu
hatırlatmaya çalışıyorum kendime. Gün içinde uykusuzluğun yol açtığı yorgunluğa, ağırlığa kapılıp da uyuşuklaşmayayım, uyumayayım sen büyüyüp giderken. Bu tanık olduğumuz, öylesine hızlı bir değişim, bir bebekle yaşanan, öylesine müthiş bir hızla (ve elbette tarif edilmez bir sorumluluk duygusu, bitimsiz yükümler silsilesi ve yerli yersiz sonu gelmez bir endişe sağanağı altında) akıp geçen bir hayat ki, gönlünün, aklının almadığı, altından kalkamadığı, yetişemediği bu hız karşısında gözünü kırpamayacak (ve evet kimi zaman kolunu bile kaldıramayacak) kadar alıklaşmamak, kilitlenmemek, mayışmamak, yorgun düşmemek mümkün değil kimi zaman. Bebekliğinin, büyüyüşünün anbean farkında olayım, gündeliğin olağan telaşında kaybolmayayım istiyorum, bir an için bile “içim geçmemeli” diyorum. Doyasıya koklamalı, öpmeli, sarmalı, sarılmalı, kucaklamalı, emzirmeli, seyretmeli, dinlemeli, duymalı, hissetmeli, doyasıya, doyasıya yaşamalıyım seni, bebekliğini, güzelliğini.

Gözünün gördüğü, hissedip yaşadığının çoğunu zamanla yitiriyor bu bellek. Gördüğün bir rüyaya dokunabildiğince dokunulabilir oluyor hatırladığın. Kırk yıllık annenin yüzü, rüyanda gördüğün bir yüzü tarifleyebildiğince “görülebilir” oluyor. Belleğindekinin, albümdeki bir fotoğraftan mı yoksa yaşamın içinden kaçırabildiğin “o an”dan mı kaldığını çıkaramıyorsun çoğu zaman. Karda yürüyüp de ayağın altındaki o acı, dondurucu soğuğu hissetmemek gibi bir şey oluyor hatırlamak dediğin. Pelürden bir perde iniyor hep yaşananla hatırlanan arasına. Yürüyebilmek, her şeye rağmen yaşayıp gidebilmek de, diyorum, bu hissizlikten - hissizlik kılığına bürünmüş bir his demeli belki de ya da düpedüz çaresizlikten - devşiriyor olmalı kendisini. Yoksa nasıl oluyor ki onca mutluluğu, sevinci, acıyı sırtlanıp yola devam etmek... Belleğin ağırlıksız uzamında hatırlayabildiklerin de “hiç yaşanmamış gibi”nin sanrısında, boşluğunda yitiyor. Bu yüzden yazıya, ışığa, sese mumlamadan bırakamıyorum işte yaşananları belleğin paşa keyfine. Unutmak istemiyorum. Geçsin istemiyorum.

Olmuyor.

İşte bu yüzden en önce hep şükrettim. Bu süreçte, hep senin yanında, seninle birlikte olabildiğim, seni doyasıya yaşayabildiğim için. Bir süredir çalıştığım iş, amanın iyi ki bırakamayacağım, vazgeçemeyeceğim türden bir iş olmadığı (olsaydı ne değişirdi?!), iki ay sonra seni bırakıp işe gitmek zorunda kalmadığım (kalsaydım çok şey değişirdi!) böylelikle parçalanmadan hayıflanmadan gözüm arkada kalmadan, bir daha toplayamayacağım parçalara bölmeden seni, doyumsayarak, tüm varlığımla duyumsayarak, seni yaşayabildiğim, sevebildiğim, düşünebildiğim, anbean seninle olabildiğim için. Her gün sevindim, şükrettim. Şükrediyorum. Evet bu bir senede kıçının dibinden pek ayrılmadım. İnternete tüm girişlerim, bütün okumalarım, yazmalarım, düşünmelerim, araştırmalarım, ilgilerim, hâlihazırdaki uykusuzluğumu sallamayıp üstüne uykusuz kalışlarım, tüm yapıp etmelerim, bildiğin bütün yaşamalarım sana dair oldu. Fotoğraf makinesinin vizörü senden başkasını pek görmedi... Aman ha bunu öyle bir gurur vesikası olarak gördüğüm falan düşünülmemeli. Geçelim. Öte yandan kabul etmeli ki cinlenmelerimin büyük kısmı dolaylı da olsa bu simbiyotik yaşamın getirdiği kısıtlanma ve zorluklardan pörtlemiştir (Tabiî bu annenin hatası oluyor bir yerde, "kendi zamanı"nı ayıramamaktan ya bazen de olmayınca olmuyor işte).

Zor çünkü, çok zor(muş). Sanırım kimse önceden bu işin bu kadar zor olduğunu düşünmüyor/düşünemiyor ya da ne bileyim bu zor’un ne menem bir zor olduğunu hayal edemiyor. İnilecek durakta nasıl bir zemine adım atılacağı oraya varmadan pek bilinemiyor (Nasıl bilinsin ama? Hele hele hamileliğin verdiği o güçlü duyguların etkisi altında.) Okuduğunun, bildiğinin, uzak yakın tanıklıkların pek bi’ yararı yok. Ezbere bilgi. Bu nedenle bebekli/çocuklu hayat öncesi bu hayat hakkında konuşmak, daima gülünç olma tehlikesi taşıyabiliyor (Bir gün, Deniz’le yol kenarındaki dev kestanelerin altındaki bankta oynaşırken arka sırada oturan bir komşumuzla karşılaşıp ayaküstü lafladık; dört buçuk aylık hamileymiş, yürüyüşe çıkmış, babaanne-anneanne gelemeyecekmiş, çalışma koşulları çok ağırmış, bebeği iki aylıkken işe dönmek zorunda kalacakmış, bakıcı tutmak zorunda kalacaklarmış herhal, nasıl olacak bilemiyormuş, aslında o işi bırakmak ve bir süre bebeğine kendisi bakmak istiyormuş, ama eşceğizi buna pek sıcak bakmıyormuş; çünkü kadının rahata alışacağını ve sonrasında işe dönmek istemeyebileceğini düşünüyormuş.... muş. muş. muş. Yüzümün girdiği şekilden mi ister istemez kopardığım kahkahadan mı bilemiyorum komşumuz şaşaladı. “Eşin bunu hiçbir annenin – hele hele iki yaşının altında bebeği olan bir annenin – yanında söylemese iyi olabilir” dedim. “Rahata alışmak” ha? He valla, yavruladım rahatladım. Oh, kekâ! "Gülünç olmak"tan söz ediyorduk, değil mi?) Yaşananlar, sözde bilinenin/bilindiği sanılanın sınırlarını fazlasıyla aşıyor. Bebek dediğin sana kuzeyini öyle bir şaşırtıyor ve sonuçta öyle bir pandül yeniyor ki kafa göz yarma riski son derece yüksek (yarmamak” mümkün değil mi demeli yoksa ☺). Uyumlanmak zaman alıyor (kimi kısa kimi uzun; ve bu zamanı belirleyen, zilyon tane şey). Her bebekligil için bu böyle. Herkes için ortak ve herkes için başka başka bir dolu sebepten zor. Uzun uzadıya anlatmak, irili ufaklı bir torba lakırdı etmektense beş kelimelik şu tek cümle bana yetmişti ilk okuduğumda: “It takes a village to grow a child”. Bir çocuk yetiştirmek için bir köy (insan) gerek. Eski bir Afrika sözüymüş. Bitmiştir, diye düşünmüştüm, bazen bir sözün üzerine edilecek her lakırdı fuzulîdir artık. Teyzen, babaannen ve baban... Benim koca "köy"ümün üç nüfuslu sevgili sakinleri. Nasıl teşekkür eder ki insan güzeller güzeli dünyalar güzeli bir bebeği büyütürken anneyi tam koltukaltlarından yakalayıp uçuran bu üç biricik insana.

Şuna getireceğim:

Kimi günler bırak yapıp etmek istediklerimi salt temel ihtiyaçlarımı görecek zamanı bile yaratamaz, olur da bir şeyler yapabilecek o pek kıymetli zamanı yaratmışsam da harekete geçecek gücü kendimde bulamazken bile, ne denilir? İçime sinen, ruhuma değen, aklıma, gönlüme yatan böylesi ki benim. Derinden bellediğim şeyler var. Söz dinlemez. Başına buyruk. Dediğim dedik. Önüne geçilmez. Yapmadan durulmaz. Tartışma götürmez. Bu da onlardan; imkânlar dahilindeyse birlikte olunmalıydı, bunun yanında başka hiçbir şeyin önemi olamazdı. Aksi hakkında, sesiniz kısılıncaya dek vaaz da verseniz bu satırların yazarı, bir gram bile etkilenmeyecek, ikinci cümleden sonra başka yerlere bakmaya başlayacaktır. (Sürekli birarada olmanın her bakımdan çok zor olduğunu ve annenin ama öyle ama böyle az ya da çok "kendi zamanı"nı kesinlikle ayırması gerektiğini kabul edecektir, evet!) Hayatın başka alanlarında duralamak demek oluyorsa da bunun karşılığı biraz (!), olsun varsın. Hayatın apansız, birdenbire, şaaak diye, acımadan, gözünün yaşına, canının acısına bakmadan, geride kalanların bir ömür taşıyıp duracakları o yalnızlık, çaresizlik, eksiklik, güceniklik hissine, hiç dinmeyecek bir kalp kırgınlığına şuncacık aldırmadan sonlanabileceğinin şuurunu en gerçeğinden taşıyan, o şuurun insanın önüne serdiği dudak uçuklatan kalpsizliğin durup durup başına üştüğü, bir kez uğradığı o hayal kırıklığını artık bir türlü susamayan bir insan için sevdiğinden, “o an”dan, “şimdi ve burada”dan ötesinin pek bi’ kıymeti olmuyor (İlle bir şeyler yaşanmış mı olması gerekir zaten). Diyeceğim, kocaman bir minnet duygusu içimde. Seninle geçirdiğim, geçirmekte olduğum, gözümün seni gördüğü h-e-r-b-i-r-s-a-n-i-y-e’nin beni nasıl keyiflendirdiğini, ruhumu nasıl şenlendirip tatlandırdığını, nasıl, nasıl içime sindiğini, canıma değdiğini anlatamam Denizcim. Uyuyup uyandığında - yanakların elma elma, topukların pespembe, vücudun sıcacık, yumuşacık, tenin, başın mis gibi, gözlerin kıpışık - sarmalara sarılmalara öpmelere sevmelere doyulmaz uykuyla ballanmış o en, en tatlı hallerinin her, HER kezinde karşılayanı, kucaklayanı olabildiğim için nasıl deli bir minnet duyduğumu - yalnızca "karşılayanı" mı? Kollarımın arasında göğsümde ağır ağır uykuya dalışlarının, insanı ürpertecek, sarsacak, çıldırtacak güzellikteki uyuyan hallerinin her kezinde eşlikçisi olduğum, yanıbaşında dönüp dönüp bakabildiğim için de sana... Hadi şunu da söyleyeyim: Bir koltukta iki, üç, beş karpuz taşıyabilmekliğin, iflah olmaz bir telaşla onu da bunu da şunu da yapabilmekliğin - niyeyse?! - hastalıklı bir kibirlilik haliyle yüceltilmişliğinin bende bir karşılığı olamadı hiçbir zaman. Tutturabildiği gibi bırakabilmeli de insan. Yaşamdan aldığı lokmalar boğazına dizilmemeli. Tıknefes çiğneyerek değil, damağında tatlılıkla eritip kıymetini bütün varlığıyla kavrayarak minnetle yutabilmeli lokmalarını. Sakin sakin tıngırdatabilmeli de tellerini. Mümkünse yaşananın duyurduğu o doluluk, doygunluk hissinde, o an yaşanmakta olanı yaşıyor olmaktan duyulan hazda, keyifte alabildiğine, olabildiğince asılı da kalabilmeli (Bir gün ensenize inecek bir şaplakla asılı durduğunuz yerden pat diye düşürülme ihtimalini bilirim, bilirim de yine de o "alabildiğine, olabildiğince"den vazgeçemem...). İnilecek bir durak, çıkılacak bir yüzey olmamalı ille. Tane tane yaşayabilmeli. Söz konusu dünyalar güzeli bir bebeğin büyüyüşüyse hele tam da bu "tane tane"liğin içinden bakabilmeli yaşama. Hayat bir yaklaşım meselesi. Asla, asla, asla iki, üç, beş kitabı aynı anda okuyabilen insanlardan olmadım ki zaten ben. Önce biri sonra diğeri. Sen de yapamamaklığımdan ben diyeyim çok sevmemekliğimden öylesini; ama kitaplara da sözcük sözcük muamele ederim. Sevdiğim, beğendiğim yerde şaaak diye kapatabilirim kitabı sözgelimi, durayım bi' hele ben burada diye, durayım da ne biçim ne güzel bir demeymiş bu doyumsayayım iyice... Mümkünse bir oturuşta bölünmeden parçalanmadan sandalye kıçıma yapışasıya okuyabildiğimce çok okumak isterim (Öyle metroda, otobüste giderken falan okumalar benim işim değil). Yani... benim yordamım bu ki. Demeye getirdiğim o. İster okumak olsun ister yaşamak.

...

Çoğunlukla bebeğin anneye bağışladığı o bir çift kanatın verdiği tatlı duyguyla, “sevincik delisi” hallerle yazılıyor buralara ya işler her zaman sakin ve “zen” değil elbette. İlk aylar saatlerce mememden düşmediğin; uzunca bir süre gündüzleri otuzbeş dakikadan tövbe bir saniye fazla uyumadığında; gözünden uyku akıyor olmasına, ovuşturmaktan neredeyse gözünü çıkaracak olmana rağmen bir şekilde onca sallanmaya
ayakta sallanmaktan nefret ettin ki zaten ben de o acıklı işe hiç bulaşmak istemedim; gelgelelim kucakta hafif hafif sallanarak uyumaya alıştı(rıldı)ğından kilon üçlü rakamlardan dokuzlu, onlu rakamlara çıkınca bu iş de en az diğeri kadar “acıklı” oldu bir dönem. Sallamak - sakız gibi uzayıp insanı sabır testine sokanından söz ediyorum - sonsuz tatsız bir iş. Başlarda sallamak yoktu oysa; emerken emerken uyuyakalıyordun, sonra sonra (hayatta emmek, uyumak ve cortlatmaktan başka şeyler de olduğunu fark edip gözünü kapayamayıp) memede uyu(ya)mamaya başladığında devreye sallama girdi herhal. 
uyu(ya)madığın zamanlarda; neredeyse altı ay boyunca (beş buçuk ay civarından on birinci aya kadar) geceleri yarım saatte bir uyanıp üstüne bir de sabahın şafağında cin gibi ayaklandığında ya da bazı günler yiyeceğin her bir lokma için on takla atmam gerektiğinde
bunun ne kadar salakça ve gereksiz olduğunu idrak etmem bir beş ayımı aldı. Yemeyen bir çocuk değilsin Denizcim de durduğun yerde duramıyorsun bi’; seni mama sandalyesinde tutmak dünyanın en zor işlerinden biri olabiliyor zaman zaman, çoğu zaman ☺ Ve çok zor diş çıkarıyorsun. Öyle olunca inişli çıkışlı gidiyoruz işte. On beşinci ayında on iki diş: alt/üst ön dörtlü (ön & yan kesiciler) ve dört azı
fena delilenebiliyordum sözgelimi. Üstüne o ya da bu nedenle başımdan eksik olmayan “ruhi sislenmeler”... Tüm bunları söylemeye gerek bile yok aslında. Bebekli hayatın vazgeçilmezleri... Benim felek, Denizcim, öncesinde en azından iki-üç saatte bir uyanadururken beş buçuk ay civarı gecede sekiz-on kez uyanmaya başlamanla şaştı bi’. Uyku “problemi”nin bu döneme rastlaması sanıyorum hem o ara sırtüstünden yüzüstüne dönebilmeyi başarman (“milestone wake-up” dedikleri) hem de yedinci ayda altta iki kırık pirinç olarak kendini gösterecek o ilk dişlerin yürümeye başlayışıyla bağlantılıydı. Uykunun kırkyaması insanı fena zorluyor. Gecesi ayrı gündüzü ayrı. Üstüne bir de dört buçuklarda, beşlerde kalkınca bebeklihayatın o güne dek pek de öyle bilmediğimiz sersemletici yüzüyle tanışmış olduk. Sekizinci aya kadar dayanıp ardından kendimi internete atarak No-Cry, Ferber, Yatır/Kaldır hatmedip “Gece emzirmelerine son!” diyerek elimi masaya vurduktan sonra iki denemenin ardından okuyup öğrendiğim sayfalarca şeyi uzaya üfürdüm. “Uyku eğitimi” verecek gücüm yoktu; belki bir hafta sürecek bile olsa gece yarısı kalkıp her seferinde elli dakika yatır/kaldır yapmak emzirip uyutmaktan daha zordu. Hem belki de söylendiği gibi gece emzirmelerini kesmek falan da istemiyordum (Onbeş aydır emzirmenin ne gecesinden ne gündüzünden tasarruf etmeyi düşündüm. Bu konuda hassasım).
Benim bu konudaki “takık”lığımla ilgili biri “Büyüdüğünde yok bir sene iki sene neyse emzirdiğin için kimse sana teşekkür etmeyecek!” demişti. En hafifinden çok çirkin bir düşünce bu. Kim teşekkür bekliyor ki? Aksine, ben teşekkür etmek istiyorum Denizim. Ellerimi kenetleyip göğsümün üzerine koyarak gözlerinin ta derinine bakarak tüm kalbimle teşekkür ediyorum sana. Güzel güzel emdiğin, emerek bana bu sonsuz güzel duyguyu, seninle birlikte karın karına, yüz yüze, göz göze, ten tene hiçbir şeyle kıyasa gelmez, hiç, hiç, HİÇ bitsin istenmeyen, sonsuzluğa açılan o güzel an’ları ve seni besleyebilme huzurunu, güvenini, sevincini yaşattığın, acıcık küçük doğmana karşın yalnızca anne sütüyle çok güzel kilolar alarak – yeni anneye bundan daha iyi gelen, ayaklarını yerden kesen başka hiçbir şey olamaz, salt anne sütü!, “Bu bir mucize” diye düşünüyorsun, “bildiğin mucize!” – beni, bizi sonsuzca mutlu ettiğin için... Teşekkür ederim. Doğdun doğalı kime neye nereye nasıl ileteceğimi bilemediğim bir şükran duygusu. Onat bir keresinde “İyi ki emziriyorsun; yoksa mahvolmuştuk” gibi bir laf etmişti. Bunu düpedüz bir gerçeği ortaya koyarcasına söylemişti; öyle imasız, yakınmasız. Dediği doğruydu. Tabiî ki emziremeyebilirdim, em(e)meyebilirdin; ama ben bildiğin üzülecek, incinecek, öfkelenecek, karalar bağlayacak, yatışana dek kırıp dökecektim (tabiî kendimi kıracaktım en çok). O kadar çok sevdim ki Deniz’cim, O KADAR sevdim ki seni emzirmeyi, beslemeyi. (Altıncı aya yaklaşırken artık “yalnızca anne sütü”nden “anne sütü + ek gıda”ya geçmeye hazırlanırken zırıl zırıl ağlayasım gelirdi.) Kollarımın arasında göğsüme yaslamayı, göğsümde tutmayı seni. Emerken emerken uyuyakalmanı. Sen emerken seni seyretmeyi. İlk aylar gözlerin yumuk yumuk emişini. Sütün ağzına doluşunu, ağzının kenarından akışını, günbegün seni nasıl da büyütüşünü. Bir göğsümde emzirmeye başladığımda diğer göğsümde duyduğum o sızlamayı, akışı. O doluluğu. Nasıl, nasıl sevdim. Üst dudağının tam ortasında emmekten oluşan o minik beyaz kabarcığı. Emerken çıkardığın sesleri. Emzirirken seni sevmeyi, öpmeyi, koklamayı, ayaklarını tutmayı, minik avuçlarından öpmeyi, elinin yanağını küçük küçük sıkıştırmayı. Ah hele o minik ayaklarını küçük küçük birbirine sürtüşünü. Biraz büyüdüğünde emerken emerken aniden geri çekilip bana bakarak muzip muzip gülüşlerini, hemen arkasından yine memeye dönüp çabuk çabuk emişlerini. Emerken o minik yenidoğan ellerinle baş parmağımı ya da işaret parmağımı tutuşunu bir yandan. Sonraları tişörtümün/bluzumun yakasından asılışını, sıkı sıkı (seni bırakacak varmış gibi!)... O tutuşun aslen bir tutunuş olduğunu bilmenin getirdiği ah o taşıması, yaşaması güç yüklü duygu.

Memeden hiç ayrılmak istemediğin, uzun uzun emdiğin ya da memede kalmak istediğin (üç saat öyle yattığımızı bilirim:) o ilk cânım ayların ardından dördüncü aydan itibaren on-on beş dakikaya kadar düştü bir emzirme seansımız. Hem çok daha kuvvetli emebiliyordun artık hem de gözünün önünde meme dışında öylesine capcanlı, heyecan verici bir dünya olduğunun farkına varmıştın. Çoğunlukla dört saatte bir emiyordun; fakat iyiden iyiye uykuya teslim olmadan seni emzirebilmenin imkânı yoktu artık, uykuyla uyanıklık arasında emiyordun yalnızca. Aklın sürekli uyanık olduğu için derin uykulara dalamıyordun bir türlü. Gözünü memeye açabilmenin yolu önce dünyaya kapamaktan geçiyordu. Uzunca bir süre böyle devam ettik. Parça pönçük kısa kısa uyuduğun, bir türlü belirgin bir düzen tutturamadığımız gündüz uykuları bir ara (?) düzene girdi ve sen sabah ve öğleden sonra olmak üzere iki kez uyumaya başladın. İlk aylardaki özel durumu saymazsak hiçbir zaman saat başı “meme” diye tutturan, aranan “memeci” bir çocuk olmadın – buna bir değer atfetmiyorum, sen böyleydin diyorum –; ama teklif edildiğinde geri de çevirmedin hiçbir zaman, güzel güzel emdin. Doğduğun günden bugüne gece her uyanışında emdin; uykuya dalmanın başka bir yolunu bilmemenle mi gerçekten o veya bu nedenle o emmelere ihtiyacın olmasıyla mı yoksa her ikisiyle mi bağıntılıydı bu durum bilemiyorum, önemli de değil. Halihazırda gündüz çok fazla emmediğin için (2-3 kez) kimi zaman çok çok zorlansam da gece emzirmelerinin bir tekini bile boşveremedim. Evet anne sütünün tek bir damlasının dahi çok kıymetli olduğunu düşünenlerdenim. Bugün, geceleri uyanmadığın (ya da bir kez uyandığın) ve gündüz uykularını da bire indirdiğin için birkaç haftadır günde ortalama üç kez emiyorsun ve ben bir süredir – herhalde yaşından sonra artık – tasasız emzirmenin keyfini çıkarıyorum. Bu sürede, özellikle altı ay - bir yaş arası dönemde, bir yandan “Ya emmeyi bırakırsan?!” diye endişelenir, diğer yandan “Olur da sütüm biterse?!” kuruntusuna kapılırken öte yandan da o ara süt ve süt ürünleriyle pek aran olmadığından kalsiyum meselesini düşünüp düşünüp “Emdiği bu süt yetiyor mudur ki şimdi?!” diye pirelendim durdum. (Emzirmenin tüm bu endişelerini bile çok sevdim ben!) Sonra, önce süt bitmesi diye bir şey olmayacağına, emdiğin sürece sütün geleceğine – üç kere emziriyorsan üç kerelik, dört kere emziriyorsan dört kerelik sütün hep (d)olacağına – inandım, sonra üçün, beşin hesabını yapMAmanın en doğrusu olduğuna – son kertede her bir damlasının sonsuzca kıymetli olduğunu düşünen ben değil miydim... Sonra baktım emmeye devam ediyorsun, baktım sahi süt hep var - ama az, ama çok
-, son bir iki aydır ayranla, yoğurtla aran iyiye gidiyor, rahatladım. Pür-emzirme keyfi... Daha ne kadar emmek istersin bilemiyorum, onaltıncı ayın içindeyiz; ama sen istediğin sürece emzirmek istiyor, uyku konusunda olduğu gibi bu konuda da zamanı işaretleyecek olan kişinin sen olmasını diliyorum.
Ben böyle boşverdikten sonra sen onbirinci aydan itibaren daha az uyanmaya (emmek için kalkmaya) başladın. Başından beri inandığım bu aslında; bu işlerin kararını doğal akışı içinde sen verecek, zamanı işaretleyen sen olacaktın, olmalıydın. Gece hepitopu beş dakika için beş kez memeye gelmek istiyor bile olsan bu böyle olacaktı (bugüne dek olduğu gibi). Gün gelecek bir bakacağız bir gece hiç uyanmamışsın (oluyor bu ara ara), bir bakacağım seni en son ne zaman emzirdiğimi anımsayamadığımı farkedeceğim – o an içim cız edecek. On dördüncü ayının içinde gece uyanmaların azaldığı için ve yavaş yavaş kendi yatağını/odanı benimsemeni önemsediğimiz (“teklif var, ısrar yok” tabiî) için yatağını odana aldık.
Odanı daha ilk günden itibaren çok sevdin. Girer girmez yaptığın ilk şey, mobilyaların üzerindeki hayvanları işaret etmek; dolabın, yatağın, çekmecelerin, perdenin üzerinde kaç tanesi varsa yüzünde kocaman neşeli bir gülümseme hepsini sırayla işaret ediyorsun, birlikte hepsine sırayla merhaba – sabahları “Günaydın”, akşam yatarken “İyi geceler” – diyoruz, “Merhaba Zürafa”, “Merhaba Kaplumbağa”, “Merhaba Minik Kuş”, “Merhaba Maymun”, “Merhaba Kaplan”, “Merhaba Aslan”... Nevresiminin üzerindeki tavşanları, yastığının üzerindeki ördekleri, pencerenin hemen dışındaki kayısı ağacını, yanıbaşında duran penguenleri işaret etmeye de bayılıyorsun. Hayvanları seviyorsun. Zürafa ve filiyse daha çok sanki... Bugüne kadar öyle özel bir ilgi göstermediğimiz bu iki hayvanı biz de artık pek çok seviyor, zürafalı ve filli şeylere bayılıyoruz. 
Böylelikle uyansan bile gecenin bir yarısı odalararası iki-üç kez gidip gelmek o kadar da zorlamayacaktı beni (hoş kalktığında seni alıp yanımıza getirdiğim ve sabaha kadar birlikte yattığımız için “gidipgelme” pek olmuyor zaten :). Nadir de olsa gece yalnızca bir kez uyandığın ve sabaha kadar yatağında yattığın günler de oluyor bu arada. Akşamları emzirip yarı uykulu yarı uyanık yatırıyorum yatağına, öpüp koklayıp çıkıyorum, sonrasında sen kendi kendine uyuyorsun. Önceleri yaptığın gibi hemen yatakta ayağa kalkıp seni almam için mızıldanarak kollarını bana uzatmıyorsun sözgelimi, iyiden iyiye dalmadığın yani yatağına yatırıldığının farkında olmadığın sürece seni yatağına koymak mümkün değildi oysa. O kadar büyük bir gelişme ki bu senin için. Bizim için. Gündüzleri de artık salondaki beşiğinde değil, yukarıda odanda yatağında uyuyorsun. Gündüz uykuların arasında da uyurken uyurken ansızın ayaklanıverdiğin ve seni hemen geri uyutabilmek için emzirmem gerektiği için salonda yanıbaşımda uyuyordun. Oysa uzunca sayılabilecek bir süredir buna da gerek kalmadı; öğle uykularına yine memede dalıyor ama deliksiz uyuyorsun. Bu arada uzun bir süredir sabah 10 ve öğleden sonra 3 buçuk – 4 arası olmak üzere iki kez birer (bazen bir buçuk) saat uyurken son zamanlarda günde bir kez uzun (öğleden sonra iki-iki buçuk arası ortalama 2-3 saat) uyumaya başladın. Bunun kararını da sen verdin. Ara ara yine iki uyku yaptığın da oluyor...

Zamanın hep öyle söylenegeldiği gibi uçarcasına geçip gitmediği vakitler de olduğundan söz ediyorum; sonsuzca uzuyormuşçasına gelen – sinirlerin iyiden iyiye incelip yer yer bütün bütün deliklerin görünmeye yüz tuttuğu – o kıymetli ahengin sarsıldığı. Gece sık uyanmalar, gündüz kısacık kısacık uyumalar, gözünden uyku akmasına karşın uyu(ya)mamalar, sabahın alacakaranlığında dikelmeler... Nerelerde zorlandık onu anlatayım istedim biraz Denizcim. Bakınca yaşananların aslında bebekligillerin çoğunun yaşadığı şeyler olduğunu görüyorsun işte. Bebek dediğin gece uyanır, uyumaz, gecenin bi’yarısı kalkıp sabahın şafağına kadar oyuncak oynayanı da vardır, “günde şu kadar saat uyumalı, dokuzdan önce yatakta olmalıdır” diye tepinen uzmankişilere inat on ikiden önce uyumayanı, gündüz uykusu bilmeyeni de görülmüştür, on gün yerse on gün yemez, iki sene hatırı sayılır hiçbir şey yemeyeni, üç sene memeye sıkı sıkıya sarılanı da vardır, bir senenin sonunda emdiğini püskürterek çıkarıp “güle güle memeler” diyeni, annesinin memeleri sütten patlarken o memelere dönüp bakmayanı da...

Diyeceğim şu: Bileceğin/anlayacağın ne varsa bir bir kendin öğreniyorsun. Aklının bildiğini/bildiğini sandığını/sezdiğini/vs. tenin, etin, gözün, elin kulağın, kalbinle de bildiğin/anladığın vakit uyumlanıyorsun. İdrak için o şeyin kendini insana baştan ayağa yaşatması, sezdirmesi, kavratması, belletmesi (insanı bezdirmesi mi demeli yoksa:) gerekebiliyor kimi zaman. Sözgelimi çocuğunun beş bezelye yarım köfteyle yatağa girdiği düşüncesiyle didişmemek, yoğurt yemiyor, ayran içmiyor bıdı bıdı bıdı diye kendini kahretmemek, yemek yeme işini gün içinde aşılması gereken bir engel olarak görmeyi bırakmak beş ay süren bir el yordamı ve gönül yorgunluğuna mal olabiliyor. Ya da ikinci bir bebeğim olsa şimdi, hastaneden eve gelir gelmez yapacağım ilk işin, ortasehpanın üzerine çıkıp başta kendime olmak üzere tüm ev halkına “Bu çocuğu sallayanı sallarım!!!” diye parmak sallamak olacak olmasında bir bilirlik oluyor işte. Yaşananın “ilk” oluşunun verdiği toyluk ve bilmezlik öylesine önemli ki. Dokunaklı güzelliği de bu "ilk"liğinden, saflığından, ömrühayatının belki de bir daha hiç böylesi yaşanmayacak kırılganlığından gelmiyor mu?

...

2012’nin ilk ayını yarıladık bile. Anne karnında geçirdiğinden daha uzun bir süredir “dışarı”dasın artık. Bugün onbuçuk aylık bir Deniz oğlan var kollarımızın arasında. Doğduğundan bu yana yirmi beş santim uzamış, ağırlığını üçten fazlaya katlamış güzeller güzeli bir Deniz. Kuduruk. Sevimli. Sempatik. Gayretli. Güleç. Güzel. Kaynaşık. Meraklı. Cin. Şirin. Deli. Ele avuca sığmaz. Dur durak bilmez. Neşeli. Canayakın. Kâşif. Gezmen. Araştırmacı. Eğlenceli. Hareketli. Keyifli. Kurtlu. Kararlı. Komik. Oyunbaz. Kıpırdak. Gudiye. Deniz... Büyük çoğunluğunu emerek ve uyuyarak geçirdiğin, tüm doluluğuna, yoğunluğuna, yorgunluğuna karşın sakin, dingin ve yavaşça yaşanan bir yenidoğan döneminin ardından, şöyle bir kendine gelip ufak ufak hareketlenmeye başladığın o ilk günlerden bu yana senin için en çok kullandığımız sözcükler bunlar oldu Denizim; ama içlerinde en çok kullandıklarımız neydi diye soracak olursan “gayretli”, “meraklı”, “güzel” ve “kıpırdak” derdim. Başına hep bir “müthiş”, “inanılmaz”, “çok”, sonunaysa “maşallah” eklenmeden söylenmedi hiçbiri.

““Gudiye” de neyin nesi?” diye soracak olursan, babaannen “Ne bileyim annemler öyle söylerdi” diyecek. Başına bir “meraklı”, “becerikli”, “guduruk”, “sevimli” ekliyor söylerken. “Meraklı gudiye bu, meraklı gudiye! Ne var ne yok öğrencek. Her şeyi keşfetçek” diyor sözgelimi, mutfakta ocağın yanıbaşında işlenirken, kucağına gitmek için aşağılardan kollarını yukarı yukarı uzatan seni bir yandan kucaklar, bir yandan sımsıkı sarılıp şap şap öperken - yanaklarından, boynundan, akabbacık ensenden –. Sen kucaktayken iş görmek pek mümkün olmadığından hemen içerden bir sandalye kapıp sırtını tezgaha yaslıyor, seni de hoop üstüne çıkarıyoruz... Dünyaya yetişkinlerin göz hizasından bakmak öylesine keyiflendiriyor ki seni. Hele ki “yukarılarda” bir “olay” varsa, asla “aşağılarda” kalamıyorsun. Masada tavla mı oynanıyor, dolma mı sarılıyor, bilgisayarda bir şeylere mi bakılıyor, mutfakta yemek mi hazırlanıyor – en çok en çok o zaman –, sofra mı kuruluyor... Öyle hoşuna gidiyor ki kucaklanıp oradan öyle izlemek yapılıp edileni. “İzlemek” diyorum ama, durmuyorsun ki; oradan artık neye bakıp nereye “saldıracağını” bilemiyorsun. “Kucağa almakla bitmiyor ki anacım” diyor babaannnen. Konduğun her yerden yine bir sağa/sola/ ileri/yukarı atılıveriyorsun hemencecik. Her şeyi, her şeyi işaret ediyorsun. Bir gün artık dayanamayıp ham ham yiyeceğimiz o tatlı minik işaret parmağın, yakıldığında ne yöne gideceği kestirilemeyip oradan oraya seken fişekler misali, bir ocakta fokurdayan tencereyi, bir tezgahta duran kesme tahtasını; bir evyenin içindeki bulaşıkları, bir kombiyi; bir rendeyi, bir musluğu gösteriyor. O küçük parmağın her işaret edişine, bir “ııııh” sesi eşlik ediyor.

İlk kelimelerini müthiş bir heyecanla ve sabredemeye sabredemeye bekliyoruz Denizcim. Uzunca bir süredir babıldıyorsun; “ba ba ba ba ba”, “de de de de de”, “gaga”... Bir “De” bir de “A-de”n var; işaret etme, gösterme, isteme anlamlarına karşılık gelebilen. Bir ara dıgıldıyordun. :) Hâlâ bir "Dıg" var. Bir kez "Düt" (süt) bir kez "kaaga" (karga), birkaç kez dedene bakarak “Dede!” dedin. Bir ara "Ka-ka" diyordun. Nasıl tatlı. "Denizcim kaka mı yaptın?" "Ka-ka" Yüzünde nasıl nasıl sevimli bir gülümseme. "Ka-ka" Babana bakarak "Baba" da dedin kaç kez; ama söylediğin şeyi söylemeye devam etmiyorsun. Babaannen "babaanne", teyzen "teyze" dediğini iddia ediyor. İkisinde de bir sevinç bir sevinç... "Babaanne" için pek kesin konuşamayacağım; ama "teyze" (teete) dediğinden eminim :) Bir söylediğini bir daha söylemeyince emin olamıyoruz. İlk kelimen “dede” de olabilir, “hov hov” da... Kitapta ve dışarıda köpek gördüğümüzde net olarak “Hov hov” dediğin birçok kez kayıtlara geçti. Dudaklarını büzdüre büzdüre öyle tatlı “hov hov” diyorsun ki dudaklarını o dudaklara vantuz gibi yapıştırası, şaaap diye öpesi geliyor insanın. Derdini anlatamama gibi bir sıkıntın yok; çok güzel konuşup anlaşıyoruz. Özellikle bir yaş sonrası anladığın kelime sayısında öyle muazzam bir artış oldu ki. Günlük yaşam içinde konuştuğumuz, söylediğimiz her şeyi anlıyorsun. Gerçekten bilip anladıklarının, bizim senin bildiğini, anladığını fark ettiklerimizden kesinlikle çok daha fazla olduğundan o kadar eminim ki. Kitaplarda okuduğumuz, göstermeni istediğimiz birçok şeyi gösteriyorsun: kuş, köpek, çocuk, top, bisiklet, güneş, gemi, uçurtma, çiçek, kirpi, salyangoz, bulut, kuzu, otobüs, araba, kedi, kelebek, vız vız arı, tavşan, havuç, zıp zıp kurbağa, inek, aydede, yıldızlar, yusufçuk böceği, ateş tahta kurusu (Meraklı Minik sağolsun :) Göstermeyi, işaret etmeyi çok seviyorsun. Bu aralar kitap okurken benim işaret parmağımı tutuyor; resimlerin üzerinde bir bir gezdiriyor, bana göstertiyorsun. Tıpkı aylardır benim sana yaptığım gibi. Küçük parmaklarınla işaret parmağımı kibarca tutuşunu ve sayfaların üzerinde gezdirişini nasıl seviyorum biliyor musun...

...

Cin cin bakışların, sonu gelmez merakların, aranışların, bakınmaların, keşfetmelerin, insanın içine nasıl anlatılmaz bir sevinç salan gülüşlerin, neşeli ötüşlerin (böyle şakıdığında "bülbülüm", "kuşum" diye seviyor babaannen seni, sabahın altısında uyanır uyanmaz gülücükler eşliğinde attığın boy boy, çeşit çeşit, model model çığlıklara, o çığlıkların neşesine baygınız, "Ay Şengül bu kadar güzel uyanan başka çocuk görmedim! Bir çocuk bu kadar güzel uyanır mı yahu?!" diyor deden her seferinde), sevinç çığlıkların, kocaman açtığın güzel gözlerin, hedefe doğru kitlenmişçesine, pürtelaş emekleyişin – Ahmet, “caretta caretta”ların denize gidişine benzetmişti emekleyişini ☺ –, sevinçten havalanacakmışçasına kuş gibi çırptığın kolların, kendince oyunların, şakaların, komikliklerin, gülmelerin, kahkahaların, dansların, yürürken neredeyse ayaklarını birbirine dolayan heyecanın, saklambaç, yakalambaç oynarken koltuğun etrafını fırdolayı dönüşlerin, çığlık çığlığa kaçışların, Püskül’ü görür görmez kapıldığın o tarif edilmez coşku, çığlıklar eşliğinde peşine düşüşlerin, henüz hiçbirimizin yetişemediği, üstesinden gelemediği kıpırdaklığın...

“Çok keyifli bi’ çocuk bu ya!”...

Durup durup, sana bakıp bakıp söylenen bu.


Evet sağlığın, keyfin yerinde çok şükür; ama senin için “Çok keyifli, çok zevkli çocuk bu yahu!” denilirken, aslında bir şeyleri yaparken pek bir keyfe gelip neşelenmenden, zevklenmenden söz ediliyor. Yumukyumak ellerinin arasında güçlükle sabitlediğin mandalinaları güzel ağzını şapırdata şapırdata, tadına vara vara, ağzının kenarından, kollarından sularını akıta akıta, büyük bir zevkle yerken söyleniyor bu sözgelimi. İlk kez balık ya da ilk kez pirzola yediğinde, tattığın bu yeni lezzetin verdiği gönül ve damak hoşluğu, bir sonraki lokmayı arayan, bekleyen gözlerinden, lokmanı ağzının içinde müthiş bir hoşlukla, tatlılıkla döndürüşünden okunurken söyleniyor ya da. Emekler, adımlarını birbirine dolaştıracak kadar büyük bir heyecanla sıralar, ellerinden tutulmuş senin yönlendirmelerin doğrultusunda o odadan o odaya yürütülürken; babaannenle, teyzenle ci-eee, kovalamaca oynarken – hele o zaman –; babaannen sana harmandalı oynarken; başında dakikalar geçirdiğin, evirip çevirmediğin, incelemediğin, o minik parmaklarını değdirmediğin, sokmadığın tek bir noktası kalmamış olan babaannenin sandığının başında kendi kendine oynar ya da mutfak çekmecelerininin bi’ birini bi’ diğerini açıp kapar, içinde ne var ne yok çıkarıp mutfağın dört köşesine yayarken; babanın yaptığı kuleleri hemencecik yıkı yıkıverirken; oyuncaklarına ve film izlemek dışında açmadığımız televizyona ev sahipliği yapan dolabın üzerinde ya da koltuk kenarlarında boylu boyunca gide gele arabalarını sürer, hayvanlarını gezdirirken; tren setinle, legolarınla oynarken; salıncakta sallanır kaydırakta kayarken; Püskül’ü görüverdiğinde, dışarıda gördüğün her kedinin peşine düştüğünde... neşeli çığlıklar, gülücükler, kahkahalar birbirine karışıyor. “Keyfe bak!” “Keyfin güzelliğine bak!” Sen güldükçe, şenlendikçe, keyiflendikçe biz gülüp şenleniyor, keyifleniyoruz elbette. Diyeceğim, “Bu çocuk çok keyifli” denilirken çevrendekilere verdiğin zevkten, keyiften, sevinçten de söz ediliyor bir yandan. Babaannen akşamdan sabaha özlüyor seni. Geceleri birlikte yattığınızda hem babaannen hem deden sabahlara kadar seni sevip okşamaktan, seni seyretmekten uyuyamıyor. “Uyu karı dedim kendime, sabah nasıl ayakta durcan?! Dört müydü neydi uyudum artık.” diye anlatıyor sonra sabah babaanne. Deden "Öptüm, sevdim, baktım uyandıracağım çocuğu, kaçtım yanından" diyor, sen uyurken seni sevmelerini anlatırken. Uykusuzluk ve yorgunluktan pilim bittiği zamanlar “Bi’ uyusa yareppim” diye sabırsızlanmalarım sen uyuduktan sonra, “Uyansa da öpsem, sevsem. Yeter uyudu ki!” diye beşiğin çevresinde fırdolayı dönmelere bırakıyor yerini. Uyuyup uyanana özleniyorsun. Sana bakıp bakıp her bir cümlenin üzerine basa basa, büyük harflerle söyleyip duruyor babaannen: “Ne biçim bi güzel çocuksun Deniz sen. İyi ki doğdun. Bizi çok mutlu ettin. Ömrün uzun olsun. Yolun açık olsun. Şansın bol olsun. Seni çok seviyorum”. Ben, doğduğun günden bugüne, çığlık çığlığa, haykıra bağıra seviyorum seni. Güzelçamlı’ya gittiğimizde benim bu deli deli hallerimi gören Gülten Teyze, “Kız Şengül, Deniz iyi ki olmuş, yoksa Burcu ıbıdık getircekmiş valla” diyor kikirdeyerek. Söylene söylene insanları bıktıracakmışım meğer, olmasaymışsın. Sonra, akşamları sen uyuduktan sonra fotoğraflarının başına geçiyorum sözde düzenlemek için; fotoğrafları birer birer geçirirken ekranda, yine kendimi sana kaptırıyor, seçmeyi dizmeyi tarihlendirmeyi yedeklemeyi falan unutup uzun uzun fotoğraf bakmaya geçiyor, fotoğraflardan seviyorum seni bu kez, iki lafın birine yanımdakileri dürterek.“Şuna baksanıza bi’”... Gülten Teyze, yine tüm sevimliliği ve delidolu kahkahalarıyla “Allaaam burda deli bi’ anne var; gündüz çocukunun kendisine, akşam o uyuyunca fotoğraflarına bakıyor. Yareppim sen akıl fikir ver” diyor bu kez. Sahi sen akıl fikir ver yareppim! Bu kadar güzel olunur mu ki? Bu kadar mı güzel olunur?
Fotoğrafını çekmeye başladığımda elimi deklanşörden çekemiyorum; şakadak şakadak bi’ bakıyorum beş dakikanın içinde yüzyetmiş tane fotoğraf çekmişim. Göstersen bi’ başkasına, aynı kareden ardı ardına çekilmiş onlarca poz gibi görünecek gözüne belki. Öyle mi? Değil! Her biri bir “an”. Tüm o “Deniz halleri”, “Deniz bakışları”ndan yalnızca biri. Yakın bir gelecekte evde bilmemkaç terrabaytlık taşınabilir disk dağı olmasın diye fotoğrafları yedeklerken hızlıca bir seçmeden geçiriyorum. Onca fotoğraf içinde silebildiklerim öylesine az oluyor ki. Kıyamıyorum hiçbirine. Video çekerken de durduramıyorum kendimi; çünkü biliyorum fotoğraftı, filmdi ne kadar çekersem çekeyim ileride hep “Keşke az daha çekseymişsin be salak kadın” diyeceğim kendime. Onyüzbinmilyon kare çekip bir o kadar dakika da kaydetsek, öyle.
“Çocuk seni hırpalamamak için zor tutuyorum kendimi.” diyor dişlerini sıkarak babaannen ya da severken severken “Ulen çocuk git! Elimde kalcan şimdi. Bi’ yerlerini çıkarcam seveyim derken.” deyip bırakıveriyor seni. Diş sıkmadan, hırpalamadan, delirtmeden, kudurtmadan, “oğkalamadan”, bir yerlerini “fatmadan” sevemeyenlerdeniz. “Ayı eniğini okşarken severken boğarmış” derlermiş ya hani, buradaki “ayı” biziz anlayacağın. Bir teyzeciğin var. Canım Banucuğum. Bir kelebeğin ipekten tozlu kanatlarını öpercesine, dudaklarını uzata uzata, öpmekle öpmemek arası öpen, çekine çekine, dokunamaya dokunamaya dokunan. İlk banyonu yaptırırken babaannenin tekrar tekrar “Dök Banucum dök!”, “Banu dök!” demelerine karşın o, elindeki tastan ısrarla ipincecik akıtıyordu ya suyu üzerine. İşte sevmeleri de öyle. İncecikten. Ailenin kalanı iyiden iyiye sıkıp bunaltmayayım diye, dişlerini sıka sıka, o pembe kadife pamuk bebek topukları dişleye dişleye sevenlerden. (Ama uzunca bir süre yanaklarından öpmeye kıyamadık. İnsanın kendisini durdurması güç de olsa elinden, kolundan, ensenden, ayaklarından hadi dayanamadık diyelim yanağının kulağına yakın yerinden öptük. Biz öpmemeye çalışırken Onat, sakal, bıyık demeden şap diye öpünce de birbirimize girdik. Öpmemek “bizim salaklığımız” ona kalırsa.) Bir de, sen o ballı pembe topan patlıcan topuklarını sürekli öyle açarsan rahat bırakmazlar ki Denizim seni. Yani çocukken komşunun eriğine elmasına daldığımız gibi, kendimizi kaybedip ikide bir ayaklarına, topuklarına, o bal parmaklarına “dalıyorsak” o topuklardaki diş izleri ve öpücükler için kimse bizi suçlayamaz. Sahi nedir şu çoraplarla alıp veremediğin Denizcim?! Ama biz bitiyoruz, eriyoruz senin durup durup çoraplarını öyle “Iııh!” diye çıkarıp atıverişine. Öylece kalakalıyoruz sana bakıp. “Niye çıkarıyon ki?” diyeceğim; ama öyle dediğimde de bizimkiler “sen ne demeye kışın buzun ayazında askılıyla geziyorsan Deniz de ondan çoraplarını çıkarıyor herhalde” diyecek. Sen de benim gibi yanık mısın ki? Çorap mı sevmiyorsun; emekler, sıralar, yürürken çorabın ayağından kayıp gidişine mi sinirleniyorsun; çorap görünce içine onları şıppadak çıkarıp atıvermek gibi bir duygu mu geliyor... Şengül Teyze’yle Onat’a bakarsan, taa en başından beri öpecem, sevecem diye çoraplarını çekip çekip atmışım da ondan olmuş böyle; benim yüzümden yani. ^_^ Tam bilemedik biz; ama çoğu zaman o pembe topan topuklarını gözümüze soka soka, ağzımızın sularını akıta akıta şap şap - ayaklarının çıkardığı o sesi nasıl seviyorum biliyor musun? - dolaşıyorsun ortalıkta, dişlerimiz kamaşıyor.

Ayakların o kadar güzel ki Deniz. Şimdi böyle yazınca olmuyor bu ama öyle değil mi? O "çok güzelsin"ler, "o kadar güzel ki"ler, "seni o kadar çok seviyorum ki", "nasıl seviyorum biliyor musun"lar falan diyorum, böyle yazı yazıvermekle olmuyor değil mi? Demeye getirdiğin, sana onu yazdırtan şey, şak diye şuracığa yazıverdiğinin çook daha fazlası. Sevmekten, güzellikten falan söz ederken başka başka kelimeleri daha yan yana getirmeyi gereksiyor insan. Ama ne yapsan, neyin kalıbına döksen olmayacak gibi de bir yandan. Güzellik dediğin bir suskunluk, en fazla bir yutkunma, boğazda düğüm... Anlatacağım diye kıçını yırtmayacak, tam oracıkta, anda, doyasıya, doluluğunca yaşamaktan ötesini düşünmeyeceksin belki de. Güzelliğin hakkından en iyi böyle geleceksin... Gördüğünün güzelliğini, o güzelliğin duyumsattığını, içinde titrettiği telleri nasıl anlatır ki insan? Sahiden? "Sonu gelmek bilmeyen bir saçmalama, sürekli bir boğazını temizleme hali"nden bir adım öteye geçebilir mi acaba bunu yapmaya çalışırken? Diyeceğim, kıçımızı yırtmayalım. "Ayak değil poğaça", "ayak değil pasta" diye diye sevdiğimiz, oynadığımız, bir öpmeye başladık mı dur durak bilmediğimiz, ilk yaz, denizde sırtüstü kollarından tutulduğunda ille de birbirine kenetlediğin, dört-dört buçuk aylık sırtüstü uyurken ve bugün emerken yine, mama sandalyesinde oturmuş yemek yerken birbirinin üstüne çaprazlama doladığın ve bu halleriyle kalbimi eritip bitiren o pembe pamuk topan yumuk yumak kadife hamur bal kurabiye bebek ayaklar, o bezelye parmaklar düpedüz aklımı aldı diye yazayım şuraya da olsun bitsin. Nefesim kesildi, şaşırdım kaldım diyeyim. Ben ömrümde böyle güzel şey görmedim, şaşkınım... diyeyim ama o güzelin nasıl bir güzel olduğunu yine de bir ben bileyim. En çok ayaklarından sevdim seni Denizim galiba. O yüzden diyorum herhalde ayakların öpülsün koklansın, ayaklarınla oynansın bayılıyorsun. Ben o çıplak bebek ayaklarını giydirmeye, tırnaklarını kesmeye, dışardan gelince yıkamaya falan bayılıyorum. Yazın dışarıda dolaşırken yanları açık ayakkabının içine küçük taşlar kaçıp da rahatsız ettiğinde seni ıhlayarak ayaklarını gösteriyorsun ya, allahım benim için zaman oracıkta "Hıp!" diye duruyor: ayakkabılarını teker teker çıkarıp yazın sıcağıyla ayakkabının içinde iyiden iyiye ısınıp hamur olmuş çıplacık ayaklarını elimle temizler, parmaklarının arasını birer birer kibarca aralayıp üflerken çaktırmadan nasıl ağırdan alıyorum biliyor musun. Of. Dokunup tutmanın bahanesi olsun da... Emzirirken, seni uyuturken ayaklarını tutmayı, öpmeyi, sevmeyi, koklamayı, yanağıma yaslamayı, ayağının tabanını avcumun içine oturtup elimle sarmayı, öyleyken tırtıl parmaklarını, ayağının üstünü, altını öpmeyi o kadar, o kadar çok seviyorum ki. "Allahıııım! Bunlar nası' güzel ayaklar Deniiiiz?!"... Gün içinde kaç kez çıkıyor ağzımdan bu cümle bilmiyorum. Daha fazla anlatılmaz bu, yaşanır ancak. Sen uyurken, belki henüz uyumuşken ille de ayaklarını öpeceğim diye kaç kez uyandırdım seni... Çıplak ayaklım benim. Canım Denizim.
 (15.ay notu: Bu işi son ayın içinde iyiden iyiye abarttın çocuğum. Önceleri az biraz duruyordu ayağında o çoraplar. Şimdilerde giydirdiğimiz an çekip fırlatıyorsun ayağından. Sanırım bunu biraz da oyun haline getirdin. Bunda payımız olmadığını söyleyemem. Gelgelelim o ayaklar hep buz; bildiğin buz ve bu beni deli ediyor. Çıkarıp atamayacağın – ve elbette sıkılmadan giyebileceğin –sandalet türü bir şeyler deneyeceğiz. // 18. ay notu: Yaz boyu ayağında tutmayı başardığımız sandaletlerini de çıkarıp çıkarıp atmaya başladın. :| Bir süre önce yakkabılarını nasıl çıkaracağını öğrendin ya, onun pratiği gibi bu aslında. Bazen dışarıda da durduk yere bi' delleniyor, önce ayakkabılarını arkasından çoraplarını çıkarıp atıyorsun. "Eh peki madem!" diyorum, "Nasıl istersen"... Rahatsız bir yüzle gelip giymek için ayakkabılarını göstermen uzun sürmüyor tabiî :) Batıyor bir şeyler haliyle. İyi de evde ne yapacağız şimdi? Çoraplar bir yere çıkarılıp bırakılmış, ayakkabılar bir köşeye fırlatılmış... Te allahım!)
Sonra da senden Püskül’ü “cici cici” sevmeni bekliyoruz? Güzel Püskülüm. Benim şefkatli, yumuşak huylu kedim. İlk aylarda, koltukta uzun uzun emzirirken seni, Püskül gelir, tek bir hamleyle koltuğa atlayıverip hemen yanıma, minik ayaklarının dibine kıvrılır, oracıkta hiç kıpırdamadan uzun uzun gırlar, emerken birbirine sürttüğün ayakların Püskül’ün başını okşardı. İki yanımdan ısınırdım o zaman. Püskül’ün gırlamaları, senin emme ve yutkunma seslerine karışır, göğsümde sen, sağ yanımda Püskül, bana öyle gelirdi ki o an güzelliğin bu kadarını “işleme”ye gözüm de aklım da ruhum da yetmez...

İlk fark ettiğin günlerden bugüne, senin için öylesine bir sevinç ve coşku kaynağı ki Püskül. Odanın bir ucunda, merdivenin başında Püskül’ü görür görmez ne heyecan ne heyecan sendeki. Kıpır kıpır, durduğu yerde duramayan, içi içine sığmayan, ağzı kulaklarına varan, çığlık çığlığa, kaynaşık Deniz. Püskül’ü işaret eden bal parmaklar. Sonuna kadar açılmış o cin gözleriyle bir Püskül’e bir bize bakıp kocaman gülen bir surat. (Dışar kedileri için de bu aynı, değişen bir şey yok. Ne zaman dışarı çıksak kedilerden yana doğruluyoruz.) Totoro’nun Mei’si aklıma geliyor her seferinde. Mei’nin gülüşü. Püskül seni büyülüyor. Net. Püskül’ü görür görmez şöyle bi’ bir saniyecik kadar duralayıp bakakalıyor, hemen arkasından o müthiş gülüşünle neşeli çığlıklar (“Püskül çığlığı” diyoruz biz bu çığlıklara; Püskül’ün geldiğini/indiğini senin bu çığlıklarından anlıyoruz, kendisini daha görmemişsek bile.) eşliğinde atılıp çabuk çabuk emekleyerek üzerine üzerine gidiyorsun. “Allah allah allah! Sevince bak!” diye dürtüyoruz birbirimizi. Önceleri Püskül’ün peşinden koştuğunla kalıyordun tabiî. Bugün, el-göz koordinasyonu iyice gelişmiş, yere sağlam basan, ayakta desteksiz durabilen, neredeyse uçarcasına emekleyip sıralayan ve yürüdü yürüyecek deli bir çocuk olarak Püskül’ü bir saniye rahat bırakmıyorsun. Gördüğün yerde peşindesin. Deniz kovalayan, Püskül kaçan. Püskül “kaçan” bir kedi değil oysa; ama sen yakaladığın yerde tüylerini, bıyıklarını, kuyruğunu çekiştiriveriyorsun hemen. Koşup Püskül’ü “cici cici” sevmeni istiyor, nasıl sevdiğimizi gösteriyoruz sana; sen bir iki güzelce sevip okşuyor, sonra hemen yine “içinden geldiği gibi” sevmeye geçiyorsun. Hani kendini böyle yapmaktan alıkoyamıyor gibisin sanki ☺ Püskül, bütün o pamukluğu, yumuşaklığı ve tüylülüğüyle sende derinden bir dokunma, çekme, mıncırma, sarıp sarmalama, sıkıştırma hissi uyandırıyor gibi. Bazen başını yastığa koyar gibi, onun o yumuşak mırmır karnına yaslıyorsun yanağını. İçimde sevgiye dair kaç tel varsa hepsini titretiveriyorsun öyle. Püskül tüm bu hırpalanmalara “pasif direniş”le karşılık veriyor; sen çığlıklar atarak tüylerine yapışmışken dahi kıpırdamıyor yerinden, ne zaman sen bırakıyorsun, o zaman gidiyor. Bir kez olsun ne patisini kaldırdı ne de hırladı sana. Onat, biz seni “öyle” - deli deli :) - seviyoruz diye senin de Püskül’ü “öyle” seviyor olabileceğini söylüyor. Bence bu daha çok senin içinden gelen bir şey.
Öyle güzel, öyle derin bakıyorsun ki Denizcim. “Delici” derler ya öyle işte. Babaannenin deyişiyle, “Boncuk boncuk”. Dedenin deyişiyle, “şimşek gibi”. Parıltılı. “Çıldır çıldır” denilenden. Çakmak çakmak. Dedenin sana “Çakmak!” diye seslenişi de babaannenin seni “Boncuğum!” diye sevmesi de gözlerinden. “Babaannesinin boncuk gözlüsü”. Dünyaya ilk bakışın da böyle olmadı mı? İlk kontrollerin yapılmış, üstün başın giydirilmiş kucağımda doğum odasından çıktığımızda, oracıkta müthiş bir heyecan ve sabırsızlıkla seni görmek için bekleşenlerin hiçbiri, salt “görmek”le kalmayıp bu kadar açık seçik “bakan” bir çift gözle karşılaşacağını beklemiyordu sanıyorum... Sana bakan, önce gözlerinden görüyor seni; ağızlardan dökülen ilk cümle, “Gözleri çok güzel!” oluyor çoğunlukla, “Güzel gözlüm”, “Sürmeli gözlüm” diye seviliyorsun çoğun. Deden “güvercin gözlüm” diye de çok seviyor; güvercinlerin gözleri sürmeli olurmuş ya ondan. (Gözlerine bakıp da “Rengi şu olacak!” diyemediydi kimse. Önceleri mavi-gri-yeşil arası; sonra gri-kahverengi-elâ arası dönüp durduydu. Şimdilerde, kahverengi gibi. Ama bir açıklığı var. Işığı demeli belki de.) Kirpiklerin teyzeninkilere benziyor; uzun, gür ve kıvrık.
Benzemek demişkeeeen...  Hamileliğin sonlarına yaklaşırken kontrollerden birinde dörtlü ultrasonda bize çok net bir fotoğraf verdin. Çok çok güzel bir şey. O an bilinemiyor; ama sonradan, sen doğduktan sonra ultrasonografik görüntünün düşük kalitesine karşın o fotoğraftakinin apaçık seni gösterdiğini fark edince çok şaşırmıştık. "Aynı Burcu" dedi gören. "Burun Burcu, dudaklar Onat" dedik. Doğduktan sonra da çoğunlukla bana benzetildin, bir komşumuz "Konsantre anne" dedi, saçlarının uzamayıp uzamayıp on altıncı ay civarı uzadıkça kıvırcıklaştığı fark edildiğinde babaannen "Hah! Bi' saçı benzemediydi, o da anasına benzedi!" dedi. :) "Onatcım sana çok benziyor; ama anne" dendikçe Onat kendi bebeklik fotoğraflarına her seferinde daha da yakından bakıp "Ya ama bana da benziyor ya, baksanıza, bak mesela şu fotoğrafta ne kadar benziyoruz" falan dedi :) Evet, dudaklar kesinlikle Onat. Alt dudağı sarkıtıp bakmalar aynı, ve evet bazı fotoğraflarda benziyorsunuz sahiden. :) Sonra bir ara altıncı aydan sonra "Aynı Yılmaz Çetin" denmelere başlandı. Cin gibi bakmalarından en çok. "Yılmaz'ın da götünde gözü var ya, Deniz de aynı öyle" dedi babaanne. İki dedeye de çok benzediğin söylendi sonra. Gerçekten ben de özellikle ellerinden, yanaklarından, alnından, gözlerinden babama çok benzettim Denizcim seni, hâlâ da benzetirim. Babamın da gözleri sürmeliydi ve çok güzeldi. Böyle böyle anası, babası, teyzesi, dedeleri dedikçe "Çocukum herkesin gönlünü almış" dedik.
Banyoda kirpiklerinin o ıslak, birbirine yapışmış hali, “aşk” diye bildiğimiz, o ayakları yerden kesen, uçmaklı taşkın duyguya vuruyor beni. Babaannen “Bakışların ok gibi içimi delip geçiyor” diyor seni severken. “Burdan girip burdan çıkıyor” derken bir alnını bir başının arkasını gösteriyor. Gerçekten irice açtığın gözlerini karşındakinin gözlerine mıhlayıp neredeyse hiç kırpmadan içine içine bakıyor gibisin insanın. Baktığının içine düşecek gibisin. Ellerin, kollarınla değil de gözlerinle uzanıyor gibisin ulaşmak istediğin şeye. Bir de ağzınla! "Ağzında üçüncü gözü var" diyor babaanne. O minik ağzını aralayıp alt dudağını sarkıtıveriyorsun hemen. “Böcü böcü bakıyor” diyor Gülten Teyze’yle babaanne sana. “Cin böceği” diye seviyorlar seni. Dostlardan biri, böyle böcü böcü bakan fotoğraflarını gördüğünde “Bu oğlan böyle gözlerini dört açmış ne inceliyor sürekli yav? ‘Hmm, demek bu da böyleymiş, şu da şöyleymiş... Hmm... Evet..’” diye yazıyor. Can Tuğba, ne zaman bir fotoğrafını görse, “Amanınnnnnnnnn bu çocuk çok güzel bakıyor ya! Böyle güzel bakılır mı ya!” diyor, “Bir insan bu kadar güzel bakabilir!”, “Bir çocuk bu kadar güzel bakabilir”. Şimdi şunu söylemek istiyorum ben: “Kirpi yavrusunu pamuğum diye severmiş” derler ya. Hani, herkesin danası, anasına şöyle güzel, böyle harika... falan filan. Vallahi öyle değil ☺ Yani ondan değil sadece; sen çok güzel bir çocuksun be Deniz. Gerçek bu. Aç fotoğrafları bak. Net. Babaannenin kankası, kırk yıllık dostu Leyla Teyze’nin, “Burcuuu bunca zaman bu kadar güzel olsun diye mi beklediniz yoksa?!” demesi ya da fotoğraflarına bakanın, seni görenin "Çok yakışıklı olacak çoook!", "Çok canlar yanacak ilerde!" -yanmasın canım- diye söylemesi boşuna değil. En çok deden, sahiden, dönüyor dolaşıyor "Çok yakışıklı olacak!", "Çok yakışıklı olacak!" deyip duruyor, söylerken söylediğinden o kadar emin, net. ^^ Ama şunu demeli, "güzelsin" derken yalnızca kaşınla, gözünle değil huyunla, suyunla, seni sen yapan özelliklerinle bir bütünden söz ediyorum. Ve sahip olduğum hayal etme yeteneğini sonuna dek kullansaydım bile olduğundan daha güzelini tasarlayamazmışım, onu görüyorum. Bu kadarını gözümün önüne getiremezmişim. Abarttığımı söyleyecekler olacaktır, biliyorum. "Ne de olsa anne gözü işte". Abartmıyorum, diyeceğim.
Doğduğun gece... Çok değil birkaç saat önce koridorlarını inlettiğim kat geceyarısı sessizliğinin içine gömülmüş, doğumda yanımızda olan herkes seninle birlikte geçireceğimiz ilk günlerin heyecanı ve seni ilk gördükleri andan itibaren içlerine dolan kocamaaaan bir sevgiyi yanlarına katıp uyuyalım uyanalım bir an önce sabah olsun diye evlerine gitmiş, biz Onat’la yanıbaşında, sen hastane beşiğinin içinde, anne karnının dışında geçireceğin ömrünün ilk uykusunu uyurken... Uyumam ve biraz dinlenmeye çalışmam yönünde edilen sözler bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor.Deli bir merakla dokuz koca ay beklemişim, karşımda inanabildiğim değil ama gördüğüm en güzel şey... Allahaşkına nasıl kıçını döner yatar insan! Nasıl güzel. Uyusam yazık edeceğim. Odanın yarı karanlığının izin verdiği kadarıyla uzun uzun bakıyorum sana; gözlerine, burnuna, ağzına, çenene, yanaklarına, ellerine, ayaklarına, saçına, başına, kulaklarına, yüzündeki lekelere, çizgilere... Uzun uzun seyredesim var seni, hani bunun yarını, sabahı yokmuş gibi. Onat yanıbaşımdaki kanapede uzanıyor; uyudu mu uyumadı mı... “Onat?” diye sesleniyorum fısıldayarak. “Efendim!” diyor. “Çok tatlı bir bebek bu!” diyorum. Bir “yenidoğan” olarak, bu allı morlu haliyle bile... Sivrilmiş, uzamış kafası, basık burnu, şişmiş, kanlanmış gözleri, doğum lekeleri, kırmızı-mor arası rengiyle bile, vallahi de çok tatlı. İşte o gece orada fısıltıyla edilen o söz, sonraki günlerde çığlık çığlığa söylenip duracak: “Aaaaaay çok güzel bu çocuk!”.
Hani sorsan, desen ki “Ne olurdu, o günlerden, bebekliğimden tek, tek bir kare seç denilse sana?”, “Bakışların!” derim Denizcim. Bu canım günlerden kaçıracağım, bundan böyle aklımdan hiç çıkmayacak olan en birinci kare bu: irice açtığın güzel gözlerin, hafifçe yukarı kaldırdığın kaşların, öpmeye kıyamadığımız pamuk yanakların ve kalkık minik burnunla – dedenin, küçücüklüğünden “burun değil buruncuk o” dediği –, ya o küçük ağzını aralayıp alt dudağını sarkıtarak meraklı meraklı, cin cin bakarken ya da sonuna kadar açtığın ağzınla kocaman gülerken hatırlayacağım seni en çok. Sanki gülerken bu ikisini çalıştıran mekanizma aynıymışçasına, gözlerini irice açarken aynı anda ağzını da böyle kocamaaan açışını. Bir, anlamaya, kavramaya, algılamaya çalışan meraklı Deniz; bir, sevinçten, keyiften, zevkten deliye dönmüş, neşeli çığlıklar atan, çılgın, oyuncu, deli, komik, güleç Deniz. O kadar, o kadar güzel gülüyorsun ki Deniz. Gözlerinin içi gülüyor denir ya yalnız öyle değil; gözlerinle, ağzınla, burnun, kaşın, yanakların, her yerinle gülüyorsun. İngilizce “grinning from ear to ear” denilirmiş; zevkten, keyiften çok, çok büyük bir gülüşe karşılık – daha geçen gün denk geldim; geldim de allah ne sevdim ne sevindim. “Deniz ki bu” dedim kendi kendime – Diyeceğim, senin gülüşün işte aynı öyle: “Kulaktan kulağa” ☺ Tanıdık tanımadık her kim olursa sana gösterilen en ufak bir ilgiye, bir oyun davetine, o güzel üzüm gözlerini ve kuş ağzını kocamaaan açıp gülerek karşılık veriyorsun. O kadar güleç, sevimli, canayakın ve tatlısın ki insanlarla aranda hemencecik bir bağ kuruluveriyor, sonrası karşılıklı gülücük yağmuru. “Ne kadar güleç bi’ çocuk bu yahu” diyoruz durup durup. “Güleçim benim” diye seviyoruz seni. Güleçim.

Sen halının üzerinde oynarken “Deniiiz!” diye sesleniyorum bazen. O sırada yaptığın şeye –telefonu parkeye vurmak olabiliiir, televizyon sehpasının arkasındaki kablo şelalesine ulaşmaya çalışmak ya da CD’leri birer birer yere atmak ya da pürdikkat koltuğun/mama sandalyesinin/sehpanın ayağını incelemek olabilir sözgelimi... – öylesine dalmış oluyorsun ki birkaç kere daha seslenmem gerekiyor. Yine o irice açtığın gözlerinle o güzel başını çevirip böcü böcü bakıyorsun ya bana... Ya da emeklemeye başlamadan önce, oyun halısının üzerinde oynarken, kısacık bir süre yanından ayrılıp döndüğümde, seni halının dışında parkenin üzerinde buluyorum. Arka arkaya iki-üç kez yuvarlanıyor, oyun alanının dışarlarına taşıyorsun. Öyle tatlı görünüyorsun ki o halde. Ben, “Deniiiz! N’aaptın seeen!” diye koşarken sana doğru, sen yine o güzel başını kaldırıp koskocaman açtığın üzüm gözlerin ve sarkıttığın alt dudağınla bir an için şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor (hani “Nolmuş?! N’apmışım ki?” der gibi:), sonra o müthiş dişsiz gülümsemeni, o kocaman gülüşünü konduruveriyorsun yüzüne... (Bunları altıncı-yedinci aylarda not etmişim. “Bakma”ların yine aynı bugün. Tek fark, gülünce alttan ve üstten dörder tane incinin parıldıyor oluşu.) Bu an’ları, o anki bakışını öyle seviyorum ki. O an, o saniye, o bakış, senin bana bakışın öyle, benim sana bakışım. Bir çarpılma anı. Bildiğin çarpıyor bakışların beni, ürperiyor insan. Karnımın içinden aynı anda binlerce kuş kanatlanmışçasına, bu kanatlanışların rüzgarında kalmışçasına, kalbim yerinden çıkacakmışçasına bir duygu - güniçinde defalarca tutulduğum. Bu gülüşe uğrayan insanın, o saatten sonra, durduğu yerde durması, hiçbir şey olmamışçasına yapmakta olduğu şeye geri dönmesi, oturduğu yerde oturması, hattâ hayatının öncesi gibi olması mümkün değil artık. Uçarcasına kalkıp sana koşuyorum; kucaklayıp seni öpüyorum, güldürüyorum, öpüyorum, havaya kaldırıyorum, uçuyorum, uçuruyorum, kokluyorum, sımsıkı sarılıyorum sana, öpüyorum yine, öpüyorum, öpüyorum da yine de sakinleşemiyorum.

Ses etmeden bir köşeden seyrederken seni, sana bakarken, sen öyle bakarken, gülerken, o an, içime, göğüskafesimin büyüyebileceği, genişleyebileceği, içine sığdırabileceğini katbekat aşan bir nefes üfleniyormuş gibi hissediyorum. Ne bileyim o nefesi burnumdan değil de doğrudan kalbime almışım gibi. Gerçek anlamıyla, bildiğin sızlıyor kalbim. İçime dolan bu aşkın nefesi almasına alıyor da vermeye gelince veremiyormuşum, o nefeste kalakalmışım gibi. Göğüskafesimin büyüyüp büyüyüp artık büyüyemediği o uç noktada. Ya “Hıp!” diye duruverecek kalbim ya “Pat!” diye patlayacak. Güniçinde defalarca. Mutluluk dediğin bir suskunluk, en fazla bir yutkunma, boğazda düğüm...

Durup durup bakmaların var bir de. Gözünü bir kez bile kırpmadan (lafın gelişi değil gerçekten), neredeyse nefes bile almayı unutarak, o çok bayılarak izlediğin “Twinkle twinkle little star”ı ilk izleyişlerinde... Hep birlikte soluğumuzu tutmuş sen “twinkle twinkle”ı, biz seni seyrederken... İzlerken izlerken bir noktada durup o güzel başını çevirip, hani biraz bu izlediğinin ne menem bir şey olduğunu bilmemenin, daha önce hiç böyle bir şey görmemiş olmanın verdiği heyecan, şaşkınlık ve meraktan, biraz müzik ve animasyonun hoşuna gitmesinin verdiği keyiften irice açtığın gözlerinle kısacık bir an için bakışın bana / Onat’a. Gözlerini böyle her sonuna kadar açtığında “Az daha aç Deniz’cim gözlerini az daha” diye şakalaşıyoruz kendi aramızda.

Bayılıyorsun iki elinden tutulsun da yürüyesin (Sekiz buçuk ay civarı not etmişim bunu. Şimdilerde bir haftadır yürüyorsun. Öylesine tatlısın ki.). Bir elinden ben diğer elinden babaannen / baban / teyzen tutuyoruz. Ne sevinç ne sevinç sendeki. Ne heyecan. Kedi gibi ayağının birini diğerinin önüne koyarak çabuk çabuk atarken adımlarını, arada duruyor, güzel başını arkaya devirip, irice açtığın gözlerin ve o muhteşem gülümsemenle aşağıdan aşağıdan bana bakıyorsun. Sana dair hiç aklımdan çıkmayacak karelerden biri bu. Hem bir tür güven yoklama hem bir sevinç paylaşımı o an aramızda olupbiten. O kadar çok seviyorum ki bu bakışlarını. Dayanamayıp sımsıkı kucaklamamış, göğsümde, kollarımın arasında sıkıştırıp öpmelere sevmelere boğmamışsam seni, gülüyorum ben de eğilerek, seviyorum seni. Hemen dönüp, öncekinin iki katı bir heyecan, sevinç ve hızla kocaman kocaman attığın adımlarla yürümeye başlıyorsun, adımların birbirine karışıyor.

...

Özellikle altıncı aya yakın tırtıl misali emeklemeye, yedinci ayda sıralamaya başladığından bu yana içine doğduğun bu dünya senin için müthiş heyecan verici bir keşif ve oyun alanı oldu Denizcim.

Bunun güzelce anlatılması gerek. Heyecan. Coşku. Merak. Keşif. Öğrenme. Hayret. Gözlem. Deneme. Gayret. Başarı. Mutluluk. Gözyaşı. Tekrar. Yine. Yeniden. Sevinç... Bunlar anahtar kelimeler.

“Her şey” ^_^ sırtüstünden yüz üstüne dönebilmeyi başardığın gün başladı aslında... Gerçekten, yaşanan değişim/dönüşüm, öncesini sonrasından neredeyse jilet gibi ayıran böylesi bir cümlenin kalıbına dökülebilecek türden. Dört buçuk aylıktın. Temmuz ortası, birlikte çok güzel iki hafta geçirdiğimiz, bir ömür aklımdan çıkmayacak o ilkyazımızda, babaanneyle dedenin yanında, Güzelçamlı’da... Başta, sağ kolun, göğsünün altında sıkışıp kalıyor, sen uğraşa uğraşa bir çığlıkla, sıkışan kolunu oracıktan kurtarıveriyordun. Allah ne sevinç ne sevinç sendeki o zaman. Ya bizdeki...
O ân’a tanık olmanın verdiği, ilerleyen zamanda geçtiğin her aşamada – emeklediğinde, ayağa kalktığında, sıraladığında, dişin çıktığında, oturduğunda, yürüdüğünde, kitap okurken “Köpek nerde Deniz?” diye sorduğumuzda “köpeği” gösterdiğinde, ya da insanın “Şaaap!” diye öpesi gelen o güzel dudaklarını büzdüre büzdüre “hov hov” deyiverdiğinde – aynı coşkuyla yaşayacağımız o duygu nasıl deli nasıl tatlı bir şeymiş...
Biz hep söylendiği gibi, önce yüzüstünden sırtüstüne dönmeni beklerken, sen sırayı bozdun. Henüz birbuçuk-iki aylıkken iki-üç kez yüzüstünden sırtüstüne dönmüştün dönmesine gerçi ya gerisi gelmemişti. Sonrasında bunun için pek bir çaba ve heves gösterdiğini de söyleyemem işin aslı. Düşününce bu dönüşün sana bir faydası olmayacaktı, işine yaramayacaktı ki niye hevesli olasın? Zaten sırtüstü bırakıldığın yerde öylece kalakalmıyor muydun? Hareket edip paşa keyfinin istediğince dolanmak, bir yerden bir yere gitmek, öncelikle yüzüstüne geçebilmekle mümkün olacakken... Halihazırda bu ters dönmüş kaplumbağa durumundan kurtulmak isterken niye sırtüstü dönmek isteyesin, öyle değil mi? Bugününle o kadar örtüşüyor ki bu... Bir sonradan yakıştırma, uyuşturma değil.

Bebeklerin çoğunlukla yüzüstü bırakılmayı hiç sevmedikleri, hatta bundan nefret ettikleri, yüzüstü bırakıldıkları zaman kıyametleri kopardıkları ya da uykularında yüzüstü döndüklerinde ağlayarak uyandıkları söylenir. Sense doğduğundan beri yüzüstü durmaktan hiç rahatsız olmadın. Öyle kendi kendine dakikalarca oynayabiliyorsun; dişliğini ya da emziğini kemiriyor, büyük bir gayretle yakınındaki bir oyuncağa ya da kitaba ulaşmaya çabalıyor, ulaşabildiklerini ağzına götürüp kemiriyor, oyun halısının üzerindeki renkli çizimlere dalıp dalıp gidiyorsun. Beşiğinin üzerinden sallanan çıngıraklı/çekmeli/sallantılı oyuncaklarla bile yüzüstü oynamaya çalışıyorsun be Deniz’im. “Bile” diyorum; çünkü bir elinle oyuncağa uzanırken elinden aldığın önemli desteği kaybeden güzel başını dik, minik göğsünü yukarıda tutucam derken inanılmaz enerji sarfediyorsun. (Yüzüstü dönebildiğin günden beri de - Güzelçamlı’dan döndüğümüzden bu yana - sırtüstü uyumuyorsun; ille ya yan, ya yüzüstü. Geceleri, iyiden iyiye uykuya teslim olduğunda ancak, sırtüstü çevirebiliyorum seni. Güvenlik nedeniyle yapılan bu çevirme işi (ki ben sırtüstü çevirsem de sen dönüyordun yine), sen küçücükkendi tabiî. Yüzüstü yatmak. Kollarını yastığın altına sokup yanağını yastığa gömerek uyumak. Sevdiğin böylesi. İşe bak ki benim de teyzenin de sevdiği bu.^^)

Şunu söylemek istiyorum: şöyle kendine gelip yenidoğanlıktan bebekliğe geçiş yaptıktan sonra bütün derdin, çaban, gayretin neredeyse sadece ve sadece hareket etmek ve mobilize olmağa dairdi. E her insan yavrusu gibi herhalde sen de emekleyecek, yürüyecektin öyle değil mi? Öyle öyle de... Sözü edilen, insanı öyle bir hayrete düşüren türden bir merak ve gayret ki Deniz. Hani sen nasıl anlatılmaz bir dikkat, hayret, merak ve ilgi ile (denir ya “Bunu GÖRMEN lazım!” öyle bir şey ya bu) büyülenmişçesine seyreyler ve incelerken “dünya”yı
koltuğun örtüsü ya da halının üzerindeki desenleri; duvarda zikzak uzayıp giden incecikten bir çatlağı; kapının menteşesi ya da bulaşık makinesinin iç aksamını; çamaşır makinesinin içinde dönenen çamaşırları; tuvalet kapısının altındaki havalandırma penceresini; sol göğsümün biraz üzerindeki “ben”i; karıncaları; taşları; Püskül’ü, kedileri; arabaları; köpekleri; arabaların/bisikletlerin/pusetlerin tekerleklerini; mama sandalyesinin / sehpanın / yemek masasının altındaki üstündeki, sağındaki solundaki her bir vidayı; aynaya baktığında gördüğünü; kitap sepetindeki dergileri, kitapları; renk renk yumakları; üzerinde dokunmadığın, inceden inceye incelemediğin, elleşmediğin tek, tek bir noktacık bırakmadığın babaannenin fotoğraf sandığını; babaannenlerin kırk yıllık müzik setini, tavla ve pullarını; en kıytırığından bir hesap makinesini; okey tahtası ve taşlarını; elektrik düğmelerini; kalorifer peteğini; dolap ve kapı kollarını; haftalarca evir çevir bitiremediğin sabit telefonu; anakucağını; elektrikli süpürgeyi; CD çaları, CD’leri, modemi, bilgisayarı, faresini, kablosunu, Ipod’u; kap-kacak, tencere-tava, yoğurt makinesi, sterilizatör, her türden kavanoz, tepsi, tabak, diyeceğim, bir mutfakta ne olursa artık hepsini; buzdolabının içinde boyunun eriminde olan her bir şeyi, - saymakla bitmez ki bu - şu pencereden ötesini... 
biz aynı büyülenmişlikle seni izledik. Sen bu dünyaya koca koca açarken gözlerini, biz sana açtık öyle. Deden bu bebek-üstü gayretine her tanık oluşunda “Burcuuu, sen buna karınca mı yedirdin?” dedi gülerek, "Dedesinin balarısı" diye sevdi seni. Yüzüstüne dönebildiğin ilk günden bugüne hareket alanını genişletmek, hareket imkânlarını geliştirmek, uzanmak, erişmek, tutunmak, ayağa kalkmak, emeklemek, sıralamak, tırmanmak, tüm bunları başarmak için MU-AZ-ZAM bir gayret gösterdin. Ve gösterdiğin o olağanüstü heyecan, coşku ve gayretin arkasında hep çok büyük bir merak var(dı). Bu "kendi kendine", sürekli meşgul hallerinden şikayetçi bile olmuştum: "Şöyle koyun koyuna sarmaşıp mırıl mırıl yatamıyoruz yatakta. Tövbe durmuyor; sürekli bakınsın, bulunsun, yoklasın. Annem var mı, yok mu? Hiiiç!" Özben, “Düşünsene Burcu”, demişti, “Ne bileyim Ay’a falan gidiyorsun, dönüp de Onat’a bakar mıydın allahaşkına?!" "He valla doğru!" dediydim sonra. (^_^) Üzerinden nereden baksan bir sene geçti, değişen bir şey var mı? Yok! Her zaman bir çabadasın (O meşgul, telaşlı, gayretli hallerini gördükçe Ahmet Dayın tatlı tatlı gülümseyerek "Bu neyin çabası böyle Denizcim?!" der durur), alıp başını gidiyor, giderken şöyle bi' dönüp arkana bakmıyorsun çocuğum. Ve ben bu rahat hallerini çok seviyorum. Onat küçüklüğünden beri sana "free spirit" diyor. Şu güne kadar halin, keyfin yerinde olduğu sürece hiç annesinin kucağından inmeyen, yeni birini gördüğünde yüz çevirip annesinin koynuna gömülen, başka birinin kucağına gittiğinde ağlayıveren, içe dönük bir bebek olmadın. (sadece "Böyle" diyorum; olabilirdin de olabilirsin de)

Altıncı aya yaklaşırken kelimenin tam anlamıyla tırtıl misali (“komando” stili de denilebilir) emeklemeye başladın. Bir süredir ellerimizden acıcık acıcık destek alarak ilerliyordun zaten. Sonra o sabah - Onat işe gittikten sonra babaannen gelesiye günü başlatasıya ikimizin birlikte yatakta sarmaşıp dolaştığı, senin o müthiş bebek seslerinle şakıdığın, seni sevip öpüp okşadığım o özel, bizbize zamanları öyle sevdim ki... - yatakta desteksiz, kendi başına bana doğru geliverişin. Heyecandan önce kimi arayacağımı şaşırdığımı hatırlıyorum. Emeklemeni hep çok ama çok sevdim. Çok ama çok ama çok ama çok... ☺ Bu kadar tatlı emeklenilir mi ki? “Caretta caretta”m benim, tırtılım. Babaannesinin elmakurdu. Nasıl bir gayret nasıl bir yoğunlaşma. Senin o tatlı tırtıl hallerinle şuncacık evin içinde dünyanın çevresini en az iki kez turlamış kadar olduğunu rahatlıkla söylerim Denizcim. Var sen düşün gerisini, günbegün pürtelâş, pürneşe, pürmerak nasıl böcü böcü dolandığını ortalıkta... Dedenin deyişiyle, işin çok. Benim güzel küçük gezginim. Sen, neredeyse bir biliminsanı dikkati ve titizliğiyle aranır, bakınır, inceler, araştırır, anlamaya / öğrenmeye / keşfetmeye çalışırken yine çok rahatlıkla diyebilirim ki şu evin – babaannenlerin evi de buna dahil elbette – içinde elinden geçmemiş, kurcalanmamış, el sürülmemiş, dedenin “tornavida” dediği o minik bal parmaklarının ilişmediği, ellemediği, dokunmadığı - “El kabiliyetleri yüz üzerinden yüz değil, yüzon. Fevkalade!” der durur deden, ya da "İnce motor süper!" der o parmakları maharetli maharetli işüstünde gördüğü her sefer - neredeyse tek bir şey, tek bir noktacık kalmamıştır. Bizim için önemli olan, merak ettiğin her ne olursa - elbette kafadan “off-limit” kategorisine giren şeyler hariç - onunla istediğin, bildiğin, içinden geldiği gibi “oynayabilir” olmandı. İkide bir bir şeyleri elinden almak ve “Hayır” demek zorunda olmamalıydık - büyüdükçe bu kelimeden uzak durmak çok kolay olmuyor yalnız. O nedenle bir şeyleri(n) gönlünce yere atmak, pat pat yere vurmak, ortalığa saçmak, dağıtmak, itmek, çekmek, dökmek, sökmek, yıkmak, sürüklemek, kurcuklamak, evirip çevirmek, açıp kapamak, indirip kaldırmak, oradan oraya taşımak, üstüne çıkmak, altına girmek, ... ve evet ağza almak serbest oldu hep – ki zaten bu sonuncusunun önünü almak zinhar mümkün değildi. Böylelikle hem içer hem dışar terliklerinden bahçe hortumuna, koşu ayakkabılarımdan Püskül’ün kuyruğuna, sandalyelerin ayaklarından evimizden hiç eksik olmayan karıncalara, anahtarlıklardan kablolara, bebek arabasının tekerleklerine pek çok şey de “tadına baktığın” şeyler arasındaki yerini aldı.

Emekleme öncesi, “oynamak” dediğimizse, senin için, bir oyuncağa uzanmak, oyuncağı yakalamaya / tutmaya çalışmak, oyuncağı ağzına götürmek ve ağzında geveleyip durmaya karşılık geliyor tabiî. Hele o zamanlar – sanıyorum iki aylık olduğundan itibaren – zamanının çoğunu eline geçen her bir şeyi ağzına götürmekle geçiriyordun. Ne zaman bebekligillerden biriyle karşılaşsam “Bu kadarı normal mi yahu?” diye sorduğumu bilirim. ☺ (Bu durum eskisi kadar olmasa da ondördüncü ayını tamamlamaya yaklaştığın şu günlerde de hâlâ devam etmekte. Yerde ne bulursan ağzına atıyorsun; evde hadi neyse de Denizcim, dışarıya çıktığımızda taşın, toprağın tadına da bakmayıversen olmaz mı?) Bildiğin oyuncaklar dışında dişlik, emzik ya da bir kitapla bu şekilde “oynayarak” dakikalar geçirebildiğin gibi aslında görüş alanının içine giren HER-HAN-Gİ bir şey – gözlük, iPod, ıstaka, okey taşı, bardak, tabak, duş başlığı, tavla pulları, gazete, kalem, dilimlenip masaya getirilmiş karpuz, o sırada ayıklanmakta olan yarım kilo börülce, birlikte bahçe suladığımız hortum, bilgisayar, Püskül, saçım, ayna, her-han-gi bir şey – seni harekete geçirmeye yetiveriyor. Hem de ne hareketlenme! Ağzının suları akıyor (gerçekten:), boncuk gözlerin yuvalarından fırlayacakmış gibi oluyor. Kocamaaan açtığın gözlerini ulaşmak istediğin şeye kilitliyor, heyecanlı heyecanlı, hızlı hızlı çırpmaya başladığın el ve ayaklarınla oracıkta neredeyse kanatlanıverecek, havalanıverecekmiş gibi oluyorsun. O an öyle kıpır kıpır, uçtu uçacak oluyorsun ki kucaktaysan seni tutmak / zaptetmek gerçekten güç olabiliyor. Ne heyecan ne heyecan! Nasıl güzel...
Yalnız bu hareketliliğinin özellikle banyo yaptırır, bezini bağlar ve üstünü giydirirken bana nasıl ter döktürdüğünü bilsen... Yüzüstü dönebildiğin günden sonra seni sırtüstü çevirmek ve öylece kalmanı sağlamak o kadar imkânsız bir şey hâlini aldı ki!

Bir gün Onat'ı çocuk büyütmek üzerine bir konuşmaya sürüklemiştim yanımda, bu konuşma ve konuşmacı da ayrı hikâye, ben ciddi ciddi dinliyorum, Onat kıçıyla dinliyor, bir yandan da telefonuyla adamın fotoğrafını çekip "Tam şu anda bu adamdan doğal çocuk eğitimi alıyoruz. Deniz'in geleceğinden endişeliyim." yazıp yüzünde hınzır çocuk gülüşü dostlara gönderiyor, adam "Bebeğinizin bakımını yaparken onunla göz teması kurun" falan diye anlatıyor. Orada Onat'ın kulağıma eğilip "Biz göz değil göt teması kuruyoruz" deyişini sonraları hareketliliğinden ne zaman söz açsak andık... Bu basit kelime oyunu hikâyenin ta kendisiydi.

Eline ilgini çekecek ve seni birkaç dakika süreyle meşgul edecek bir şey (iPod, ateşölçer, kombinin uzaktan kumandası, saç tokası, gözlük, kalem, ...) tutuşturmadıkça sırtüstü bırakıldığın an yüzüstü dönüveriyorsun. (Ve sanıyorum tam da bu yüzden, yani sırtüstü dur(a)madığından ayaklarını da ağzına neredeyse hiç götürmedin. Ayaklarını ağızlarına götürüp parmaklarını emmek de bebeklerin belirli aylarda yaptıkları şeylerden biriymiş ya. Gelgelelim senin gözün ayak mayak görmedi. Akıllıca tabiî, insan ne demeye ayak parmağını emsin ki :) Çoğu kez bu “oyalayıcı” şeyler de durdurmuyor ki seni. Yüzüstü dönmek için tüm o kımıl kımıllığınla sürekli kıvrılıp bükülüp duruyorsun. Dönmekle iş bitiyor mu? Bitmiyor tabiî. İlle tırmanılacak bir yer, bir dedektif titizliğiyle incelenecek bir şeyler (duvardaki o inceden çatlak bile çağırıyor seni), o küçük kafanda takılıp kalınmış bir hedef oluyor; ya beşiğinin korkuluğuna tırmanmaya çalışıyor, ya beşiğin üzerindeki cibinliği yatağın içine çekmeye çalışıyorsun. Hiçbir şey olmasa dönüp emekleyesin var zaten. Ve sen tüm bu şeyleri yaparken, yüzüstü dönmeye, emeklemeye, beşik kenarında sıralamaya, bir o yana bir bu yana uzanmaya çalışırken bezini bağlamaya ya da üstünü giydirmeye çalışmak çok zor be küçük adam?! ☺ Sen yandak yundak güç bela bağlanabilmiş ama doğru dürüst bağlanıp bağlanmadığından da aslında pek emin olunamamış bezin ve bir kolu giydirilmesi güçlükle başarılmış diğer kolu giydirilmeyi bekleyen tulumunla beşiğinin üstündeki cibinlikle oynamaya çalışırken, başlarda söylenen “Deniz’cim lütfen bi’ saniyecik durur musun?!”lar “Bi’ dur be çocuğum allahaşkına bi’dur”lara dönüşebiliyor ☺ Zaten çoğu kez bu bez bağlama ve giydirme işini tersinden tersinden (sırtın bana dönük) yapıyorum.

Bir gün banyo sonrası babaannen seni güçlükle giydirmeye çalışırken son birkaç dakikadır tuttuğu soluğu bırakıp şöyle dedi: “Bu giyinmek mi gıııııı?!” Artık nasıl giydir(eme)diyse seni... ☺
Diyeceğim, köşeler/çekmeceler/dolaplar/sepetler/odalar/evler arası gider gelir, keşiflerden keşiflere emek emek emeklerken sen bu işi çok, çok büyük bir zevk ve müthiş bir yoğunlaşmayla yaptın. Yaptığından hep çok büyük bir keyif aldın. “Keyfe bak!” “Keyfin güzelliğine bak!” İki lafın biri söylediğimiz bu. Sen neşeli çığlıklar arasında o tatlı mı tatlı emekleme tarzınla yerlerde bir o köşeye bir bu köşeye çabuk çabuk – bir telaş bir telaş... “Allah allah allah telaşa bak sen” diyor babaannen bu hallerini görünce, "Eli çabuk olacak Deniz'in. Hiçbir şeye üşenmeyecek" diyor deden – gidip gelirken oturduğum yerden gözlerimi kırpmadan, nefes bile almadan bakakalıyorum bu büyük heyecana; dur durak bilmeyen bir gayretin, çabalamanın, neşeliliğin, merakın, başarmaktan duyulan sevincin, sabrın, bıkmadan, sıkılmadan yapılan tekrarların böylesine. Gün içinde seni bir hamlede olduğun yerden kapıp deli gibi öpmek öpmek öpmek istediğim o kadar çok an oluyor ki. Öyle ki oyun oynamak falan bile istemiyorum aslında, istediğim sadece ve sürekli seni öpmek, sana sarılmak, sokulmak, sarılıp, sokulup, sarmaşıp oynaşmak... “Yiyip bitircem seni çocuk” diyorum, “yiyip bitircem. Bu böyle olmayacak”.

Emeklemeye de başladıktan sonra gari babaannenin deyişiyle “gımbıl gımbıl” bir çocuk oldun. Bilmezdim bu sözü, duyar duymaz bayıldım; hani “gımbıl gımbıl”ın hissettirdiği, tam senin tüm o kıpır kıpır, yerinde duramaz, ele avuca sığmaz çılgın hallerine, akıl sır erdiremediğimiz hareketliliğine karşılık geliyordu sahiden. Durmuyorsun diyorum ya öyle laf olsun diye söyleneninden değil bu yerinde durmamak. Bildiğin durmuyorsun işte. Sürekli hareket halinde, sürekli nefes nefesesin be Deniz’im. Ne zaman sarılsam sana, kucaklasam seni, o küçücüklüğünden beklenmeyecek, öyle bir hız ve toklukla atıyor buluyorum ki kalbini. “Kıpırdak”, “gımbıl gımbıl”la birlikte senin için en çok kullandığımız sıfatların başında geliyor. “Burda bir avuç kurt var kurt; fıkır fıkır, kıkır kıkır kaynıyor” diyor babaannen, popona pat pat vurarak tatlı tatlı. Daha ikinci ay kontrolünde, muayeneni yapmak için hazırlanan doktor yataktaki kıpırdak hallerini görünce demişti: "Çok hareketli! Aman ha düşürürsünüz dikkat edin!" Bilmiş gibi. Düşürdük nitekim; ama o ara değil, yedinci ayda sıralamaya başlayıp da sanki yürüyebiliyormuşçasına oradan oraya geçmeye çalıştığın dönemde, yedinci-sekizinci ay arası kafandan, kaşından, gözünden, yanağından tükürüklenip yapıştırılmış ekmek içi ya da kese kağıdı eksik olmadı. Altıncı ay kontrolünde gittiğimiz bir başka doktor da yatağa koyar koymaz yüzüstü dönüp emekleyerek gidişini görünce şaşırıp kalmış, "Buna tek başına mı bakıyorsun?" diye sormuştu merakla :). Günlerden bir gün, babaannen, sen yine müthiş bir heyecan ve kıpırdaklıkla oynarken, baktııı baktıııı baktııı ve “Bu kadar çocuk büyüttük, bunun gibisini görmedik!” dedi, “Onat da hareketliydi; ama Deniz ondan hareketli!”. Biz “Yaa bu çocuk hiç yerinde durmuyor ama yaa?!” diye konuşmaya başladığımızda da “E anası hareketli babası hareketli, çocuğum ne yapcaktı, samıt gibi (deden “Amaz’ın gazı gibi” diyor) oturacak değildi herhalde, ne bekliyordunuz” diyor babaanne. Tülay Yenge'nin bu “hareketlilik” mevzusunda yaptığı yoruma da bayıldık: “Ağaca bakan keçinin dala bakan ve dağa tırmanan oğlu olur” ☺ Deden, sana “Hasan Taksi” diyor. Küçüklükten dedenin arkadaşıymış bu Hasan oğlan: “Nasıldı biliyor musun Burcu? Şu tepeye mi çıkılacak, bir yere mi gidilecek, daha biz giderken o dönüyor olurdu. Zaten hep koşardı, hiç yürümezdi. Öyle öyle “Hasan Taksi” kaldı adı”... Ondan, seni de öyle bir telaş bir telaş bir yerden bir yere çabuk çabuk koşturuverir, işlenir gördüğünde yapıştırıyor hemen yüzünde bir gülümseme: “Hasan Taksiii!”.

...

Dışarıda, üç gündür durmadan, bitmeyecekmişçesine yağan karın - internetteki sözlüklerde dahi “8 mart 2011 ankara kar yağışı” başlığıyla yer almış - neredeyse kapılara dayandığı, ajans diliyle “son yılların en yoğun kar yağışının yaşandığı” , arabaların günlerce yerlerinden oynatılamadığı, kış güneşinin hemen her ayrıntısı beyaza örtünmüş yeryüzünü baştan ayağa ışık içinde bıraktığı... İçeride, senin, sıkı sıkıya yumduğun yumak ellerin başının iki yanında sırtüstü uyuduğun, bizim gözlerimizi senden alamadığımız, sen uyurken durup durup koca kafalarımızı beşiğinin içine uzatıp kokladığımız, lafın gelişi değil düpedüz insanın başını döndüren, düşecekmiş hissi veren, durduğu yerde insanı sallayan kokunu içimize çektiğimiz, nasıl bir büyülenmişlikse artık karşına geçip geçip sana bakar, uzun uzun seyrederken seni emzirmenin aklımın ucundan bile geçmeyip sürekli Şengül tarafından dürtülmem gerektiği, bir yenidoğanı uyandırmanın bilinen kaç yolu varsa hiçbirinin sana sökmediğinin anlaşıldığı, en fazla iki saatte bir emzirilmen gerekirken sen uyudukça bizim de tosur tosur uyuyup – Oh, keka! – iki emzirme arasının sekiz saatleri bulduğu – valla yalnızca ilk iki gece ^_^ –, “süt yetiyor mu?” ateşinin – nereden baksan daha bi’ yedi-sekiz ay ara ara hortlayacak olan – yavaştan bacayı sarmaya başladığı, emzirmelerin göğüs göğüs dakika dakika hesabının tutulduğu, sağılıp biberonla verilen ara öğünlerin cc cc deftere kaydedildiği, taze ve kuru meyvelerden -şekersiz- her gün yine yeniden tazecik kaynatılan kompostonun o missss kokusunun evin dört bucağını tuttuğu, emzirme ve sağma konusunda hiçbir şey bilmediğimi büyük bir şaşkınlıkla fark etttiğim, ilk üç gün gözünü açamadığından yeterince ememeyip beklenenden azıcık fazla kilo kaybetmenin ardından seni beslemek için harıl harıl çalışmaya – “daha sık ve daha uzun emzir, aralarda sağ, sağdığını ara öğün olarak ver, bu arada süt arttırmak adına ne varsa ye/iç” – geçtiğim,
o ilk günlerde neden bu kadar az fotoğraf çekildiğinin yanıtı; ilk dört gün tek bir fotoğraf çekmemiş, ilerleyen günlerde de ya üç-beş tane çekmiş, ya hiç çekmemiş, üstüne 16 Mart – 24 Mart arasını hoooop tümden pas geçmiş bu salak insan evladı, aptallığının ağrısını elbet ömür boyu çekecektir; şak şak şak otun bokun zilyon tane fotoğrafını çeken bir insana kendi bebeğinin fotoğrafını çekmeyi unutturan işte o sözünü ettiğim büyülenmişliğin getirdiği saftaronluktur önce, sonra da bebeğini besleme telaşı, ondan sonra da yeni doğum yapmışlığın getirdiği kılcallarına dek zonk zonk zonklayan bir bedendir. Budur. İlk kez ve yeni doğum yapmış yeni anne kafası. Bildiğin şaşkın. 
aslında gerekli olmadığı halde niyeyse sessizliğe meyledip fısıl fısıl konuştuğumuz – bunda dışarıda lapa lapa yağan karın da etkisi var herhalde; ama çokça da senin huzurlu, sakin, mırıl mırıl, tatlı tatlı uyuyuşlarının – o ilk canım günlerin üzerinden on beş (on yedi) ay geçti. “Geçen sene bu zamanlar...” diye başlayan cümleler kurmaktan kendimi alamıyorum. Yaşanan, öylesine müthiş bir hızla, öylesine delidolu, nasıl dolu dolu yaşanıyor ki (böyle söylerken yaşananların insanın içinin derinliklerinde titrettiği tellerden söz ediyorum; içinden duyduklarından, kalbinden, zihninden akıp geçenlerden, delilik ve doluluğa dair ne varsa orada yuvalanıyor), bilemiyorum belki de insanın sayıklarmışçasına kendisine sürekli bir şeyleri tekrar etmesi, bu delilikle başetmesinin yollarından biridir, diyorum – yazın yine dönüp geldiğini, gelirken de tutup çığlıklar atarak koltuk tepelerinde turlayan, bütün tatlılığıyla, güzelliği, güleçliğiyle, şirinlik muskası halleri, önden giden tostoparlak göbeği, çıplak pembe bebek ayaklarıyla ortalıklarda apul apul dolaşan, güzelliğinin, sevimliliğinin, konuş konuş bitmez hallerinin, sevgisinin insanın kalbini pat-la-ya-sı-ya büyüttüğü bir bir yaş çocuğunu getirdiğini, zamanın uçup gittiğini, senin büyüdüğünü...

...

Seni çok güldüren, bizi güldürdüğünü bildiğin için bilerek yaptığın küçük oyunların, şakaların var. Bildiğin şakalaşıyorsun bizimle; bir şeyleri verecekmiş gibi yapıp sonra aniden yüzünde muzipçe bir gülümsemeyle geri çekiveriyorsun. En çok da bir şeyler (kuru üzüm, kuru incir favorin, kitap okurken bir yandan elma kemirmek çok hoşuna gidiyor, son günlerde fındıkçısın) yer/içerken yapıyorsun bu oyunu; “Denizcim bana da bi’ tane kuru üzüm verir misin?” diyerek ağzımızı açıp bekliyoruz, küçük kasenden bir tane üzüm alıp dudağımızın ucuna kadar getiriyor, sonra kaçırıveriyorsun kikir kikir gülerek. Gülünce gözlerinin içi parlıyor. Üstelik salt bir şeyler yerken gelmiyoruz bu oyuna; sözgelimi uykudan yeni uyanmışken “Emziğini verir misin Denizcim?” diyorum
Uyku dışında emzik alışkanlığın yok, bunun bu şekilde kalması için uyanır uyanmaz emziği ortadan kaldırıyoruz. Tam dört ay sonra emzik aldın. Emzik kullanman ya da kullanmaman konusunda kesin bir yönelimimiz olmamıştı başlarda. Kullansan da olurdu kullanmasan da. Gelgelelim ikinci aydan sonra memeden düşmez olup memeden ayrılır ayrılmaz uyanmaya başlayınca emzik kullanmanın uykuya dalman ve uykuda kalman açısından yardımcı olabileceğini düşünüp emzik vermeyi denedik. Bu konudaki tercihin netti! Öğürdün, ittin, çiğnedin, fırlattın, istemedin. Vazgeçtik. Üçüncü aydan sonra baş parmağını emmeye başlayınca yeniden denemelere başladık (bu bir bebek için son derece olağan bir şey olsa da "ilkokulda hâlâ parmak emen çocuk" hikâyeleri biraz korkuttu bizi herhalde). 2 Temmuz, Mezunlar günü, ODTÜ’deyiz, ortalıkta boy boy bebikli, pusetli, çocuklu bir sürü mezun... N'olduysa emiverdin o öğleden sonra. Başlarda emzikle ilgili belirgin bir tercihim olmamışsa da bir noktadan sonra - baş parmak emmekten çok uykuyla ilgili olarak - emzik almanı çok istedim; çünkü derin uykulara geçemiyor, uykuların bölünüyor, uyandığında yeniden dalmakta güçlük çekiyordun. Böyle olunca da gün içinde 20-30 dakikalık şekerlemeler yapıyordun. Emzikten sonra uykuların uzadı. Daha uzun, sakin ve rahat uyumaya başladın. O gün bugündür de uyku dışında emziği eline almadın.
kibarca ağzından çıkarıp uzatıyor, tam ben alacakken yine yüzünde o oyunbaz gülüş kaçırıveriyorsun. “Nasıl yani?” diye kalakalıyorum. Bir gün bahçede yanlışlıkla hortumla beni ıslattığın benim de çığlık çığlığa kaçıverdiğim günden bu yana da yüzünde yine o oyunbaz gülüş suyu üstüme üstüme tutmaya baygınsın.

Banyodan çıkarken, bahçeyi sularken artık ihtiyaç gereği kullanımdan israfa doğru kaymaya başladığımızı fark edip musluğu kapattığımda ya da yine bahçede suyla/hortumla oynarken üstün başın sırılsıklam olup da 
Islaklık denen şeyden şuncacık rahatsız olmuyorsun, inanamaya inanamaya izliyorum seni, hortumun ucundan akan suya elini uzatıp uzatıp suyu tutmaya çalışıyorsun, banyoda da yapıyorsun bunu. Bu naif teşebbüse tanık olmanın beni nasıl da derinden etkilediğini, kalbimi nasıl titrettiğini anlatabilir miyim bilmiyorum. Ruhum sarsılıyor benim böyle zamanlarda, her vuruşunda binlerce kelebek havalanıyor sanki kalbimden. Tül perdenin arkasına geçtiğinde, kafasını yorganın altına soktuğunda görünmediğine kanan, parmaklarıyla suyu tutabileceğini uman, iki baharat kavanozu bir cezveden kule yapıp arkasından sevinçle kendini alkışlayan, acıyan yerinin öpülünce geçeceğine inanmış, dergide başaşağı duran bir yarasa gördüğünde dergiyi tutup ters çeviren çocuğun bu saflığını, adına hakikat denen şeyden münezzeh bu kafayı nasıl güzel, nasıl dokunaklı bulduğumu, o saflığın günbegün hakikatle kabuklanışının içimde bir yerlerde bir iç burkuntusu olarak karşılık bulduğunu aslında...
kıyafetlerini değiştirmek üzere eve girdiğimizde öyle bir ağlıyorsun ki kulağım çınlıyor...  Bir Fırat karikatüründen esinle “uzay ağlaması” diyoruz biz bu ağlamalara. Sulu, topraklı oyunlara bayılıyorsun. Bir bardağın içine bir parmak kadar su koy, ver önüne, senden keyiflisi olmaz. Banyodan çıkmadan, musluğu kapatmadan çok önce başlıyorum “Denizcim bak birazdan çıkacağız oldu mu?!”, “Denizcim bak musluğu kapatacağım ben şimdi, tamam mı?!” demelere de belli ki bu “hazırlık”ların hiçbir yararı olmuyor; muhtemelen
banyoda
küvetin içinde biriken suya şap şap şap şap yapar ya da sürekli elinden kayıp duran sabunu yakalamaya çalışır ya da ördeklerini kikir kikir gülerek birer birer küvetten atıp sonra da eğilip arkalarından bakar, bebekken seni yıkamakta kullandığımız küçük su kabını doldurup doldurup boşaltırken,
dışarıda
suyla taşları, sandalyeleri, duvarları, köşede duran patlak topu yıkar – “Çimlere, çiçeklere tutuyoruz Denizcim” diyorum ben ama... –, kapının önünde duran babetlerimi suyla doldurur, taşıyabileceğin kadar doldurduğumuz beş litrelik peti iki elinle az ilerideki leylağa dökmek üzere zorlana zorlana ama büyük bir gayret ve kararlılıkla taşımaya çalışır, suyu döktüğünde leylağın dibinde oluşan küçük gölcüğe ellerini daldırır, musluğu bi’ açıp bi’ kaparken
duymuyorsun da sen zaten beni sanırım.

Bir şeyler yedirip içirmeyi çok seviyorsun (daha küçükken “Hadi Deniz de anneye versin/yedirsin”lerle başlamıştı bu ilk, elinde kaşık bana yedirmek, o küçük rol değişimi pek hoşuna giderdi), besleyip doyurmadığın kimse kalmadı neredeyse; fil, inek, köpek, zürafa, Püskül, yastık kılıfının üzerindeki ördekler... Bardaktan pipetle ayran içerken illaki zürafaya da içiriyorsun bi’. Bir yandan bir şeyler atıştırır bir yandan kitap okurken okuduğumuz kitapta karşımıza çıkan kuş, kedi, köpek, köstebek, kirpi, kelebek, bebiş... herkesi beslemeyi asla ihmal etmiyor, önce onlara yediriyor – bu arada ben “nam nam nam nam” “ham ham ham” “Ay çok güzelmiş, oh ne güzel doydum, teşekkür ederim Denizcim” falan diye seslendirme yapıyorum – sonra kendin yiyorsun. Doğduğunda Gamze’nin getirdiği anne penguenle bebek penguenin bebeğine emziğini uzatıyorsun. Bunu daha küçükten beri bana da yapıyor; hattâ ben kafamı kaçırdığımda bir elinle yanağımı döndürüp diğer elinle emziği ağzıma itmek suretiyle – bir yandan kıkırdayarak – zor da kullanıyorsun kimi zaman ve bu – emzikli halim mi direnişim mi yoksa her ikisi de mi bilemiyorum – seni çok güldürüyor. İçsin diye ayranını uzata uzata Püskül’ün peşinden koşuyor, koltuğun bir köşesinde kıvrılmış uyuyan kediyi uyandırıyor, ayranı burnuna burnuna dürtüyorsun, “Püskül içmek istemiyormuş, Denizcim!” diye konuşmak boşa, bir çaba bir çaba, ille içecek, ille içireceksin, Püskül önde, elinde ayran sen arkasında, sonra Püskül her zamanki gibi çok muhtemel “bu deliden burada bana rahat yok yine” diyerek üst kata kaçmak üzere harekete geçiyor ve o patilerini arkasına vura vura merdivenleri tırmanırken merdivenin aşağı ucunda sen arkasından öylece bakakalıyorsun.

Başından beri hiç ağlayan, huzursuz bir çocuk olmadın. Hele ilk aylar ağladığını hiç bilmedik. Şimdilerde de aynı; ama bir şekilde eline geçirdiğin (bu “şekil”, çoğunlukla ortalıkta bırakmak/unutmak suretiyle bizim hatamız oluyor tabiî) tehlikeli olabilecek “oyuncak”ları – su bardağı, saç tokası, cep telefonu, gözlük, krem, anahtar... – elinden aldığımızda ağlamaya (ağlamak da değil de mızırdanmakla çığrınmak arası bir şey daha çok :) başlıyorsun. Anahtarlar – özellikle araba anahtarları – söz konusu çatışmaların bir numaralı müsebbibi. Anahtarları “görünür” tutmamaya özen gösteriyoruz artık...

Havalar ısınıp da kış boyu tıkılıp kaldığımız evden kendimizi dışarı attığımız ilk günlerde biraz şaşırarak
o güne dek evdeki birkaç araba içinde bi’ Ahmet’in doğumgününde hediye ettiği uzaktan kumandalı kırmızı arabayla bir süre evire çevire oynamış, arabalarla öyle pek ilgilenir görünmemiştin
fark ettik arabaların ne kadar ilgini çektiğini ve uzunca bir süre parktaki arabaların önünden arkasından sağından solundan bir adım öteye gidemedik. Arabaların etrafında jantıydı tekeriydi tamponuydu plakasıydı amblemiydi farıydı kapısıydı kapı koluydu kilidiydi egzozuydu altına uzanmış kedileriydi fırdolayı döndük durduk. Yol kenarındaki banklara oturup gelen geçen arabalara – yalnız arabalar değil tabiî; motosikletlerle de çok ilgilisin – baktık; öyle bir merak ve tatlılıkla bakıyordun ki o arabaların tek bir tanesi seni selamlamadan - ya bi’ korna çalmadan ya içeriden gülümseyerek el sallamadan - geçmedi yanımızdan. Sonra arabaların kapılarını açmaya çalışmaya (zorlamaya da diyebiliriz rahatlıkla) başladın (Site içinde park halinde gördüğümüz tüm motosikletlere de şöyle bir oturmadan, orasını burasını kurcuklamadan geçmiyoruz tabiî.) Bir süredir de bizden anahtar isteyip kilide sokmaya çabalıyorsun (“Anahtarımız yok ki Denizcim” dediğimizde de, bir yanağını omzuna yaslayıp o baldan tatlı işaret parmağınla evi gösteriyorsun, “Ben yoktan anlamam, evden anahtarı getirebiliriz” gibi... Daha tatlı olabilir misin ki bilmiyorum?!), ne gayret ne gayret, nasıl bir odaklanmışlık, nasıl bir yoğunlaşma ondan sonra... Ne gözün görüyor ne kulağın duyuyor artık. Eline bi’ anahtar geçirdiğinde bıraksak arabaları sıradan geçirdiğinden ya bizim arabaya ya teyzenin arabasına yönlendiriyoruz seni. Açmak da değil de anahtarı bir şekilde kilide tutturduğun/oturttuğun an o güzel başını bana döndürüveriyorsun hemen, yüzünde kocaman ışıklı bir gülümseme, yapmanın/başarmanın neşesi... Evin kapısı için de aynı durum geçerli; ayak parmaklarının ucunda yükselerek uzanamaya uzanamaya anahtarı kilide yerleştirmeye çalışıyorsun. Sırf bu nedenle Onat bir ara şantiyeden anahtarlarıyla birlikte bir kapı kilidi getirmişti oynaman için.

“Denk getirmek”... Anahtar sözcük bu esasında. “Denk getirme”nin her türlüsünü seviyorsun (bebeklerin çoğu bunu seviyor sanıyorum); çeşit çeşit kavanozun – yoğurt, bakliyat, mama, baharat, erzak, ... –, boy boy tencerenin, şişenin, biberonun, çaydanlığın, portakal sıkacağının, tuzluğun, şekerliğin, kalemlerin, özetle, evde bildiğin kapaklı her-ne-var-sa hepsinin (ya da birbiri üzerine kapanabilen ya da birbiri içine geçebilen diyelim; her sabah komodinin üzerinde duran bebek telsizinin adaptör ucunu yuvasına, bilgisayarın faresini girişine ya da şarj kablosunu telefonun şarj girişine takmaya çalışmakla epey oyalanabiliyorsun sözgelimi) özellikle bir dönem (ve hâlâ) seni - yine müthiş bir yoğunlaşmayla - uzun uzun meşgul edişini buna borçluyuz galiba. Bebeklerin uzun süreli dikkat gösteremedikleri falan gibi lakırdıları da böylelikle yanlışlamış oluyorsun; bizim gördüğümüz, bebek dediğin de uzun süre kafasını kaldırmadan pürdikkat ilgilenebiliyor bir şeyle – o “şey”, bebeğin elini, aklını meşgul eden bir şey olduğu sürece. Mutfak dolabından tencereleri çekip çekip önüne diziyor, kapakları çıkarıp çıkarıp bir o tencerede bir öbüründe deniyor, bir koyuyor bir kaldırıyor, kapaklarla tencereleri birbiri arasında döndürüp duruyorsun. Yanından bir süreliğine ayrılmamız ya da dikkatini başka bir tarafa yöneltmemiz gerekiyorsa bir bilgisayarı faresi (kablolu olacak tabiî) ve güç kablosuyla birlikte önüne bırakmamız işimizi görüyor. Tak-çıkar, tak-çıkar... Bir süredir sesin soluğun çıkmıyorsa, bilgisayarın kablosunu ya da ortalıkta bulduğun inceden bir kemeri diyelim, bir gayret anahtar deliğine oturtmaya çalışıyor olabilirsin sözgelimi (ya da pipetini resim fırçasıymışçasına ayranının içine daldırıp daldırıp sıçratma/damlatma tekniğiyle tuvalinin pardon masanın üzerinde müthiş bir sanat eserine imza atıyor da olabilirsin tabiî!). Kendi kendine “denk getirme oyunları” yaratıyorsun Denizcim ya nasıl müthiş, müthiş bir keyifle seyrediyorum seni. Tuvalet kapısının yarı yarıya açık kaldığı bir gün, elindeki pipetleri kapıyla kasa arasında kalan, menteşelerin bulunduğu o dar aralıktan muazzam bir dikkat ve odaklanmayla “denk getirmeye çalışarak” birer birer atışını, kapının öte yanına düşürdüğün pipetleri o nasıl tatlı apul apul yürüyüşünle giderek oldukları yerden alıp kapının diğer tarafından oyununa yenibaştan başlayışını, oracıkta icat ettiğin bu küçük oyunun seni bir bebek için beklenenden nasıl uzunca bir süre eğlediğini... seyretmenin keyfini... anlatamam.. Boya kalemlerini ne zaman, ne zaman önüne koyduysam şöyle bi' iki çiziktirip hemen ya kalemlerin kapaklarını çıkarıp çıkarıp takmaya ya kalemleri teker teker kutusuna yerleştirmeye, sonra tekrar çıkartmaya, sonra tekrar yerleştirmeye, tekrar çıkartmaya... başlıyorsun. Bebek arabasına oturur oturmaz emniyet kemerinin tokasını takıp çıkarmaya başlıyorsun; daha doğrusu kendin çıkaramadığın için her seferinde bana çıkartıyor, sonra kendin takıyorsun. O yumuk yumak ellerinle, tombik bebek parmaklarınla iş görmeye öyle bayılıyorsun. Sen müthiş bir heyecanla tekrar tekrar tekrar tekrar denerken öylece seyrediyorum seni, sevgiyle, hayretle, hayranlıkla, merakla, keyifle... “Doldurup boşaltma” oyunlarını seviyorsun; legoları, harf küplerini, makaraları ya da oynaman için verdiğim bir sepet dolusu cevizi itfaiye istasyonunun, şekilli küpünün ya da delikli ahşap bloğunun içine tıkıştırıp sonra hepsini birer birer geri çıkarmaya ya da önüne dökmeye bayılıyorsun. Çok sevdiğin "puzzle"ları da öyle. Önce yapıyor, hemen arkasından puzzle'ın parçalarını kutusuna doldurmaya başlıyorsun, sonra boşaltıyor, sonra yine dolduruyorsun... İşte tam da bu sebepten koca bir kase buğday ya da fasulyeyle dakikalarca oynayabiliyorsun; küçük hayvanlarını gömüp buluyor, çeşit çeşit kaşık yardımıyla kapaklı/kapaksız cam/metal/ahşap değişik kaplara doldurup boşaltmaca oynuyoruz. Yine de açık ara en eğlendiğin şeyin, avuç avuç aldığın fasulye/buğdayı kollarını kaldırıp yukarıdan bırakmak ya da koca kaseyi tek seferde ters çevirip önüne dökülenleri ellerin ve ayaklarınla dağıtıp saçmak olduğunu söyleyebilirim. Dondurma kaşığıyla fasulyeleri alıp alıp dedenin aldığı küçük ahşap sandalyenin üstüne yüksekten - kollarını kaldırabildiğince – dökmeyi ve muhtemelen dökerken çıkan o şıkır şıkır sesi çok seviyorsun. Çıplak ayaklarının altına yapışan fasulyeleri yere oturup yapıştıkları yerden teker teker alışını, o minik tombul ellerinle o güzel ayaklarını tutup çevirişini öyle seviyorum ki...

Uzun saplı bir fırça; vileda paspası; beş litrelik bir pet; bahçelerde bir kenarda içiçe, yanyana duran eski, boş, topraklı, örümcekli saksılar; mutfak tepsisi; çamaşır sepeti; boş bir damacana; elektrikli süpürgenin küçük başlıklarından biri; merdiven emniyet kapısı, bahçe kapısı; tencerenin birinin kapağı; ıııııı kablo demiş miydim?! ^_^; bulaşık makinesinin alt sepeti; ütü - biz yanındayken tabiî -; bilgisayarın adaptörü, faresi; çay kaşıkları; tuvalet kağıdı rulosu; kutu selpak; eski fotoğraf makineleri; kaset çalar; el arabası; bahçe hortumu; taş, kum, su, toprak, dalında duran ya da yere dökülmüş meyveler; kirazı, elması, vişnesi, kayısısı; bahçedeki piknik masası... "Oyuncak almayın!", "Almayın!" dedikçe babaanne-dede, dayanamadık(m), gittik aldık biz yine de. Aldık almasına da - yok öyle çok değil elbet ve her seferinde özenle seçerek; zira bebeklere/çocuklara "oyuncak" diye reva gördükleri tüm o mağazalardaki şeylerin çok, çok büyük çoğunluğu bir boka benzemiyor. Bir sürü şey var; ama aslında hepsi aynı: bas düğmesine, dijitalin en kötü kalite sesiyle ötsün. Gerçekten "güzel" bir şeyler bulmak, ciddi anlamda aramayı, bakınmayı gerektiriyor. - senin en favori oyuncakların işte yukarıda saydıklarım (ve muhtemelen unuttuğum bir sürüsü) oldu. Bilgisayar, tavla, sandık, tencere, vileda neyse... önüne koymuş büyük bir merakla, zevkle oynadığını her görüşünde "Salak mıyım ben oyuncakla oynucam desene!" dedi durdu deden kih kih gülerek - öyle diyor o işte :) -, gülüşüne, hep senden, oynayışındaki tatlılıktan, senin oynarken duyduğun heyecan ve zevkten aldığı neşenin sesini katarak. O fırçaları sürüdün, sürdün durdun, sile süpüre bitiremedin - ne içerler kaldı ne dışarlar, ne balkonlar, ne bahçeler bakkal önleri kaldırımlar -, zaten süpürmek değil sürümek derdin, o nedenle bahçelerin birinde bulduğumuz orta boy bir pvc kablo kanalı da dolaşırken yol boyu elinden bırakmayıp yerde sürüye sürüye oradan oraya götürdüğün, "oynadığın" bir şey olabiliyor; petleri doldurdun doldurdun boşalttın - taş, toprak, su, fasulye -; saksıların içindeki toprakları avuç avuç aldın aldın başka yerlere taşıdın; mutfak tepsisini buzdolabıyla yanındaki duvarın arasında durduğu aralıktan alıp ellerinle iki yanından tutarak üstüne oturup bekledin güzel başını bize kaldırarak, sürelim, kaydıralım diye, "E hadiii!" dercesine, mutfak karolarının üzerinde sürüdük, kaydırdık durduk seni - ağzın kulaklarında -; çamaşır sepeti kullanmazdık gittik aldık, ucuna bir ip bağladık, çek çek araba oldu, seni içine oturtup salonun içinde dolandık durduk, "Bip biiiip!", yolda giderken otostop çeken bir zürafayı aldık yanımıza, köpekçiği, ayıcığı falan gideceği yerlere bıraktık; 19 litrelik damacanaları boş buldukça evin önündeki yolda yokuş aşağı yuvarladın, bakkalın önünde duran o koca damacanaları iki elinde birer tane tutup tutup bir yerlere taşıdın, yanyana dizdin, yuvarladın; bulaşık makinesinin kapağını düşürürsün artık dediydik neyse ki dayandı garip, düşmedi, üstüne basa çıka çektiğin alt sepetle ne yaptığını bilemeyeceğim, dolandınız durdunuz birbirinize, elinde döndü durdu sersem sepet, hani Ahmet'in hep söylediği gibi "Bu neyin çabası be Denizim" dedim ben de öyle şapşırık bakarken; ütüyü, tencere kapaklarını, adaptörleri hepsini yerlerde sürüdün, sürükledin durdun; çay kaşıklarını, çatalları, pipetleri babaannenin yazlıktaki fırınının alt kapağının deliklerine, bizim tuvalet kapısının havalandırma deliğine falan sokuşturdun; kapıları, kapakları, çekmeceleri açtın açtın kapadın, gizledikleri ne varsa - babaannenin iç çamaşırlarına kadar - sergiledin ortalık yere; tuvalet kağıdı rulolarını asılı durdukları yerden çektin çektin yaydın; selpak kutusunun içindeki selpakları çekip çekip salladın sağa sola; eski fotoğraf makinelerinin, kaset çaların, eski müzik setinin basılacak, çevrilecek, çekilecek, o veya bu şekilde oynatılacak ne kadar düğmesi varsa hepsini kurcukladın. Dışarıda, bahçıvanların işlenirken bir kenara bıraktıkları el arabalarının içine oturdun, iki elinle yanlardan tuttun, aşağı yukarı dolaştık öyle, ne zaman dursam "E yeter herhalde bu kadar Denizcim?!" dercesine, yerinden şuncacık kımıldamadan, kaldırdın kafanı baktın, gayet net, "Devam!"... İnmeye gönlün olasıya kaç kez gittik geldik bilemeyeceğim. Taşlar, elmalar, kestaneler, kozalaklar toplandı, hep bir şeylerin içine - şişe, kova, saksı, kamyon... - dolduruldu, dolduruldukları yerden boşaltıldı, tutulup tutulup atıldı, toplanıp toplanıp annenin avcunun içine bırakıldı. Kumlar, topraklar avuç avuç oradan oraya taşındı, dolduruldu, boşaltıldı, atıldı - kum attığın yerlerden biri de kendi kafandı, nedense bu seni çok eğlendirdi ^^-, saçıldı, döküldü durdu. Bir kaşık, bir kaşık su yetti seni eğlemeye keyifle. Ne bileyim damacanadan yere akmış üç-beş damlaya kadar, hiçbir su birikintisini, hiçbir açık musluğu, akan hortumu, özetin özeti, suyla oynayabileceğin en ufak bir fırsatı asla, asla kaçırmadın. Diyeceğim, biz dayanamayıp oyuncakçıda, internet sitelerinde seçemeye seçemeye oyuncak beğenmeye kasarken sen elinin altında, gözünün önünde, boyunun erimindeki her-bir-şeye - aynı Fırat gibi - "Oynarım ki ben bunla!..", "Bişiy yaparım ben bunla ki!.." gözüyle bakıp oynadın. Biz? Çok, ÇOK sevdik seni.

Bize aldırdığın ilk oyuncaksa kamyon oldu. ^_^ Yaseminlerle Çeşme'deyken her seferinde plajda gördüğün kamyonlara yönelip eline geçirdiğini bırakmak istemeyince ertesi gün ilk işimiz sana bir kamyon almak oldu. Bazı oyuncakların var, zamanla değişen ilgilerine rağmen çoğu vakit elinden düşürmediğin, sahiden hakkını verdiğin, oyna oyna bitiremediğin... İşte senin plajda gördüğün her bir kamyona "sardığın" :) o iki günün ardından ertesi sabah daha kahvaltı etmeden bir heyecan Migros'a koşup sınırlı sayıdaki mevcut içinden beğenip aldığımız, Güzelçamlı'da deniz kıyısı boyunca, dalgalara dolana dolana, kumdan zorlaya zorlana bir gayret, büyük keyif sürüdüğün o sarı kamyon da onlardan. Hayvanların - ki Schleich'nin o süper güzel hayvanlarının ben de büyük hayranıyım -, itfaiye istasyonu, tavşan Jojo arabası, market arabası, parmak kuklalar - özellikle kurbağalı olan -, Mickey'li el kuklası, ahşap arabaların, legolar, yapbozlar, tren seti ve IKEA'dan alınma yerde tıkır tıkır döne döne giden ahşap itmeli/çekmeli oyuncakla birlikte.

Kitaplıktan seçtiğin bir kitabı iki elinle tutup bana getirişini, aşağıdan aşağıdan “Iııııh” diyerek kitabı bana uzatışını, tatlılığından, sevimliliğinden yine oracıkta delirip seni kucağıma çekerek heyecanlı heyecanlı anlatmaya başladığım o ilk saniye nasıl ama nasıl keyiflendiğini, o anki kocaman gülüşünü, gözlerinin ta en derinliklerinden ışıldayışını... Önüne açtığın bir kitaba dalışını sessizce, sayfaları çevirişini, kitaplıktan aldığın kitabı ille de koltuğa oturup ayaklarının üzerine açarak okuyuşunu, kitabın altından uzanan çıplak ayaklarını... o kadar sevdim, o kadar seviyorum ki. İki sayfadan öteye geçemediğimiz, sen o tatlı emekleyişinle çoktan başka başka merakların yoluna koyulmuşken benim elimde kitap, sana kitap okuyabilme neşesi ve hevesiyle oracıkta öylece kalakaldığım ilk zamanlar – çünkü diyebilirim ki annenin hem çok büyük bir keyifle hem de en iyi yaptığı bir iki şeyden biri maalesef ki okumaktır Denizcim –, böyleyken böyleyken sonra birden o becerikli parmaklarınla kitapların sayfalarını çevirme gayretlerin, açtığın sayfaya uzun uzun dalışların, iki sayfadan öteye geçemiyoruz derken bir okuyuşta bir kitabın yarısına kadar geldiğimiz, senin nasıl bir merakla, keyifle, tatlı tatlı dinlediğin zamanlar... Bugün masana, koltuğa ya da kucağıma oturup kitap okumak en çok keyif aldığın şeylerden biri. Kitaplığından bir kitap seçiyor, gidip masana oturuyor, işaret parmağınla yanındaki sandalyeyi işaret ediyorsun bana. Sana kitap okunmasını, dinlemeyi, okurken okurken işaret etmeyi ya da işaret parmağımı tutup göstertmeyi çok seviyorsun. Ben senin o pürdikkat dinlemelerini, kulak kesilmelerini öyle çok seviyorum ki. Bütün bunları, hele hele okumam için seçtiğin kitabı iki elinle tutup “Iıııh!” diyerek bana uzatışını, okumaya başladığımda ağzının kulaklarına varışını, yerde halının üstünde bağdaş kurup oturmuşken kucağıma yuvalanışını, tatlı tatlı dinleyişini... Birlikte kitapçı kitapçı dolaşmayı, senin için saatlerce kitap bakmayı, seçmeyi benim (bizim) ne kadar çok sevdiğimi(zi) söylememe gerek var mı ki? Birlikte Remzi’ye (Armada), Arkadaş’a (Kentpark) ya da D&R’a (Tunalı) gidiyor, giderken de buraların sakince olduğu gün ve zaman dilimlerini seçmeye gayret ediyoruz. Böylelikle kitapların arasında dilediğince ve rahatlıkla dolaşabiliyor, birilerinin ayaklarının altında kalmadan ortalık yere oturup rafın birinden aldığın kitapları karıştırabiliyor, gitgel artık tanış olduğumuz için satış görevlilerinin özel ilgilerine mazhar olabiliyorsun. Remzi’dekiler “Aaaa Deniz gelmiş!” deyip sevebileceğini düşündükleri kitapları çıkarıveriyorlar hemen önüne sözgelimi. ☺ İlk okuduğumuz kitabı Ahmet, bir İngiltere dönüşü hediye etmişti: “The Very Hungry Caterpillar”. Kitabın hakkını verdiğini (hakkından geldiğini de diyebiliriz tabiî ^^) ve hatta “yalayıp yuttuğunu” rahatlıkla söyleyebiliriz Denizcim. Eline geçen her bir şeyi ağzına götürdüğün dönem, tadına baktığın şeyler arasında kitaplar da vardı haliyle ve bu durumdan en çok zarar görenin “Aç Tırtıl” olduğunu söylemek için kitabın geldiği hale şöyle bir bakmak yeterli gelir. Şaka bir yana, biz Aç Tırtıl’ı çok sevdik, önceleri en çok onu okuduk. Aaa ama bak aslında Aç Tırtıl'dan öncesi var; çiftlik hayvanlarının olduğu iki kumaş kitap, onları da bebeklik kıyafetlerinle birlikte hurcun içine koyup kaldırdığımızdan görmeyince unutuvermişim... Aç Tırtıl gibi “yalayıp yuttuğun” kitaplardan biri de “Baby’s First Noises”. Bu ilk sesli kitabına da tek kelimeyle bayıldın. Diğer bütün kitapları tamir ettim; gelgelelim bu ikisini n’aptıysam düzeltemedim. “Yavru Tavşan”ı unutmayalım, Burak’la Melike’nin doğduğunda senin için hazırladıkları o harika hediye sepetinin içindekilerden biriydi, ilk bebek kitaplarından biri de o oldu, nasılsa sağlam kalmayı başarabildi. Tavşanları bu kitapla mı sevdin ki acaba? "Where is Baby's Belly Button?"ı unutmamalı! Özellikle Arkadaş'tan harika kitaplar buluyoruz. Sonra, “Akıllı Tilkinin Masalı” çok hoşuna gitti. Benim de en sevdiklerimden oldu bu kitap, okurken hep tane tane, üstüne basa basa söyledim “Ne olursa olsun, ne olursan ol seni hep çok seveceğim”. Sonra “Bebek Baykuşlar”! Bir ara okuyalım diye en çok tutup getirdiğin kitap buydu; sen o üç baykuşa, ben, anne baykuşun yuvaya döndüğü sayfayı daha çevirirken senin kuş olup kanatlarını çırpışına bittim. Sonra internetten animasyonunu bulduk, bu kez halihazırda bildiğin bir hikâyeyi ekranda izlemeye, hele hele “Ben annemi istiyorum” diye mızırdanıp duran o en küçük baykuşa, hele hele anne baykuşun kanatlarını açmış yuvaya dönüşüne bayıldın. Anne baykuş yuvaya uçarken sen her ama her seferinde heyecandan kanatlanıp uçtu uçacak oldun. Kitaplar okunmaya başladıkça biz büyük bir keyif ve neşeyle kitapçıların yolunu tuttuk; süpriz kapaklı, sesli ve hareketli kitapları çok sevdin/seviyorsun. “Neşeli Sesler”, “Oyun Zamanı”, “Winnie ile Ninniler”, “Hayvanlarla Saklambaç” bir aranın en çok okuduğumuz kitapları. Sonra “Kelimeler Kitabı”... Allahım ne sevdin ne sevdin! Tübitak’ın önce “Rüzgârlı Bir Gün” – Kitaptaki köpeğe bakıp da “Hov hov!” demiştin ilk kez, ““Hov hov” diyor, “Hov hov” diyor!!”, bir sevinç bir sevinç... ^^ –, arkasından “Güneşli Bir Gün”, sonra "Yağmurlu Bir Gün".. Yakınlarda “Kayıp Baykuş”... Bayıldın! Baykuşları seviyorsun. Sonraaa... Tuğba'nın hediye ettiği "Kafasına Edeni Bulmaya Çalışan Küçük Köstebeğin Hikâyesi"...O kakalı kitabı ne kadar çok sevdin Denizcim, okurken hayvanların kaka yaparken çıkardığı sesleri taklit ediyoruz ya komiğine gidiyor. Bir de kesinlikle hayvanları seviyorsun, Tim Warnes'in "Say Hello to the Animals"'ı da keyifle okuduğun/okuduğumuz kitaplardan biriydi. Birinci yaşının ardından her ay “Meraklı Minik” almaya başladık ve ikimiz de “Meraklı Minik” okumayı çok sevdik. Ve Mumuk... Topan ayaklı Mumuk. Mumuk’un özellikle fotoğraf albümünü okumaktan, resimlerine bakmaktan müthiş keyif alıyorsun. “Ortak yanınız çok,” diyorum okurken; “Mumuk’un da kedisi var, o da senin gibi kitapları, okumayı, banyo yapmayı, parkta kuşları beslemeyi, gezmeyi ve denizi çok seviyor ☺”. Dokun-hisset kartları, resimli kartlar, minik ellerinle tutabildiğin minik kitaplar... Hepsini çok ama çok sevdin, ne baktık ne baktık her bir karta. Başlarda daha kafanı uzun süreli dik tutamazkenden okumaya başladığımız, önceleri yalnızca müthiş bir merak ve ilgiyle bakmaktan zamanla kapak açmaya, sayfa çevirmeye, uzun uzun bakmaya, derken "... nerede?" oyununu oynamaya, işaret etmeye, göster(t)meye, kitaplıktan alıp geri koymaya, oradan oraya taşımaya başladığın kitapların... High Fidelity'de John Cusack'ın plaklarını dizdiği gibi kronolojik dizmek istersen bir gün kitaplarını, alıp rafa yerleştireceklerin ilk bunlar olacak... Bir şey söyleyeyim mi? Ben hepsini çok seviyorum. Hep çok seveceğim. O kadar özeller ki! Yarın onlarca anının, yaşantı parçacığının, anımsaması, anımsayıp da başa çıkması güç onlarca güzelliğin bir anda içime dolması için birinin kapağını görmem, bir sayfasını çevirmem yetecek.

Hep bir kitaplığın olsun istedim; kitapları, kapakları görünür şekilde yerleştirebileceğimiz, boyu boyuna uygun, kimseye ihtiyaç duymadan istediğin gibi kitap alıp koyabileceğin, hepsinden önemlisi, senin kitaplarınla senin olacak bir kitaplık. Kitaplık geldiğinde hep birlikte – Onat, sen, ben – elbirliğiyle monte ettik; sen yerleştirdin ve sanırım sen de bizim gibi kitaplığını çok sevdin. Üstelik saklambaç oynarken saklanacak harika bir yer de yaratmış oldun kendine böylelikle. Ne zaman saklambaç oynasak gidip gidip kitaplığın arkasına saklanıyor ve oracıkta yakalanmayı beklemekten öylesine heyecanlanıp neşeleniyorsun ki. Elma kurduydun ya sen hangi ara kitap kurdu oldun?! Güzellik yüküm.

Koltuğun üstünde neşeli çığlıklar atarak bir aşağı bir yukarı dolanmaya bayılıyorsun. “Yapma Denizcim düşebilirsin” falan diyorum; ama bunu derken hem bir yandan sanıyorum biraz “kırıtarak” söylediğimden (“Tamam tamam yapma ama yap, ben seni tutarım” gibilerinden bi’ hallere girdiğimden) hem de seni koltuğun tepesinden almak yerine düşmemen için kollarımı açarak koltuğun yanından yanından, attığın her adımı takip edişim bu işi bir “oyun”a dönüştürüp seni çok eğlendirdiğinden bizim “Yapma”lar, sende, yapma denilen şeyin kikirdeyerek yapılmaya devam edilmesi şeklinde bir karşılık buluyor. Yatağından yastığı, yorganı aşağı atarken de böyle bu. Seni yatağına koyduğum an kahkahalar eşliğinde yastığını, yorganını, yatağın başında duran oyuncaklarını ve ilk çekmecedeki elinin uzanabildiğince yetişebildiğin her bir kıyafeti aşağı atmaya başlıyorsun birer birer, bazen - ortamda atacak bir şey kalmayınca - hızını alamayıp çarşafını sökmeye girişiyor ve kimi zaman bunu da başarıp çarşafı da aşağı gönderiyorsun. Tulumlar, yastıklar, köpekler, penguenler, yorganlar, suluklar, emzikler, kitaplar havada uçuşurken ben bir yandan yine yarım ağız “Allahım Deniz yapmaaaa! Atmaaaa!” diye kikirdeyerek söylenir, bir yandan attıklarını yakalamaya/toplamaya çalışıyormuş gibi yaparken sen gülmekten ayakta duramaz hale geliyorsun. ☺ Sahi kuzum, aylardır atıyorsun da – küvetten ördek, yataktan yastık, yorgan, emzik, mama sandalyesinden suluk, çatal, kaşık, tabak, yiyecek, koltuk arkalarından oyuncak, emzik, suluk – bu atma işi cazibesini hâlâ nasıl yitirmiyor anlaşılır gibi değil? “Oğlum elinden bırakınca düşüyor işte, adına yerçekimi denen şey, böyle bi’ şey. Basit, net!” diye söylenebiliyorum sözgelimi yatağın altına kaçan emziklere uzanamaya uzanamaya uzanmaya çalışıp da öyle olmayacağını anlayıp yatağı çekmeye davranırken. Bir şeyleri yere atarken aklında ister temel fizik yasaları ister salt eğlence, oyun olsun atmaktan ÇOK büyük bir keyif alıyorsun. Otuz beş yıllık hayatımın hiçbir döneminde bu kadar eğilip kalkmamıştım anlayacağın ^_^.

Bir şeyi kopyalaman/taklit etmen için o şeyin tarafından bir kez görülmesi yeterli. Bunu biliyor olsak da yaptıkların karşısında yine de şaşkınız. Tabiî bu arada geçen gün iPhone’u parmağınla kaydırarak açtığını görünce allaaaam acaba farkında olmadan başka neler “gösteriyoruz”, “öğretiyoruz” diye düşünmeden edemiyor insan. Ama, uzaktan kumandalı arabanın pil yuvasının vidasını flütü tornavida gibi kullanarak açmaya kalkıştığını; giysi dolabının üzerindeki zürafalı boy ölçere geri geri yaklaşıp sırtını yasladığını, üstüne bir de elini başının üzerine tuttuğunu ya da halıyı kaldırıp – tam olarak yarım saat kadar önce benim kaldırdığım tarafını :) – altını süpürdüğünü; banyoda kendini yıkamaya çalıştığını; ıslak mendille masanı ya da yerleri sildiğini; bilgisayarın karşısına geçip bir elinle fareyi ileri geri oynatırken irice açtığın gözlerinle ekranda bu hareketinin karşılığını arayışını; eline, koluna krem sürüşünü - tatilde sinekler yüzünden fenisitil süre süre bir hal olmuştuk, o sıra sen de başladın krem sürmelere -; yemeğini ağzına götürmeden önce üfleyişini; Püskül'ü kuyruğundan yakalayıp bıraktıktan sonra ellerini kibarca "huff huff" diye üfleyişini - ne zaman Püskül'ü kuyruğundan yakalasan elinde koca bir tutam tüy kaldığından ellerini tutup üflüyorum da ben, ah be Denizim, bu kadar tatlı olma ya! -; oyuncaklarından biri dolabın altına kaçtığı zaman eğilerek/yere yatarak oyuncak süpürgenin sapını dolabın altına uzatıp - aynı bizim yaptığımız gibi - oyuncağını oradan almaya çalıştığını; salıncağın ıslak olduğunu fark ettiğinde hemen oralardan buluverdiğin bir küçük yaprakla oturağın üstünü silişini, kurulayışını - yanımda salıncağı kurulayacak hiçbir şey olmadığı bir gün ben böyle yapmıştım çünkü, ama biz unutuveriyoruz işte o sıra, aslında her an olduğu gibi senin kayıtta olduğunu -; terlik/ayakkabı giymek, evde ya da dışarıda süpürge yapmak için gösterdiğin gayreti... ilk kez gördüğüm(üz)de niyeyse garip duygu... insanın kalbi oracıkta eriyiveriyor. Plajdaki duşun altına o küçük kumlu tombik bebek ayaklarını ayakta duramaya duramaya – tıpkı senden önceki herkesin yaptığı şekliyle, önce birini, sonra diğerini – uzatmaya çalışan on altı aylık şu insan yavrusundan daha tatlı, daha güzel hiçbir şey olamaz bu hayatta diye düşünüyor; hattâ oracıkta “Eyvallah kardeşim, ben alacağımı aldım, göreceğimi gördüm!” noktasında buluyorsun kendini. On altı aydır defalarca, defalarca, sana baktıkça, büyüyüşünü, düşünme ve öğrenme yollarını, tüm o iyilikgüzellik dolu hallerini meraklı ve kocaman gözlerle izlerken tüm kalbimle, samimiyetimle, kılcallarıma dek, tüm netliğiyle hissettiğim o duygunun yine tam orta yerinde... Daha güzeli olamaz!

Sabahları uyandığını duyar duymaz yatağından alıp - yatağında yatmışsan tabiî - yanımıza getiriyorum seni. Hemen birbirimize sokuluyoruz, ben bir yandan seni öpüp koklar bir yandan emzirmeye hazırlanırken sen çoktan emziğini çıkarıp eline almış bekliyor oluyorsun. Bir daha asla, asla aklımdan çıkmayacak anlardan biri daha. Daha güzel kokabilir misin? Daha güzel olabilir misin? Daha güzel olunabilir mi? O sıra bunları düşünüyorum. Emmeyi bitirip de yatağın içinde doğrulur doğrulmaz yaptığın ilk şey, gözlerini irice açarak gülümsemek oluyor, kulaktan kulağa dediğim... Bu gülümsemeden sonra nasıl tutar ki insan kendini? Elinden kolundan yanağından başından bacağından ayaklarından ayak parmaklarından ağzından gözlerinden fındık burnundan.... Sen sıkılıp çığlığı basasıya... ö p ü y o r u m. r u m. r u m. Ben hep öpmek istiyorum aslında; ama sen durmuyorsun, her zaman çok meşgulsün. (^_^)

...

Babaanneler Mayıs sonunda yazlığa gittiler. Geçen yıl gittiklerinden bir ay daha erken bu kez. Ben birlikte olacağımız ve yine yine yine su gibi akıp gideceğini, gelmedi, gelemedi derken çoktan kapı dışarı edileceğimizi şimdiden bildiğim bu yazı sakinlik ve yavaşlıkla karşılama ve yaşama gayretindeyim. Ne ve nasıl yapıp edileceği belirsiz şeylere karşın böyle. Seninle geçireceğimiz bu ikinci yazın, bebekliğinin artık son demleri olacağının, yavaş yavaş çocukluğa geçiş yapmakta olduğunun acıtatlı bilgisi. Son on altı aydır olduğu gibi, elimdeki zamanla ne yapıp edeceğimi belirleyen yegâne şey bu (Bundan böyle değişmez ki artık bu). Zamanın deli gibi geçi geçiverdiği; geçmesin, bitmesin, sonsuzca sürsün istediğim o an'ların kanat çırpa çırpa uzaklara uçtuğu... O nedenle beraberliğimizi, bebekliğini, küçücüklüğünü doyasıya, doluluğunca yaşamaktan ötesi ufkuma yerleşemiyor. Önceki yaza göre daha yaşamış, daha bilir, bebeklihayatla daha uyumlanmış oluşun getirisi çok. Kıymetli. Her şey daha zen. dingin. sakin. Ben öyle (Ya tamam çok yorulduğum ya da sıkıştığımda ara ara arızaya bağlayabiliyorum). Önceki yaz babaanneler gidip de ilk kez başbaşa kaldığımızda bu “başbaşalığa” hiç hazır değilmişim meğer. Öyle bırakıldığı yerde kalan, sürekli uyuyup duran kıpışık gözlü bir yenidoğanlıktan gözleri fel fecir okuyan, yerinde durmaz, kıçı başı oynak, sürekli tırmalanıp, dönenip duran kıpır kıpır bir bebekliğe geçiş yaptığın ve o geçişle artık uyku muyku bilmediğin o dönem açık konuşmak gerekirse neye uğradığımı şaşırmıştım biraz. Yaşamın aşağı yukarı dört eylemin - em, uyu, kaka yap, etrafa gülücükler dağıt/kuş gibi şakı – etrafında dönenip durduğu o ilk yenidoğan aylarını sonradan çocuk oyuncağı olarak görmem boşuna değil (iyi kötü işlerin tıkırında, anne ve bebeğin önemli bir sıkıntısının olmadığı durumdan söz ediliyor elbette).

On yedi buçuk ay! Geçen sene bu zamanlar yeni emeklemeye başlamıştın; son birkaç aydır üzerinde oynadığın oyun halısının ötesine, açıklara dikmeye başlamışsın gözlerini, kafamı ne zaman çevirsem parkenin üzerinde bulur olmuşum seni. Bugün, ben "Deniiiiz dur bekle" diye yukarıdan inip peşine düşesiye sen çoktan evin önündeki yolu dönmüş oluyorsun. Arkana dön de bir bak, değil mi? Yok! Başını alıp koşa kaça bir gidişin var ki. Zaten kaçmak olsun, saklanmak, yakala(n)mak olsun... Nasıl bir keyif alıyorsun, biliyor musun? Nasıl ama nasıl neşeleniyorsun! "Deeeeniz beeeeni bulamaz kiiiiiii?!" ya da ""Deniz neeerdee?" diye seslenmeyegörelim, nasıl bir heyecan, nasıl bir coşku, nasıl bir yerinde duramama, bir telaş, kaçış, çığlık, kahkaha, "ci-eeeeeeee!"... Başından beri öyle çok sevdin ki bu oyunu! Sen(inle) oynarken, oynamaktan çok senin oynayışında, geçip de karşına keyifle seyredilesi, şaşılası neşende, zevkinde gözümüz, aklımız. Bu kadar mı keyiflenir insan?! Daha küçükken üzerine yorganını örter, "Deniz neeerdee?" der, numaradan biraz arandıktan sonra yorganın bir kenarından çıkmış elinden, ayağından "yakalardık" seni... Biz seni "bulana" kadar oracıkta öylece kıpırdamadan sessizce bekleyişine hayran olurdum her seferinde. "Aaaa burdaymııış!" der demez yorganı üzerinden atıp bir kikirdeyişin, sanki gıdıklanıyormuşçasına bir kıvrılışların var ki. (E ondan öncesinde, daha sırtüstünden yüzüstüne dönemezkenden, dört-beş aylıkken ne oynardık, ne oynadık eşarpla, ne delirdin, ne sevindin, ne eğlendin yareppim!) "Ci-eee" sende gıdıklanma etkisi yaratıyor. Daha "Deniz neeerdee?" der demez bir telaş koşup saklandığın yerde (tabiî ki de perde ya da kitaplık arkası^^) kikirdeyip yerinde hoplayıp zıplayıp duruyorsun. Saklambaç'ın kuklalı ya da zürafalı olanıysa neşeni, zevkini katmerliyor. Sen kitaplığın arkasında saklanırken Miki fareli el kuklasının ya da bir parmak kuklasının kitaplığın bir orasından bir burasından çıkıvermesi, sen beklemezken beklemezken elini, ayağını yakalayıvermesi ya da peşine düşenin bir zürafa oluşu heyecandan deli ediyor seni. O kurbağalı parmak kuklasını, Mikili el kuklasını ya da iki kolunu boynuna dolayıp taşıyamaya taşıyamaya getirdiğin boyunca zürafayı neşeyle bana uzatışın, ah o bakışların, kibarca oyuna davet edişin beni, daha ben kuklayı parmağıma/elime takarken kikir kikir gülerek, arkana bakmadan koşarak kaçmaya başlayışın... Ne keyif ne keyif! İşte "o" an'larda, beni dağıtan o bakışlarda, oyuna/okumaya davet eden o iri gözlerde, güzelliğiyle yüreğimi titreten uzun, kıvrık kirpiklerde, o kocaman gülüşte, o ya da bu sebeple kollarını bana doğru her uzatışında hep bir parçamı bırakıyorum ben. Böyle bıraka bıraka... Öyle bir yer çünkü o bakışlardan, irice açılmış o iyilikli, sevimli, neşeli, saflığıyla dokunaklı gözlerden, o kocaman gülüşlerden geçip gittiğin yer anlıyor musun? Gidip de dönmek istemeyeceğin.

Aslında devirip yıkmasını daha çok sevdiğin küpleri bu kez durup dururken, kendi kendine, olabildiğince kontrollü olmaya gayret göstererek üst üste koyuşunu, önce birini, sonra diğerini, bir tane, bir tane daha, oldu olacak derken beşinciyi, sekizinciyi, onbirinciyi !! yerleştirişini... görmenin sevinci, keyfi... anlatılmaz. Salt bir taneciği diğerinin üzerine koymak ne güçtü oysa, hatırlıyor musun? Güzelçamlı dönüşü legolara merak saldın. (Bir de puzzle'lara! İkili puzzle'ları, sesli taşıt ve hayvan puzzle'larını, ikili tamamlama kartlarını büyük bir keyif ve beceriyle yapıyorsun.) Aşağıda duran birkaç parçayla uzun uzun oynadığını görünce, aylardır yukarıda duran bir koca kutu legoyu aşağı indirdik. Gördük ki iyi ettik. Önceleri iki üç parça takıp çıkarır, hemen sonra çekip giderken şimdilerde neredeyse kutudaki bütün parçalar bitesiye oynuyorsun. Onat da legolarla oynamayı çok severmiş küçükken; öyle güzel oynuyor, yönlendiriyor ki seni. O legoları elinin içinde bir güzel döndürüşün, müthiş bir dikkat ve yoğunlaşmayla parçaları tatlı tatlı bir takışın var ki! İki elinle tutup az biraz güçlükle taşıyabildiğin o koca lego kutusunu durduğu yerden alıp bana/Onat'a götürüşün, açalım, oynayalım diye uzatışın, sen kendi kendine oynar, ben mutfakta dalmış işlenirken yaptığın bir "parça"yı getirip sevimli sevimli gülerek bana gösterişin/verişin/uzatışın... N'apılır ki o dakika? Nasıl başa çıkar ki insan o getirişin, o paylaşımın kendisini vurduğu deli yoğun duyguyla?

Sabahları kahvaltıdan sonra dışarı atıyoruz kendimizi, sen nereye götürürsen... Lider sensin. Ayakkabılarını giydirip kapının önüne bıraktığım anda fırlıyorsun, geliyor muyum gelmiyor muyum? ne taktığın var ne geri dönüp baktığın. (Bir kez yine böyle kamyonun elinde aldın başını gittin. "Du' bakalım" dedim, "beni görmezse n'apacak?" Ağaçların, dalların, çalıların, elektrik panolarının arkasına saklana saklana izledim seni, arada bir dönüp arkana bakmak dışında hiçbir şey yapmadın, şöyle bir bi' iki saniye kadar bakınıyor, sonra dönüp yürümeye, keyifle kamyonunu sürmeye devam ediyordun.:)) Bir yandan "Deniiiz bekle lütfeeen!" diye seslenirken bir yandan sandalatlerimi ayağıma geçirmeye çalışıyorum. Sen çığlıklar atarak ve kendi kendine bir şeyler söyleyerek uçarcasına gidiyorsun. Tüm bunlara tatlı tatlı gülümseyen bir yüzle tanıklık eden komşumuz "Deniz özgürlüğünü ilan etmiş!" diyor. "Ehe evet etti valla!". Sola yönelmişsen gidip kaldırımın kenarına oturuyorsun, beni görünce bir yandan "Iııh!"layarak işaret parmağınla yanını gösteriyorsun. Yanına oturuyorum; ayaklarını oynatıp duruyorsun. (Keyfin yerindeyse, neşelenmiş, bir şeylere sevinmişsen ayaklarını sallıyorsun. Net bu. Oturduğun yerde ayağın yere değsin değmesin ayaklarını sallamayı seviyorsun.) Sarılıyorum sana. "Seni çok seviyorum" diyorum göğsüme bastırırken, öperken seni. Fırlayıp koşmaya başlıyorsun. Yol üzerindeki hız kesicinin üzerinden koşarak yolun karşısına geçiyor, sonra dönüp iki elini geriye doğru açarak ve çığlık atarak bana doğru yine hız kesicinin üzerinden koşmaya başlıyorsun, kollarımı kocaman açıyorum ben de, "Atla!!" diyorum bana yaklaşırken, üstüme bırakıveriyorsun kendini... Bu bir oyun senin için. Ne zaman dışarı çıksak çok büyük bir keyifle "oynadığın". Ben bu oyunu çok seviyorum, hep böyle oyunlar oynasak diyorum ^^, sarılıp öpmeli. Oyun ayağına oh öpüyorum sarılıyorum, değmeyin keyfime! Kollarımın arasından kurtarıp kendini tekrar yolun karşısına geçiyorsun. Üzerime doğru koşarak, coşarak gelen güzeller güzeli bir gülen surat. Sonra bir daha. Bir daha. Bir asla yeterli değil. İki asla yeterli değil. Üç değil. Dört değil.

Lavantaları kokluyoruz sonra - kendin alıp başını gitmişsen de o taraflara, dizlerini hafifçe kırıp minik burnunu lavantaların içine içine uzatmadan geçmiyorsun önlerinden -, üzerlerinde gezinen arılara, kelebeklere bakıyoruz, şanslıysak bir yusufçukla karşılaşıyor, kanatlarına hayran kalıyoruz. Gördüğün her ağaca, çiçeğe burnunu uzatıyorsun. Nasıl tatlısın. Koklarken, nefesini içine çekmek yerine burnundan dışarı veriyorsun yüzünü buruşturup. O nasıl bir sevimlilik?! Akasyaların gölgelediği, parka giden yolda kuşları, baharın başında sıcakla birlikte kat kat açılmaya başlayan kozaların o çok tatlı incecikten çıtırtılarını dinliyoruz, gördüğümüz her kedinin peşine düşüyoruz, meyvesinden dalları aşağılara kadar sarkmış kirazı görünce hemen kucaklayıp kaldırıyorum seni, o kadar hoşuna gidiyor ki bu, topladıklarını oracıkta atıveriyoruz ağzımıza, eğilip karıncalara bakmadan, bahçelerdeki gülleri koklamadan geçmiyoruz, üzerine oturmadan geçmediğin o ağacın yanına geldiğimizde yine kucaklayıp oturtuveriyorum seni, bir yandan iki elimle tutarken seni dalın arkasından "Ci-eee" oynuyoruz, yine çığlık, kahkaha, topladığın taşları, meyveleri rögar kapaklarındaki deliklerden aşağı atı atıveriyor, kapakların altından gelen o şırıl şırıl su sesine kulak kesilmeden, gözlerini o yuvarlak deliklerin derin karanlığına dikmeden geçmiyorsun yanlarından, yol üzerinde gördüğün bisikletlerin tekerleklerini elleyip pedallarını çeviriyor, kiminin üzerine oturuyorsun, yerden topladığın minik minik taşları, dal parçalarını, dökülmüş, ezilmiş meyveleri, meyvelerin çekirdeklerini, fıstık kabuklarını, bira kapaklarını, arada sigara izmaritlerini alıp bana getiriyor, kibarca avcuma bırakıyorsun, bırakırken nasıl güzel bir bakış gözlerinde, vermenin/paylaşmanın sevinci, yerden toplanıp kibarca avcuma bırakılan ve yetişkin dünyasında adına "çer çöp" denilen o küçük şeylerin içimde titrettiği tellere ne demeli, yine bir suskunluk, en fazla bir yutkunma, boğazda düğüm... ben bulduğum güzel yaprakları, şimdilerde kurumaya yüz tutmuş kozalakları gösteriyorum sana, bahçelerdeki hortumların, muslukların başından ayrılamıyoruz, elinde hortum öylece bekliyorsun musluğu açmam için, akşam saatlerinde futbol oynayan mahallenin abilerini seyrediyoruz, gelen geçen gezintiye çıkmış köpeklerle ve sahipleriyle selamlaşıyor, ayaküstü laflıyoruz, çoğu kez öyle ağır ağır bakına oynaya gezmekten yolunun yarısına bile varamadığımız çocuk parkına varabilmişsek eğer - çoğu zaman az gidiyoruz uz gidiyoruz bir de dönüp bakıyoruz ki bir arpa boyu yol gitmişiz, gitmekle, varmakla işimiz yok - salıncağa, tahterevalliye sırayla kısacık kısacık biniyor, hattâ binmenle inmen bir oluyor diyeyim, hemen arkasından tırmanmalı, merdivenli, köprülü, oturaklı ve kaydıraklı büyük ahşap oyuncağın orada alıyoruz soluğu, sevdiğin bu, ne tahterevalli tek başına, ne salıncak, tercihlerini, yönelimlerini görmek öylesine keyifli ki, salıncakta uzun uzun sallanmak falan asla sana göre değil, azıcık dur işte Deniz sallayalım desek salıncağın önündeki korumasını kaldırmaya yelteniyorsun, seni keyiflendiren, ilgini çeken hareket, heyecan...Tırmanacak, eğimli köprünün üstüne çıkacak, aşağı yukarı koşacak, merdivenden inecek, sonra gene çıkacak, oyuncağın etrafında saklambaç, yakalamaca oynayacak, kaydırağa ille de tersten çıkacak, kayıyormuş gibi yapıp kaymayacak, şaşırtacak, böyle eğleneceksin.

Otoparkın içinden geçip (arabalara eskisi gibi öyle çok takılmıyorsun artık, daha çok anahtarla arabayı açıp anahtarı kontağa takıyor, direksiyonun başına geçiyor, sağda solda kurcuklanabilecek ne kadar düğme varsa kurcukluyor, bana camları açtırıp ben arabanın dışında beklerken seni sen içeriden bana el sallıyorsun, "İyi yolculuklar Denizcim! Dikkatli kullan oldu mu?" diyorum el sallarken, bildiğin sırıtarak bakıyorsun karşımda, mutlusun. ^^) karşı sıranın önündeki yolun başındaki merdivenlere gidiyorsun ya da. O merdivenlerden kaç kez inip çıkıyoruz (tek başına, ayakta (ellerini kullanmadan) inip çıkabilmeyi çalışıyorsun), kamyonunu merdivenlerin kenarındaki eğimli rampadan kaç kez bırakıyorsun, sonra gidip aşağıdan alıp ittirerek merdivenin başına geri çıkarıyor, yeniden bırakıyorsun bilmiyorum. Bazen sayayım diyorum, bir yerden sonra kaç saydığımı unutuyorum; ama bir kez yedi saydığımı hatırlıyorum. Gidip yolun kenarındaki ardıçları kokluyorsun. Sonra gözüne yandaki eğimli toprak yolu kestiriyorsun. Çıkmaya çalışıyor, tırmalanıyorsun; ama toprakta ayakların kayı kayıveriyor. Sonra dönüp bana bakıyorsun bir elini uzatarak. Gerçekten ihtiyacın olduğunda ancak (bulguların, işin başında sahip olduğun varsayımı geçersiz kıldığında: "Hııımm hayır burayı tek başıma çıkamam dostum" gibi) yardım istiyorsun, onun dışında elimi tuttuğun falan yok. Tuttuğundaysa ağzım kulaklarıma varıyor; elimin içindeki o yumuşacık sıcacık küçücük elinin duyumsattığı o tarifsiz hissi öyle seviyorum ki. Yolda yürürken hep birbaşına takılıyorsun. "Gel" diyorsan geliyorum yanına, "Tut" diyorsan tutuyorum elinden, "Otur" diyorsan oturuyorum, "Kaldır" diyorsan kaldırıyorum, soruyorsan şayet yanıtlıyorum. Sen sormadan yoluna çıkmıyorum, sevmiyorum çok "göstermeyi", "işaret etmeyi", dikkatini "çekmeyi", öyle şunu yapalım, buraya gidelim falan diye öneriler getirmiyorum. Sen söyle ben dinleyeyim diyorum. Böylesini seviyorum. Senin beni yönlendirmeni, götürmeni, senin bana göstermeni, senin bebek gözlerinle bakınmayı - becerebildiğimce -, bebek adımlarınca yürümeyi, kendi bildiğince gezinmeni, keşfetmeni daha çok seviyorum. Yoksa o rögar kapağının altından akan suların şırıltısını duyar mıydım, duysam da dikkatini o sese çeker miydim; sen daha görür görmez hiç çekincesiz, sakınmasız eline almasan o sümüklü böcekleri tutup tutup avcuna bırakır mıydım - ben kendim tutamazken -; sen üstüne çıkmak istediğini söylemesen yol kenarında duran tozlu topraklı el arabasının içine oturtur, aşağı yukarı gezdirir miydim seni bilmiyorum. Benim küçük Buda'm!

Şöyle bir şeyler demek istiyorum: Seninle birlikteyken, diyelim ki güzel başını, bir yanağını omzuma yaslamış ya da yüzünü boynuma gömmüş, kollarınla da iki yanımdan sarılmışken; yatakta uzanmış seni de göğsüme yatırmış, çok sevdiğim o kısacık mesafeden minik burnuna minik öpücükler kondururken sözgelimi; gecenin kör yarısı, uykuların arasında, herkesler uyurken, o sessizlikte, başımdaki lambanın loş sarı ışığı altında paylaştığımız mahremiyetle dolup dolup taşarken her seferinde; kollarını iki yana alabildiğine açmış bana doğru koşarken; yemeğini neredeyse hiç yardımımız olmaksızın, kendi kendine kaşık kaşık ağzına götürür, arkasından yoğurdunu aynı maharetlilik ve tatlılıkla kaşıklarken; dışarıda oynarken oynarken aniden farkettiğin yuvarlana yuvarlana giden o şeytan tüyünün arkasından çığlık çığlığa koşarken ya da; birdenbire yerde fark ettiğin bir karıncayı ödümü patlacak, beni yerimden hoplatacak kadar tiz bir sesle çığlığı basıp bana gösterirken; yorganı kafana örtüp "saklandığını" zannederek oracıkta öylece sessizce benim seni bulmamı beklerken; gündüz uykularından uyanırken kıpışık gözlerini daha tam açamamış, uykunun mahmurluğunu üstünden tam atamamışken çabuk çabuk üzerimdekileri çıkarıp yanına sokuluverdiğimde, uykuyla ballanmış sıcacık yumuşacık ellerini ayaklarını yanaklarını usul usul öpe seve uyandırırken seni; daha yeni yürümeye başladığında bir kolun yukarıda, poponu iki yana sallaya sallaya o dile söze gelmez sevimlilikteki yürümelerini seyrederken... s e n i n l e y k e n, baştan ayağa, kılcallarıma dek, koca bir minnet duygusuyla sarılı olarak, "tam şimdi ve burada" birlikte olmanın, o an yaşıyor olduğumuz şeyi yaşıyor olmanın zevkinden, neşesinden, bir dünyanın başına gelebilecek bu en güzel şeye, sana, o an'a gözlerimi, zihnimi, kalbimi büsbüyük açmaktan, an'a doluluğunca ortak olmaktan ötesini şuncacık düşünmüyor insan. Zamana an an muamele ediyor. Saniye saniye, salise salise. Denizin susup çekilmesiyle gözünün önünde alabildiğine uzanan yürü yürü bitmez pırıltılı bir boşluğun açılıvermesi gibi. Yürü yürü bitmiyor zaman. Zamanı bütün ağırlığıyla duyumsayan ve hepsi aynı anda büyük harflerle konuşan binbir düşüncenin rüzgârında kalan o karmakarışık zihin susuyor. Zamanın sesini susturunca sen de alabildiğine yumuşak ve hafif adımlarla neredeyse parmak uçlarında yürümeye başlıyorsun yaşamın içinde. Bebek adımlarıyla. İçindeki ve dışındaki her şeye önceden olduğundan çok daha fazla dikkat kesiliyorsun. Bütün varlığınla önündeki karıncaya - ya da bir kitaba, legolara, tren raylarına, yerden topladığın elmaları kamyonuna doldurmaya, kaçıp saklanmaya, önüne koyduğum bir küçük kase tahin-pekmezi parmaklarınla kaşıklamaya... - yoğunlaşmışken sen, dünyanın uğultusundan, bir tarraka, bir kıyamet telaşesinden uzak, düşünceden ve kaygıdan arı, kirpiklerimi neredeyse hiç kırpmadan, yerimden kıpırdamadan u z u n u z u n u z u n u z u n izliyorum seni. Bebekliğini, küçüklüğünü, gülüşlerini, bakışlarını, hallerini, büyüyüşünü kalbime, zihnime alabildiğine doluluğunca, muazzam bir gönül hoşluğuyla t-a-n-e t-a-n-e yerleştiriyor, gün içinde, hiç unutmak istemediğim, tam o anda, oracıkta kalmak, durmak istediğim, bırakmak istemediğim onlarca karenin içinde asılı kalıyorum bir yandan. Göğsümde, verdiğin sevinin, sevincin yarattığı kalp çırpıntıları. Şükran. Minnet. Nasıl da güzelsin! Benim küçük Buda'msın.
...
Bugün tam on sekiz aylık oldun. 81 santim, 11.6 kg. On sekiz ay kontrolünden dönerken arabada yine gözlerim sulandı. Yine bir hüzün sağanağı. İlk aylarda durduk yere böyle içimden gürül gürül yükselirdi o his, bağıra bağıra, uzata uzata ağlayasım gelirdi. Göbeğin düşer, ağlarım, kırkın mı çıktı, ilk üç ay mı bitti, ağlarım, sabah uyandığında yastığında gördüğüm üç-beş tel saça yine ağlarım, beşinci ay bitti, altıncı aya az kaldı diye oturur ağlarım, yakında ek gıdaya geçeceğiz diye sular seller gibi ağlarım, babaanneyle dede yazlığa gider, ağlarım, çok güzelsin, çok seviyorum diye içimi çeke çeke ağlarım, doktor "Aaa dişi çıkmış Deniz'in" der içim cız edip gözlerim dolar, üstüne utanmadan "İyi baktınız mı? Emin misiniz?" diye sorarım - sanki kötü bir şey söylüyor kadın töbe yareppim -, seninle yazlığa gideriz, dönüşte yine ağlarım... Büyüyüşünün en ufak bir dokunuşunda ağır bir darbe almış kadar sarsılıyor kalp. Utanmasa olduğu yere yığılıp kalacak. Onat, her seferinde, "Burcuuuu! Şimdi niye ağlıyorsun?!" der şaşkın şaşkın. Hıçkırıklı hıçkırıklı bir "Yok bişi" çekerim. “Ağlama! Ağlancak bişi yok ki!” “Tamam” derim, der demez öncekinden daha şiddetli koyveririm. Ağlarken ağlarken gülmeye başlarım sonra. Deli gibi. "Çok güzel!" diyebiliyorum sadece o zamanlar. "Çok güzel işte, ondan ağlıyorum!". "Çok seviyorum ben Deniz'i". "Nasıl olcak?!" derim bir de. Nasıl olacak? İnsan bu kadar severse ne yapar, nasıl yaşar? Aklımda şairin dizesi: "İnsan sevdi miydi buna bir çare düşünmeli". İnsan seviyorum diye ağlar mı? Ağlar. Kalp bu büyüyüşün hızında - "göz açıp kapayıncaya" - atamadığından, almaktan almaktan almaktan yaşamaktan neredeyse çatlayacakmış gibi olduğunda içine sığdıramadığını gözlerinden boşaltıyor olmalı artık; yoksa ya “Hıp!” diye duruverecek ya “Pat!” diye patlayacak. Net. Şükürler olsun o ilk ayların insanın üstüne çöreklenen deli yoğun duyguları ehlileşiyor yavaş yavaş da iyi kötü bir uyum sağlayıp daha sakin adımlarla eşlik edebiliyorsun bu büyüyüşe. Başta, bir gün seni artık emzirmiyor olacağım düşüncesi hemen, o an, oracıkta hönküre hönküre ağlatabilirdi beni sözgelimi. Bugünse o günü ağlamadan hayal edebiliyorum - en azından hönkürdemeden diye düzeltiyorum, tamam. Burnumun direğinin sızlamasını ya da dudaklarımın titremesini engelleyebilir miyim, emin değilim.

...
On dokuz aya bir hafta. Yazmadan geçemem: Seni uyutup Yasemin'e bıraktık, Beirut konserine kaçtık! ^_^. Babaannenle deden yazlıktan döndü. Sonbaharın tam olarak geldiğini onların dönüşünden biliyoruz artık. Sonbahar insanı yoldan çıkarıyor; kuruyup düşmüş altın sarısı yapraklar nerede biz orada... Çıtırdata çıtırdata. Küçük alışveriş sepetine kestane topluyoruz birlikte. "Eve götürelim oynarız" diyorum, sen sepeti devirip kestaneleri yokuş aşağı yuvarlamayı, yuvarlana yuvarlana giden kestanelerin arkasından koşmayı tercih ediyorsun. Eylül bitiyor ve sen her geçen gün daha çok kendin oluyorsun. Biz olmakta olduğun seni çok seviyoruz küçük adam: güleç, oyuncu, şakacı, eğlenceli, sevimli, şirin, komik, canayakın, sempatik, meraklı, maharetli, kıpırdak, kurtlu, hep bir çabada, kafasına koyduğundan vazgeçmeyen, akıllı, coşkulu, keyifli, deli, "free spirit", müzik, dans ve kitapsever, huzurlu ve mutlu... Geçen akşam Altuntaşı oynayalım diye epeyce yorduktan sonra Altuntaş, "Oğlum yandık lan! Bu velet artık uzun uzun oynama yaşına geldi!" dedi. ^_^ Mutfaktan salona geçişin de bunun bir işareti değil mi? Mutfak dolaplarından tencereleri, tavaları indirmek ya da çekmeceleri açıp açıp önüne gelen ne varsa hepsini dışarı taşıyıp mutfağın orta yerine yaymak gibi şeylerle eskisi kadar ilgilenmiyorsun. Ev içinde geçirdiğin zamanın çoğunu salonda kitaplarınla, legoların, puzzle'ların, hayvanların, trenlerin ve raylarınla oynayarak ya da insanları oynatarak geçiriyorsun. Gördüğünü bırakmıyorsun. Benim ve babanın dışında, teyzeciğini, babaanne ve dedeni, haftada bir yardımımıza koşan Ayten Hanım'dan üç gün görüşmedik mi pırpırlanmaya başladığımız can dostlara, Altuntaş'a, Ahmet Dayına, Özben Amcana, Yasemin Teyzene herkesi ellerinden, işaret parmaklarından tutup tutup oyuna sürüklüyorsun. Bildiğin oyun kuruyorsun. O müthiş sevimli seslerin ve işaretlerinle bana/bize ne yapacağımızı - gidecek miyiz, kalacak mıyız, kovalayacak mıyız, saklanacak mıyız, oturacak mıyız, yatacak mıyız ne yapacaksak artık :) - anlatıyorsun. Ya perdenin, kitaplığının, aynalı vestiyerin kapakları arkasına "saklanıyor", orada müthiş bir heyecanla ama sessizce seni aramamızı, bulmamızı bekliyor ya da kuklalarından birini veya şişme zürafayı getirip onunla peşine düşmemizi istiyorsun. Yakalamaca, saklambaç hâlâ en, en, en çok sevdiğin oyun. Bu yüzden tam da geçenlerde denk geldiğim şu cümle çok ilgimi çekmişti: "Toddlers love to be caught because it makes them feel secure". (Yeri gelmişken: Bugüne dek peşine düştüğü ne varsa hepsini delicesine okuyarak yaşamış, okuma, öğrenme ve merak budalası bir insan olarak
Can Emre'nin verdiği "how the nine months before birth shape the rest of our lives" kitabını hamilelikten çooook sonra sırf çatlayasıca merakından oturup okuyan insan budala değil de nedir?
taaaa en başından, müjdeni aldığımızdan bugüne, bu kez hamilelik, doğum, bebekler ve çocuklara dair önümde açılan bu kocaman ve yeni dünyayı öğrenmeye, tanımaya çalışmaktan, amazondan, idefixten yurtdışlarına çıkmış herbir kimseden sipariş ettiğim onlarca kitaptan, okumaktan, öğrenmekten, tanımaktan nasıl müthiş bir keyif aldığımı, nasıl deli bir heyecan duyduğumu, bu okumaların, öğrenmelerin, tanıklıkların, yaşamaların beni nasıl zenginleştirdiğini, büyüttüğünü anlatamam sana. Çocuğum için elimden gelenin en iyisini yapmak, aman bir yerlerde eksik kalmamak, yanlış yapmamak adına iflah olmaz bir açlık, telaş ve endişeyle kitapları, blogları tencerelerin dibini kazırcasına silip süpürmek, bulabildiği tüm kaynaklara gözünü dikmek değil sözünü ettiğim. Daha çok bildiğin düz merak, salt öğrenmek keyfi.) Parmak kuklalarına deli oluyorsun; parmaklarıma geçirdiğim kuklaları oynatmak, konuşturmak müthiş eğlendiriyor, güldürüyor seni. Akşamları Onat, legolarla birbirinden harika şeyler yapıyor senin için. Onunla birlikte ya da yalnız başına... Legolar, her durumda senin için çok keyifli bir uğraş. Ve kesinlikle duplolar yalnız senin değil, hepimizin çok hoşuna gidiyor. Onat, ikinci yaşgününde Ahmet Dayı'na lego duplo tren seti siparişi verdi; o, "Deniz'e!" diyor ya kimse yemiyor tabiî ^_^. Geçenlerde IKEA'dan çoktandır almak istediğim tren setini aldık. O kadar iyi biliyordum ki tren yaşının geldiğini; bir süredir "sürmeye" başlamıştın çünkü. Arabalarını - hayvanlarını da - yerde, duvarda, koltukların, kapıların, mutfak dolaplarının kapakları üzerinde, merdivenin, büyük masanın kenarlarında, benim üzerimde - bu seni çok keyiflendiriyor, çok eğlendiriyor - sürüyorsun bir süredir, "Vuuuuuuuuuu" sesi eşliğinde. İki atın var; birini - kahverengi olanı - bize veriyor, beyaz olanı - beyazı isteyince vermiyorsun, beyaz senin :) - kendin alıyorsun. Atı verdikten sonra "Hadi!" dercesine o gülümseyen bakışın öylesine güzel ki. Sen önden, biz arkadan, dıgıdıg dıgıdıg dıgıdıg... Koltuğun arkasında gidip geliyoruz. Buna bayılıyorsun, günde kaç kez atları sürüyoruz öyle bilmiyorum. Sabah fırından tazecik aldığımız simit arabada eve dönüş yolunda yarısı kemirilmiş bir direksiyona dönüşebiliyor. Şu çubuğa geçirilen renkli halkalardan biri, oyuncak can simidi, tencere kapağı, kağıttan bir halka, yüzük, çiçek şeklindeki legolar, yuvarlak doğranmış bir salatalık dilimi, kısaca - özellikle yuvarlak olan - küçük büyük herhangi bir şey, her an bir direksiyon olma potansiyeli taşıyor senin için. Anlatılamayacak bir sevimlilikte döndürüyorsun direksiyonunu. Sessizliğe vurulup birbirimize çeviriyoruz bakışlarımızı gülümseyerek. Seni izlerken gün içinde defalarca buluşuyoruz, o an o saniye oracıkta içinde patlayan müthiş bir sevgiyle, gönül hoşluğuyla paylaşılan bu sessiz sözsüz bakışma anlarında; Onat'la, teyzenle, babaannenle... Nasıl keyiflisin! Tren seti geldiğinden beri tren raylarını takıp çıkarmaya, minik trenlerini peşisıra dizip (mıknatıs olayını çözdün, vagonlar yapışmadı mı tersini çeviriveriyorsun hemen, önceden iki elinde iki vagon ıhıldayarak :) bana, babana getiriyordun, artık getirmiyorsun, bu öğrenmelerini görmek öylesine büyük bir keyif, öylesine büyük bir zevk ki) rayların üzerinde sürmeye bayılıyorsun. Akşamları Onat bu kez raylarla çok "şekil" tren hatları yapıyor senin için. Altuntaş, Ahmet, Onat ve benim dört kişi dört yandan büyük keyifle çalışarak senin için yapıp süslediğimiz kartondan evin içine girip girip çıkmayı, insanları tutup tutup seninle birlikte evin içine sokmayı - bugün babaanneni de sakat diziyle eve soktun, "girdim ama çıkamayacağım galiba" diyordu en son :) / bir keresinde de o küççük evin içine kendinle birlikte teyzeni, beni, zürafanı, babaanneni ve dedeni yerleştirdin, nasıl hoşuna gidiyor bu, hemen ellerini çırpıyorsun, ağzın kulaklarında -, legolarını, hayvanlarını içeri taşıyıp birlikte orada oynamayı, evin etrafında dört dönüp her bir penceresinden, her pencerenin her bir deliğinden bakmayı çok seviyorsun. Doğduğundan beri bir numaralı animatörün olan sevgili babaannen her zamanki gibi çok güzel oynuyor seninle; ister karton evde, ister trenlerinle, arabalarınla, ne olursa... çok eğlendiriyor, keyiflendiriyor seni. "Oğlum seni severken ağzımın suları çay olup akıyor" diyor. Gerçek bu. Bildiğin ağzının suları akıyor. ^_^ Deden yine hep "Ay çok keyifli bu çocuk Şengül ya!", "Çok güzel bu çocuk yaahu!", "Çok akıllı maşallah!" deyip deyip duruyor, sana bakar, büyük bir zevkle, sevinçle, sevgiyle izlerken seni. Sandalyeleri devirip tünel yapıyoruz, bayılıyorsun altından geçmeye, benim bir o ucundan, bir bu ucundan çıkıp şaşırtmalarıma. Babanı devirip üstüne çıkmaktan, karnının üzerinde zıp zıp zıplamaktan, bizi gıdıklamaktan müthiş keyif alıyorsun. Kimi görürsen - en son rutin doktor kontrolünde doktoruna yaptın ^^ - o birbirine sürttüğün topan bal parmaklarını karşındakine uzatarak "kııııı", "tişşşşş" (?) gibi bir ses eşliğinde ağzın kulaklarında gıdıklama hareketi yapıyorsun. Dünyanın en güzel gülüşü bu seninki. Vallahi billahi torpil, kayırmaca yok küçük adam. Çok, çok, ÇOK güzel gülüyorsun be Denizcim, gözlerin ışıldıyor, hasta oluyoruz biz gülüşüne, eriyip bitiyoruz. Bizim, karşında kikir kikir gıdıklanışımız, kıvrılıp bükülmelerimiz acayip güldürüyor, zevklendiriyor seni. Gıdıklandıklarında Ahmet, Altuntaş, "Sana kııııııh!" diye karşı saldırıya geçiyor hemen. Sonra bir kovalamaca, yine bir çığlık, kahkaha, perde arkası... Beklediğin de bu sanki: bizim senin peşine düşmemiz ^^. Ahmet'in "yengeç saldırıları"na, "örümcek saldırıları"na, "ördek saldırıları"na bayılıyorsun; kaçmak, kovalanmak olsun da, ister yengeç kovalasın, ister örümcek ^^. Kitaplardaki resimli hikâyeleri elimizin altındaki oyuncaklarla canlandırmayı çok seviyorsun. "Kayıp baykuş" kitabını Tuğba'nın ördüğü baykuşu yanımıza almadan okutmuyorsun sözgelimi. Annesiyle birlikte yuvasında uyurken uyurken dengesini kaybedip düşüyor ya bu baykuş, sehpanın kenarından kaç kez "Dıg!" yapıyoruz onu bilmiyorum artık. Senin sözlüğünde düşmek, çarpmak, vurmak "Dıg!". Tehlikeli bir durum olup da "Bak Denizcim dikkat et yoksa düşersin!" falan dediğimizde hemen kafanı yere vururmuş gibi yapıp "Dıg!" diyorsun. "Evet öyle işte, "Dıg" olursun" ^_^. Hayvanlarını da "Dıg dıg dıg" diye sürüyorsun. Atı "dıgıdıg dıgıdıg" diye sürüyoruz ya ondan mı bu "Dıg" bilemiyorum. Oyuncak adamlarını merdivenden indirip çıkarırken de "Dıg dıg dıg" diye indirip çıkarıyorsun. Aradığın şeyi bulamadığında, saklambaç oynarken, bir şeylere şaşırdığında çıkardığın yüksek perdeden o "guuuuuuuuu" sesi ile birlikte küçük ellerini bitiştirip açarak yaptığın "Yok!" hareketi var ya eritip bitiriyor bizi. O nasıl bir sevimlilik öyle Denizim?! Hele bi' açıkla sen şunu bize, diyorum, nasıl oluyor böylesi, "Bu kadarı da olmaz ama!" dedirteni. Oyun sahnelerimiz var; çiftlik, market ve Özgü'den aldığımız büyük ev - bunu babaannenlerde bıraktık, her gittiğinde saatlerce oynuyorsun - bizleri oynatıyor -, çok seviyorsun. Bu canlandırma, kuklaları oynatma/konuşturma işini o kadar çok seviyorsun ki, bunu daha sık yapmalıyız diyorum. Elimizdeki oyuncaklarla canlandırabileceğimiz hikâyelerin peşine düşüyorum. Seninle oynamaktan çok büyük bir zevk alıyorum. Hele yaptığımız şeyin hoşuna gittiğini, seni nasıl da keyiflendirdiğini gördüğümde dünyalar benim oluyor. On sekizinci ayından beri 2'li, 3'lü ve 4'lü puzzleları müthiş bir beceriklilikle yapıyorsun. Puzzle'ların üstünde 2+ yazsa da :) Oyun hamurundan pek hazzetmedin; çünkü sanırım biraz huylanıyor gibisin, ıslaklık, soğukluk, çıplaklık, toprak, çamur... bunlar asla rahatsız etmiyor seni de hamurun verdiği his hoşuna gitmiyor sanki. Ne zaman elleşsen yüzün ekşimbik bir hal alıyor :) Bilemiyorum belki daha sonra seversin. Önceleri boyayla kalemle bir şeyler çiziktirmek, karalamakla öyle pek ilgilenmediğini düşünüyorduk; meğer kağıdı değil kağıt dışında başka şeyleri boyamakmış ilgini cezbeden. Büyük resim defterinden bir sayfa açıyorduk önüne, iki çiziyor gidiyordun. Sonra bir baktık masayı, sandalyeyi keyifle uzun uzun boyuyorsun. Peki dedik. Bizim kağıdımız, tuvalimiz masa oldu böylelikle. Tabiî ki gözünü hep başka başka yerlere - parkeye, koltuğa, merdivene, bize! - dikiyorsun. Geçen gün müthiş bir keyifle beni - boynumu, göğsümü, yüzümü - boyadın. Her çizikte müthiş bir kahkaha. Kendini de boyayabileceğini keşfedişin harikaydı; kollarını çizdin durdun. Kağıt da neymiş tabiî, boyanacak daha bir sürü heyecanlı yer varken! Dans etmeyi, müziği çok seviyorsun. Nerede bir müzik duysan kollarını sallamaya ya da ellerini dizlerine vurarak ritm tutmaya başlıyorsun (bu sonuncusunu kısa bir süre devam ettiğimiz bir müzik etkinliğinden - "Music Together" öğrendin. MT'ın internetteki özellikle "Ridin' in the Car" şarkısına bayılıyorsun. Açınca kapatamıyoruz. Kriz çıkıyor bildiğin. Ağlamalar, kendini yerden yere atmalar falan ^_^). Son günlerde yaptığın dans bizi bizden alıyor. Bunu anlatamam, videolara bakman lazım. Şarkılardaki sesleri ("Rüzgaaaar üfürmüş: Füüüüüü / demiş ben de geldim", "Bir köprünün ortasında karşılaşmış iki keçi / Ha ha hay ha ha hay ha ha ha ha hay", "Arabada anneler hişş hişş hişş") taklit etmek, canlandırmaları ("Açmış ayaklarını, dikmiş kulaklarını", "Tilki berbere gitmiş bıyıklarını düzelttirmiş", "Arabanın kapıları açılıyor / kapanıyor / açılıyor" ^_^) yapmak çok hoşuna gidiyor. Bu sürede, Bolu-Ankara yolu boyunca bizi idare edecek kadar çocuk şarkısı öğrendim. "Değiştir" oynasak uzun süre yanmadan oyunda kalabileceğimi iddia edebilirim ^_^. Müzik, hayatımızın "olmazsa olmazı" olunca doğduğun günden bu yana hep müzikle içiçe oldun sen de. Repertuarımız çok geniş: "Kon kon kelebek", "İki inatçı keçi", "Twinkle twinkle", "Five little monkeys", "Wheels on the bus" (bunları uyarlayıp Türkçe de söylüyoruz) da dinlediklerimiz arasında, ne bileyim rastgele yazıyorum Ayşenur Kolivar, Cahit Berkay, Mozart, Beethoven, Pink Floyd, Beirut, "Irish" ya da "happy hippie music"ler de (buraya yazsan yazılmaz)... Ama hayatımıza "soundtrack" yaptığımız müzik ağırlıklı olarak adına "indie", "folk" denilenler. Diğer üçünü de seviyorsun; ama "Doğa için Çal" 4'e bayılıyorsun yalnız bunu ayrıca not etmeliyim. Nasıl bir büyülenmişlikle izliyor, enstrümanları taklit etmeye çalışıyorsun. Bir ara blok flütünle mızıkan elinden düşmüyordu ve çok güzel üflüyordun. Bir ukulele almak istiyorum şimdi; çünkü ne zaman kitabın, derginin birinde bir gitar görsen sayfanın üzerinden tellerini tıngırdatmaya başlıyorsun. Seni kucağıma alıp birlikte dans etmelerimize, hoplayıp zıplamalarımıza bayılıyor, kıkır kıkır gülüyorsun. "Baba"yı bir süredir babana bakarak ona seslenmek, onu çağırmak üzere kullanıyorsun ve müthiş tatlı, kibar bir "Baba" deyişin var: böyle ilk "ba"yı azıcık uzatıp son "ba"yı kısa tutarak, "Baa-ba!" gibi, yüzünde müthiş sevimli bir gülüş. 19. ayını bitirirken "Anne!" demelere başladın ve bu seni çok keyiflendiriyor. Durmadan "Anne anne anne" diyorsun muzip muzip gülerek. Kendince başka seslerin, kelimelerin de var; ama biz neyin ne anlama geldiğini çok çözemiyoruz. Tabiî ki bu anlaşamadığımız ve konuşmadığımız anlamına gelmiyor asla. Bu konuşma mevzusuyla ilgili duramayıp bir çocuk nörologuna giderek görüş aldık. Giderken duyacaklarımızı çoook çok iyi biliyorduk tabiî ki de yolunda gitmeyen hiçbir şeyin olmadığını belki de bir uzmandan duymaya ihtiyaç duyuyordum. "Dum" çünkü Onat'a göre buna gerek yoktu. Bekleme odasında beklerken bile açıkçası hâlâ "Burada ne işimiz var?!" diye soruyordum kendime. Olur ya farkedemediğimiz, anlayamadığımız bir şey varsa böyle salak gibi oturakoymaktansa sorayım kurtulayım dedim. Onat, görüşmenin sonunda doktora "Anneye söyleyeceğiniz bir şey var mı?" diyerek lafı çaktı bana. Doktor, "İlk çocuğunuz mu?" dedi. :) Neyse, gelişmenle ilgili hiçbir sorun yok, belki bizler biraz daha az konuşabilirmişiz. Onat, bunu babaannenlere anlatırken "İki karı vır vır vır konuşup çocuğu konuşturmamışsınız!" şeklinde tercüme etti hemen. :) Hadi ben biraz kıvırdım diyelim de bu öneriyle babaannenin nasıl başa çıkacağını bilemiyorum şekerim. Geceleri ya bir kez uyanıyor (onda da emip uyuyorsun hemen) ya da bütün gece deliksiz uyuyorsun. Bütün bir geceyi kendi yatağında geçirdiğin de oluyor, gecenin bir yarısı uyanıp bizim yanımıza geldiğinde. Yanımızda yatman için de yatağında yatman içinde bir yönlendirmemiz, ısrarımız yok. Sen nasıl istersen. Yine ya memede, ya emdikten sonra yatağında kendi kendine (emziğinle) uykuya dalıyorsun. Ya Nazım'ın "Sevdalı Bulut"undan ya YKY'nin “Sait Faik'ten Çocuklar için Seçme Hikâyeler” kitabındaki öykülerden okuyoruz sen uykuya geçerken. Akşamları yatışın 8:30-9:30 arası (9:30'a kalınca 6'larda dikilebiliyorsun o yüzden 8:30-9:00'u geciktirmek istemiyoruz), kalkışın 7'lerde. Gün içinde 2'lerde ya da 3'lerde 2-3 saat deliksiz uyuyorsun (Bazen daha erken yatıp yemeğini uyandıktan sonra yediğin de olabiliyor). Başından beri hep bir rutinin oldu, rutini, saatlerin belirliğini hep çok önemsedim, zaman zaman eleştirilse de bu tutumum, bu konuda özel durumlar hariç çok netim. Bebek yetişkinlerin düzenine (ve hızına) değil, yetişkinler bebeğin düzenine ve ihtiyaçlarına uymalı. İnandığım bu. Bana iyi gelen bu. Düzensizlik, belirsizlik, bir öyle bir böylelik, aksak bir ritm asla bana göre değil ve bu senin için de iyi bir şey oldu. Hep huzurlu bir bebek, çocuk oldun. Sabah kalkınca, öğlen ve akşam uyumadan önce olmak üzere günde 3 kez emmeye devam ediyorsun. Özellikle meme aradığını da söyleyemem aramadığını da. Değişiyor ilgin. Bazen istiyor bazen teklif ettiğimde azıcık emip vazgeçiyorsun. Süt de çok azaldı tabiî, çekilmende bunun da etkisi olmalı. Yemekle aran bir öyle bir böyle. Kitap okuyarak, mama sandalyesinin sehpasını boyayarak, sohbet ederek ya da oyun oynayarak (hayvan saklamaca, "hangi kapağın altında", o an aklıma ne geldiyse artık...) yiyoruz. Sevdiğin bir 6-7 videon var, çok zor durumda kalırsak onlara başvuruyoruz da yemiyorsan yine yemiyorsun ki :) Tavuk, köfte, pirinç ve bulgur pilavı, sebzeli incik haşlama, kıymalı lazanya, kıymalı sebzeli börek, bezelye, sulu köfte, sütlaç, karpuz, avokado, incir, elma, armut, çilek, kahvaltıda tereyağlı/kaymaklı ballı simit/ekmek, yemişlerden fındık, kuru incir, kuru üzüm, kabak çekirdeği, ayçekirdeği ve tabiî ki dondurma (ve türk kahvesi!.. Kahve tepsisini ne zaman görsen hemen yapmakta olduğun şeyi sallayıp daha kahveler masaya konmadan masanın yanında bitiyor, kucağımıza gelmek için çırpınıyorsun. İşaret parmağını fincanın içine daldırıp daldırıp büyük bir hoşnutlukla, keyifle emişin... Böyle bir güzellik yok!) özellikle sevdiklerin. Çok az şekerle yaptığımız sütlaç, bir iki kez yaptığım pekmezli kurabiye ve on yedinci ayından itibaren kahvaltıda yediğin 1-2 çay kaşığı bal - baldedenin ballarından - haricinde şekerli bir şey yemedin bugüne dek ve bunun daha uzun bir süre böyle devam etmesini diliyorum... dedim ama dün 19. ayının şerefine Mado'da babaannenin sipariş ettiği keşkülden kaşık kaşık götürmene göz yumdum. ^_^ Hoşuna giden bir şey olduğunda - çok hoşuna giden bir şey yediğinde, ortaya hoşuna giden bir eser çıkardığında, bir şeyleri başardığında, mutlu olduğunda, akşam Onat geldiğinde sözgelimi, hepimiz - teyzen, babaannen, deden, baban, ben - hepbirarada yanıbaşında cıvıl cıvıl olduğumuzda, sevindiğinde, keyiflendiğinde, coştuğunda - memnuniyetini, mutluluğunu ya ellerini çırparak ve/veya ayaklarını sallayarak ya da hiç durmadan arka arkaya birbirinden çılgın çığlıklar atıp 
babaannen "tren düdüğü" diyor bu çığlıklara, öylesine tiz :) "Nereden çıkıyor o ses acaba?" diyor bir de. En ufak bir abartma yok; bildiğin kulaklarım zonkluyor, çınlıyor, iki elimle kapatıyorum kulaklarımı bazen. O nasıl deli bir çığlık... Deden, "Bütün gün böyle mi bu?" diyor gülerek. Aşağı yukarı! Ama Onat'ın geldiği, herkesin birarada olduğu, oyunların, komikliklerin, şakaların arkasının kesilmediği, bir o kucakta bir bu kucakta sevilip öpülüp okşandığın akşam saatleri günün en sevdiğin saatleri muhtemelen. Canım benim.
bir telaş oradan oraya koşturarak gösteriyorsun. Yüzümüzde çiçekler, omuzlarımızda kuşlar... sen böyle gülünce. mutlu olunca... ötesi berisi yok.
...
Çook zor şartlar altında yazılagelen, günler, haftalar ve hattâ ayların arasında döne döne iki yakasını bir türlü biraraya getiremediğim, artık neyin gerekli neyin gereksiz
yazılmasa da anlatılmasa da olur denilebilecek? - Var mı ki kanımca öylesi? Birlikte hepitopu on iki saat - yarısını da uyuyarak - geçirdiğimiz, minicik balkonunda önümüzde uzanan denizi, vapurları, vapurların bacalarından çıkan kara dumanlarını, teknelerin patapatalarını, gemileri, yolcularını, adanın ilk misafirlerini, iskelesini, hemen önümüzden, neredeyse bize çarpacak kadar yakınımızdan geçen onlarca güvercinin rüzgarında kalışımızı, evlerin bacalarında iyk iyk ötüp duran martıları konuşarak geçirdiğimiz o güzel ada sabahını yaşadığımız otel odasından ayrılırken "Aha bir parçamız da burada kaldı işte!" diye yüreği titreyen, yapabilse odayı balkonundan gördüklerimizle bavula tepecek bir insanım ben
olduğunun/olacağının ayrımını yapabilecek kafayı tutturamadığım şu yazıdan ne zaman kurtarmak istesem kendimi, "Tamam! Bu sefer bitti artık!" desem yazılacak tonla şey daha çıkıyor. Ama tamam artık! :) Çünkü istediğim, zamanla aşağı yukarı atbaşı yazmak.

Geride kalan her, her-bir-gün, seninle olduğumuz, küçücük olduğun, bebek olduğun, yeni doğduğun, bir haftalık, on günlük, kırk günlük, bir aylık, iki aylık, üç aylık, dört, beş, altı aylık olduğun zamanların... Göğsümde, kucağımda, beşiğinde uyuyuşun, bakışların, bakamayışların, gözünü açamayışların, yenidoğan reflekslerin, çırpı bacakların, çırpı kolların, parmakların, ilk günler içinde kaybolduğun, ah günlergünü o nasıl, nasıl bir özenle seçilen, yıkanan, tek tek etiketleri çıkarılan, ütülenip katlanan yenidoğan giysilerin, battaniyelerin, minik çorapların, dolma bacakların, boğum boğum hallerin, süt göbeğin, süt yanakların, suladıkça uzayan kirpiklerin, güzel gözlerin, kokun, yumuşaklığın, öpülesi dudakların, beni benden alan ayakların, fındık burnun, emişlerin, emerken göğsümün üzerine koyduğun minik elin, içinden öpmeyi nasıl da sevdiğim minik avucun, emerken tişörtümün/bluzumun yakasından tutuşların, kolumun altında kalan elinle küçük küçük gıdıklayışların, güldürüşün beni, ilk gülüşlerin, ilk minik gayretlerin, ilk merakların, ilk salyaların, elini yumruk yapıp emişin, ilk çığlıkların, ilk seslerin, o harika emekleyişin, inceleye inceleye bir hal olduğumuz altın sarısı kakaların, ilk banyon, banyoların, gece uyanmaların, ıkınmaların... Bitmez bu, yazmaya kalksan içinden çıkamazsın. Gecesi ayrı gündüzü ayrı o canım günler, ilk minik zamanların... Hep çok özleyeceğim Deniz’cim. Hoş, sana dair zamanda akmış olan ne varsa özleyeceğim ben bundan böyle; ama şu ilk ayların yeri hep ayrı olacak. İnsan ömründe güzelliğin iyiliğin sevginin şefkatin nasıl dokunaklı bir arılıkta yaşandığı başka hiçbir dönem yok. Bir yenidoğan olarak seninle geçirdiğim her bir anı, sonrasında girdiğin, geçtiğin, ardımızda bıraktığımız her bir dönemi, senin hatırlamayacağın benimse asla unutamayacağım bu tarifsiz günlerin her bir anını, seninle yaşamalarımın her bir saniyesini DELİCE SEVDİM. SEVİYORUM. Seninle birlikte olduğum her bir an sonsuzluğa açılıyor benim için. Milyonlarca paralel evrenin içinde bir yerlerde hâlâ gece gündüz demeden süt sağmaya, gecenin kör yarısı, uykuların arasında, herkesler uyurken, başımdaki lambanın loş sarı ışığı altında seni emzirmelere, paylaştığımız o mahremiyetle, güzelliğinle, sevginle dolup dolup taşmaya, sen raflardan CD'leri döker, kabloları çekiştirir, nasıl büyük bir gayretle emek emek emekler, şuncacık salonun içinde dünyayı dolaşırken, bir gayret merdivenleri tırmanırken, beşiğinin içinde çabuk çabuk sıralar, Püskül'ün peşine düşer, şimdi göbeğine gelen o sehpaya ah bir gayret uzanmaya, tutunmaya çabalarken, çoraplarını tutup tutup çıkarır, ci-e oynarken, kamyonunla birlikte arkana bir kerecik olsun dönüp bakmadan alıp başını gider, banyonun içinde akabbacık çıplacık oturmuş kirpiklerin birbirine yapışık dünyanın en güzel gülüşünü gülerken bana, emerken emerken göğsümde uyuyakalmışken, ayaklarının üzerine yerleştirdiğin kitabına bakarken mırıl mırıl, dans ederken, boy boy, çeşit çeşit, model model attığın şen çığlıklarınla oradan oraya koştururken.... ken... ken... ben, hangi iki heceyi yanyana getirsem de anlatamayacağım tarifsiz bir sevgiyle, hayranlıkla, içime dolan müthiş bir gönül hoşluğuyla seni seyretmeye, sana bakmaya, dünyalar tatlısı sevgili bebek göbeğinin küçümen toparlaklığına dokunuşun verdiği o tarifsiz hissi duyumsamaya, ağzının o güzel kokusunu duymaya, en sevdiğim bembeyaz ensenden, boynundan, akabbacık göğsünden, küçücük omuz başlarından, yanaklarından, minik burnundan, yumak ellerinden, sıcacık avuç içlerinden, pembe topuklarından, bal parmaklarından, gözlerinden öpmeye, sevmeye devam ediyorum. edeceğim. İçinde asılı kaldığım milyonlarca paralel evrenin içinde bir yerlerde ayrı ayrı yaşamaya... Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına, zaman denen doğrusallığa kim inandırabilir bizi? "GEÇEN BİR ŞEY YOK!" Acıda da böyle bu, mutlulukta da. Her şey yaşamaya devam ediyor.

Dedesinin lokumu, dedesinin yakışıklısı, teyzesinin aşkı, dedesinin boncuk gözlü tombul martısı, dedesinin balarısı, babaannesinin inciboncuğu, annesinin yakaiğnesi, dedesinin çocuk tatlısı, babaannesinin gülüsü, babaannesinin boncuk gözlüsü, dedesinin kıvırcık kuzusu, babaannesinin yumağı, annesinin aşkı, babasının bir tanesi, annesinin güzellik yükü, dedesinin şımarığı, babaannesinin kuzusu, dedesinin güvercin gözlüsü, babaannesinin elmakurdu, babasının güzeli, evimizin neşesi... hepimizin büyük aşkı.

"Seni çok seviyorum" dediğimde ne demek istediğimi, bunun ne anlama geldiğini anlayacağın günü bekliyorum sabırsızlıkla.

Seni çok seviyorum.