29 Haziran 2011

...kalbimin “Hıp!” diye duruverecekmiş gibi olduğu...


Nisan’ın kendisini Kasım zannettiğini, içimizden birinin bir halt edip baharı kaçırdığını ya da güneşin bile bu ülkeye artık görünmek istemediğini söyleyenler, bahar gelmeden yazın gelivereceğinden korkanlar... “Güneş nerede?” diye soruyor herkes birbirine. “Yağmurlu Kentin Güneşçi”leri olduk hepimiz. “Her gün, her gece, her sabah, her akşam” durgu durak bilmeksizin, hiç dinmeden yağmurun yağdığı bir ülkede, her allahın günü “Bugün belki güneş çıkmıştır, çıkacaktır” diye pencereye koşan, güneşin kendini gösterivereceği, yağmurun duracağı, rüzgarın dinip bulutların açılıvereceği umudunu gönlünde besleyip duran o masal kahramanına benzedik. “Bugün olmazsa yarını var bunun, daha öbür günü var” diye diye... Üç beş güne, haftasonuna, yok yok, önümüzdeki Perşembe’den sonraya kesin! Herhalde. Yani galiba. İnşallah inşallah... diye diye, bekleye bekleye, güneş yolu gözleye gözleye, beklemekten, gözlemekten, hava durumuyla kavga etmekten, her sabah bir umutla gökyüzüne koşmaktan vazgeçmeyen (ya da vazgeçen) insancıklar olduk. Baharın içine kış kaçmış sanki. Kurşunî bir gök eksilmiyor tepemizden. Rüzgârı, yağmuru cabası. Güneşsizlik en beteri. Lafı ağzımıza tıkıyor, “Bahar geldi!” diyemiyoruz güneşi görmeden. O olmadan oyuna, oynamaya başlayamıyormuşuz gibi...

Velhasıl evde kaldık bu ilkbahar. Yenidoğan bebikimizi alıp bir an önce gezmelere gitmek için sabırsızlanırken... Yirmi kırkı, tam kırkı derken ikinci aya (bu yazıyı bitiresiye üçüncü ayı da devirdik üçüncü ayı da!) merdiven dayadık da çoluk çombalak toplaşıp bi’ konamadık, serilemedik güneşli bahçelere, fırlatıp kabanları veremedik akappacık kalmış tenlerimizi güneşe. Ne zaman burnumuzu azıcık dışarı çıkarsak iki adım atamadan gerisin geri döndük, kabanlarımızın içine kaça kaça.

Doğa güneşten yüz görümlüğünü almış halbuki. Koyvermiş. Renk renk. Koku koku. Toprak baştan çıkmış: lâleler, bahar dalları, katır tırnakları, papatyalar, karahindibalar, şebboylar, leylâklar – bir leylâk cennetinde yaşıyormuşuz meğer, insanın başı dönüyor kokudan, “Gece geçmeli bir de buralardan” diyoruz, “Bitkiler gece daha çok kokar” –, çiğdemler, zerrinler, sümbüller, mis kokulu kartopları... Pıtrak gibi. Her yerde. Çamlık’ta. Burada bahar çok güzel. Mor salkım bile var – bakkalın yanındaki “o” mor salkım tam on beş yıllıkmış, “hepimizin, sitenin mor salkımı o” demişti gülümseyerek ev sahibi, Deniz’i dolaştırırken bahçede karşılaşınca ayak üstü laflamıştık, yıllar önce kendi elleriyle diktiği ve bugün artık gelen geçen herkesin şöyle bi’ duralayıp hayran hayran bakakalmasına neden olan bu süslü salkımlara gösterilen ilgiden duyduğu memnuniyet gözlerinden okunuyordu –, “Ankara’da olur mu ki acaba!” diye merak edip dururduk, erguvan da... Bahar Deniz’e uyku uyku kokuyor. Kapalı, yağmurlu günlere verilen kısa molalarda, dışarı çıkar çıkmaz esnemeye başlıyor; “uykusu gözüne aklısı başına / uykusu gözüne aklısı başına” yapıyoruz o esnerken.


“Her şeyi yok eden zamana, insan imgeyle karşılık verir” – Michel Tournier

Bir aydır yazıladuruyor bu yazı. Parça parça. Karmançorman. Geveze. İki cümle arasına günlerin girdiği oluyor kimi zaman. Öyle olunca başı kıçı oynayıp duruyor.

Deniz’in gündüz uykuları şu ana dek ("şu an" dediğim ikinci ay civarları olmalı, şimdiyse dördüncü ay bitmek üzere) çoğunlukla kısa ve sürprizli; alışık olmadığımız saatlerde kendiliğinden
                    çoğunlukla sallamak (o sallanan beşiği bize veren Deniz'le Hande'ye selam olsun, öyle sevdik öyle sevdik ki biz o beşiği, en çok o beşiğe sevindik) istiyor uyurken ya da emerken emerken uyuyakalmayı seviyor
uyuyuverdiği de oluyor, o gün hiç uyumadığı da... Gündüz uyuyup uyumamasını sorun etmiyorum; asıl önemli olan gece uykuları ve Deniz, doğuştan gece-gündüz farkını biliyormuş gibi! Bebeklerle ilgili yaşanabilecek en çetin durumlardan birinin bu uyku konusu olduğunu duyduğum için olacak, doğumdan önceki süreçte kendimi hep uyumayıp ağlayan bir bebeği uyutmaya çalışırken hayal etmişim ister istemez. Hiç öyle olmadı! Eskiler “amallı çocuk” derlermiş, eziyetli yani, Deniz’in hiç amalı yok (tahtaya vuralım, kıçımızı kaşıyalım, maşallah diyelim:)! Banu’yla, Deniz’in kollarını yukarı kaldırıp bağırıyorduk ilk haftalar: “Deniiiz emme birincisiii, Deniiiz cortlatma birincisiii” :) Gaz sancısı, uyuduğu kıymetli saatlerin bozguncusu. “O gazı bulursam kibrit çakıp yakıcam” diyor babaanne, “uyuyan çocuğu uyandırıyor”. Üçüncü aydan sonra gazı tuzu kalmaz deniyor. Kalmıyor gibi sahi (Gün Haziran’ın beşi. Deniz’le üç ay... Geçti. Her gün, her an, sevmenin, sevincin böylesinden kalbimin “Hıp!” diye duruverecekmiş gibi olduğu bir üç ay... Üç lafımın birinin “çok seviyorum” diğerinin “ah çok güzelsin” bir diğerininse “yemin ederim aklımı kaçıracam” olduğu...) Deniz’in deliksiz üç-dört saat uyuduğu akşam saatlerindeyse ben iki harfi yan yana getiremeyecek kadar uykulu ve yorgun oluyorum (Bu da geçiyor, buna da alışılıyor, zamanla akşamlar da “benim” oluyor). Çünkü “o uyurken sen de uyu” kuralına başından beri burun kıvırıyorum.

Bu kuralı kulak arkası edeceğimi zaten baştan biliyordum. Deniz uyurken uyumuyorum; çünkü hiçbir zaman gündüz uyuyabilen biri olmadım. Çünkü, Deniz’in uyuduğu saatler, benim kıymetli saatlerim ve bu kısa zaman dilimlerinde hiç değilse çektiğim fotoğrafları düzenlemek, paylaşmak, birkaç satır karalamak ya da okumak istiyorum. Uyuyabildiğim yetiversin, diyorum, zati otuz koca dört sene uyumuşum uyuyacağım kadar, hatta kaba bir hesapla (günde ortalama sekiz saatten) hayatımın üçte birini yani bu otuz dört senenin onbir senesini uyuyarak geçirmişim, az uyuyamadım diye niye perperişan düşecek, cinlenecekmişim. En nihayetinde alışılıyor, gecede parça pönçük dört-beş saat uykuyla da sersefil olmadan yaşanabiliyor bir gün. Öyle ki bir süre sonra ezel ebet böyleymiş, insan dediğin zaten bu kadar uyurmuş gibi gelmeye başlıyor (Bu parantez ilk günler için; bedenin, bir yandan doğum sonrası iyileşmeye çalıştığı, diğer yandan hiç alışık olmadığı bu yeni ritme, bir-iki saat uyuyup uyuyup uyanmaya alışmaya çabaladığı o geçiş dönemi için. Akşam yemeğinden sonra sürünerek yatağın yolunu tuttuğum, daha kafayı yastığa koyarken uykuların en derin katlarına daldığım, ağrıyan yerlerimden yatakta nasıl yatacağımı bilemeyip dönenip durduğum o ilk canım günler için). Gecelerden bir gece (“artık benim kesinlikle biraz uyumam lazım” dediğim bir gece) sütümü sağıp babaanneye teslim etmiş, o da sonra beni uyandırmaya kıyamamış, önceden sağılıp buzluğa atılmış sütlerden bir poşet çıkarıp gecedeki ikinci öğünü de kendisi verince haftalar sonra ilk kez deliksiz beş buçuk saat uyumuştum; eski düzene göre şöyle bir on iki saat falan uyumuşum gibi gelmişti. Her şey, bakıştaki, algıdaki, alışkanlıklardaki ufacık bir kaymayla ilgili değil mi? Neye alışkın olduğuna dikkat etmeli insan. Birinci aydan sonra uyumadığım uykuları biriktirmeye başladım; biriktirip arada – bedenin mızırdanmalarının artık mırıltıdan çığırtıya döndüğü, hani “içim uyuyor” denir ya öyle olduğu vakit – fazladan birer ikişer saatlik uykular halinde bozduruyorum şimdi.

Şu var: kimi zaman Deniz’i uykuyla uyanıklık arası gözlerim kapalı emzirdiğim de oldu, bir ya da en fazla bir buçuk saatte bir uyanmaktan sersem sepet olduğum da; ama ben, bu geceleri çok sevdim. Uykuların arasında, gecenin kör yarısı, herkesler uyurken, o sessizlikte, başımdaki lambanın loş sarı ışığı altında Deniz’i kucaklamayı, ensesinden öpmeyi, koklamayı, kollarımın arasına alıp emzirmeyi karın karına, göz göze, yüz yüze, emzirirken onu seyretmeyi, usulca minik çoraplarını çıkarıp çıplak bebek ayaklarını tutmayı sıcacık, başını koklamayı, elini tutmayı... çok, çok sevdim. Üç ayın ardından Deniz giderek daha uzun uykular uyumaya başlıyor, eskisi gibi sık uyanmıyor/emmiyor, üç-dört saat deliksiz uyuduğu oluyor; gelgelelim ben artık bir parça daha uyuyabildiğim için sevinmiyorum.

Geçen sabah kendiliğinden uyanıyorum, üç ayda belki de ilk kez bu kendiliğindenlik, hava aydınlık, Deniz hâlâ uyuyor, başucumdaki saate uzanıyorum hemen, 7:20!, içimde bir şeyler titriyor, en son üç buçukta emzirmiştim, ondan beri hiç uyanmamış demek (Deniz’in en ufak mıkırdanmasına anında uyanıveriyorum), oysa 5 buçuk - 6 gibi bir kalkmamız daha olurdu...

Tekrarlanamayacak olanın, geçip gitmişliğin, bir dönemi - hem de nasıl bir dönem - geride bırakmış olmanın verdiği hüzün ağır. Hayatım boyunca ikinci, üçüncü, beşinci kez doğursam bile aynısı olmayacak ki! Bir daha hiç bu kadar deneyimsiz, onca okumaya, öğrenmeye karşın bu kadar bilgisiz olmayacağım çünkü. Yaşayacağım hiçbir şey bir “ilk” olmayacak. 

Deniz eskisi gibi saat başı emmek istemediği için de altıncı aydan itibaren ek gıdaya geçecek olduğumuz için de üzülüyorum düpedüz; “her anne süt sıkıntısı yaşamaksızın bebeklerini altı ay değil iki yıl falan emzirseydi keşke” diyorum Şengül Teyze’ye, “yani işin doğası öyle oluverseydi anlıyor musun? Kafadan iki sene”. Sesim titriyor, gözlerim doluyor bunu söylerken. “Merak etme sen, bir yandan emmeye devam edecek o yine” diyor. O kadar iyi biliyorum ki yarın günü geldiğinde, zorlanacak taraf Deniz değil ben olacağım; artık Deniz’i emziremeyecek olduğum (emzirirken yaşadığımız o güzel birlikteliğin sonuna gelindiği) için hüngür hüngür ağlayacağım muhtemelen. İki günlüğüne gittiğimiz bir yeri bile ikinci dakikada “benim” / “bizim” kılan ve dönerken yolda iki gözü iki çeşme ağlayan, bırakamayan, bırakamayan, bırakamayan biri olarak, bana kalsa tüm bırakmalarım, ayrılmalarım bildiğin törenle olacak; alıştıra alıştıra, öyle “Şıp!” diye değil.

4 Mart 2011 saat 15:30’da suyum gelip haber vermek için doktorumu aradığımda o “hemen gel de bir bakayım Burcu” demişse de benim “hemen” gitmeyişim bundan; oturduğum yerde suyum gelmeye devam ederken bir yandan ağlar bir yandan gülerken ben günler öncesinden bu an için hazırladığım yetmiş şarkılık - Europe'dan Final Countdown'u da içeren :) - “just before birth” miksini koyup dinlemeye başlamış, otuz sekiz hafta süren hamileliğimle vedalaşmış, Deniz’le konuşmuş, her şeyin yolunda gitmesi için dua etmiştim. “Nerede kaldın, bu kız kendi doğuracak herhalde diye düşünmeye başlamıştım” demişti o gün Ebru Hanım, onu aradığımdan yaklaşık bi’ üç saat kadar sonra muayenehaneye gittiğimde...

“Alt kattaki beşiği kaldıralım da yukarıdakini aşağıya indirelim” diyor Şengül Teyze, Deniz, bu ayın sonunda muhtemelen artık sığmıyor olacak o beşiğe, “Tamam” diyorum, “Tamam ama sonra, biraz daha sonra, önce ben bi’ bu fikre kendimi alıştırayım”. O beşik... O beşik çok değerli, çok güzel! Deniz, o beşiğe ilk kez yattığında küçücüktü, çok küçüktü, parmakları kibrit çöpü, ayakları çırpı gibi ve çarpıktı, sırtının kemikleri emzirirken elime geliyordu, aldığımız her şey üzerine büyük geliyordu, çoğunlukla uyuyordu, yeni doğmuştu... Bundan dört kısa, koca ay önce...

Karşılamak/uğurlamak/değiştirmek bir şeyleri... tüm bu önemli şeylere ruhun, kalbin yetişmesi için geçmesi gerekli bir süre var. Ben her zaman bu süreyi - çoğu zaman bulunamayan – gereksiyorum. Burada yapılan gevezeliğin bir nedeni de bu; yazdıkça yeniden, yeniden hatırlıyor, yaşıyor, yaşatıyor ama bir yandan da tüm bunların geçip gidiyor olduğu gerçeğine alıştırmaya çalışıyorum kendimi (Vakit bulup da yazabildiğim şu saatlerin kısacıklığı aklını şaşırtıyor, dilini bağlıyor insanın; “ha uyandı ha uyanacak!” derken neyi neden nasıl diyeceğini bilemiyor da çoğu kez). Geçen bir zaman olduğu düşüncesinden kurtulamadığımdan, hayatı yaşanılası ve tutunulası kılan şeyleri (özellikle bunları) belleğin güvenvermez ellerine öylecene teslim etmek istemediğimden çabalıyorum. İlle de yaşananın, hissedilenin üçünü beşini yazıya, ışığa mumlama gayreti. Sürekli zamanla bir didişme, hırlaşma, sürtüşme hali.

“Topu topu yirmi fotoğrafım falan vardır herhalde benim” demişti Altuntaş o gün. Doğurmadan, yıllardır sağda solda eğleşen fotoğrafları artık düzenlemeye (gruplandırma-seçme-ayıklama-sıralama-yerleştirme gibi aşamalardan oluşan ve bilgisayardakileri de işin içine katınca haftalarımı alacak olan bir iş) karar vermiştim. Yanımda yöremde, kimi yerleştirilmiş kimi yerleştirilmeyi bekleyen boy boy albüm... Önümdeki büyük sehpanın üzerini kaplayan fotoğraf yığınından başımı kaldırıp ne diyeceğimi bilmez gözlerle bakmıştım öylece. “Valla bak! Doğru bu!” demişti. “İyi bir şey belki de bu!” diyebildim sadece. Öyle de olabilir. Çünkü “Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar.” Belki.

        Deniz gelmeden yalnızca dört gün önce ille de “bakın doğurdum doğuracam, son kez fotoğraf çekilelim hep birlikte” diye bizimkileri o soğuk havada inadına Eymir’e sürüklemem de bundan değil mi? Doğum sırasında ve sonraki günlerde çekilen o fotoğraflarda kanlı bir göz olarak karşılık bulacaktı bu fotoğraf takıntım. Üşütmüş, iki gün boyunca kusmaktan gözüm kanlanmıştı.

Belki de unutmak istememekle hiç geçsin istememeyi birbirine karıştırıyorum bilemiyorum. Çünkü biliyorum ki bugün yana yakıla güneşi bekleyedururken, yazboyu sarındığımız pikeyi yine yorganla değiştirme vakti geliverecek göz açıp kapayasıya. Işık hızıyla geçen bu günlerden, ansızın, şakkadak, birdenbire, Deniz’in bebeklik kıyafetlerini sandıktan çıkarıp çıkarıp bakacağımız, “Allahım bu kadar küçük müydü bu oğlan ya!” diye çığlıklar atacağımız, “tüm bu kıyafetlerin çoğu büyük gelmişti ilk doğduğunda” diyerek o ilk zamanları sevgiyle anacağımız günlere çıkacağımızı biliyorum. Pattadanak. Oysa ben uzuun, upuzuuun bir süre o ilk günlerde kalmak istiyorum sözgelimi. Şimdiden, bugünden özlüyorum. Her bir dönemi ayrı ayrı. Yaşadığım bugünün, yarın özleyeceğim gün olduğunu bildiğimden tutup bugüne takılıp kalıyorum sonra. Bugün hiç bitmesin, geçmesin. Kalalım biraz allahınaşkına kalalım. Deniz’i emzirirken uzun uzun seyrediyorum, iyice belleyeyim yüzünü, emmesini, göğsünün kalkıp inişi, soluk alıp verişini, ellerinin, ayaklarının duruşunu, bakışını, gözlerini. İnanılmaz geliyor, anımsayamıyor, unutuyor olmak bugünden bakınca. Hiç unutmam sandığınız anlar, yaşantı parçaları unutulup gidiyor. Yıllar sonra “Nasıl hatırlamazsın yaa?!” denilerek yüzüne çevrilen inanmaz bakışlara mal mal bakarak karşılık verebiliyorsun sen de sözgelimi; “Vallahi hatırlamıyorum. Nasıl olur ya? Ben de vardım yani o gün ha? Eminsin, değil mi?” (Böyle “benim-tövbe-hatırlamayıp-başkasının-kesinkes-hatırladığı” hikâyeleri dinlerken çok heyecanlanıyorum; yolda giderken giderken köşeyi dönüverince birdenbire kendinle karşılaşıvermek gibi bir şeyler hissettiğim sanki... “Bir daha anlat sen şunu bana bakayım” diyorum, “Yavaş yavaş, yavaş yavaş”... Çok sevdiklerimle biraraya geldiğimde uzun sessizlikleri yakalayıp “Hadi birbirimizin hatırlamadığı bir şeyler bulalım” diye insanları heyecanla dürtmem bundan:). Fotoğrafın ve yazının kıymeti sonrasında asıl; unuttuktan, unuttuğunu zannettikten sonra çağırmasında yeniden “o an”ları, “o günler”i. O yüzden burada edilecek ne kadar lakırdı varsa hepsi aslında “sonrası” için. Zaman içinde buraya dönüp geldiğimde bulacaklarım için. Ve tabiî Deniz’e, ileride bir anlatan olmadıkça bilemeyeceği “bu günleri”nin, bebekliğinin, çocukluğunun şuurunu, hikâyelerini teslim etmek için. Asıl bunun için. Ne kadar “çok” yazsam da daha “az” olamazdı diyeceğimi baştan kabul ederek.

...

Hüzne meyilli, deneyimsizlikten ve daha başka bir dolu sebepten beslenen bir kırılganlığın insanın yakasını bırakmadığı o ilk günler...

Eve çıktığımız o haftasonu Şengül Teyze’nin, öğretmenlik günlerinden kalma didaktik bir ses tonuyla “Memelerini görmüyorum Burcu hiç!” diyerek yaptığı uyarı, sonrasında verdiğim tepki (tabiî ki ona bir şey diyemediğimden Banu’ya çıkışmıştım; her şey iyi, güzel olsun diye bir aşağı bir yukarı koşturup duran, hamileliğim boyunca ve sonrasında benim için, Deniz için ne yapacağını ne alacağını bilemeyen cimcimeme), öfkelenip yukarı kaçışım...

Her şey daha yeni başlıyordu. İlerleyen zamanda içimde büyüyecek, o ilk günlerden bana kalacak olan en sevgili iki şeyin çekirdeğini içinde saklıyormuş meğer “o an”; sonraki üç ay neredeyse memelerim sürekli dışarıda gezecek ve ben, başlarda bu yakınlığa tereddütle yaklaşır, ister istemez biraz da huzursuzlanırken Şengül Teyze’ye giderek daha çok bağlanacaktım. Uzak dura, uzak dura yakınlaşacaktım ona sonunda. Şengül Teyze o kadar, o kadar iyiydi ki çok sürmedi bu ikircikli, uzak duruşlarım. 

Sonraki günlerde ayacaktım uyarısının yerindeliğine; çünkü yenidoğanların (ne sevdim ne sevdim ben kelimenin kendisini de yenidoğanları da) sıklıkla emzirilmesi gerektiğine henüz aymamış gibiydim sanki, bir sersemlik, şaşkınlık, büyülenmişçesine Deniz’i seyrediyordum. Deniz uyanmıyordu. “Ne yapın edin uyandırın” diyen doktorlar sinir bozuyordu; çünkü burnunu da sıksak, ayağını da gıdıklasak, altını da açsak, yüzünü de ıslatsak bir türlü uyanmıyordu işte. Uyanmayınca emzirme araları uzuyordu. Beklemediğim bu durum karşısında bir parça canım sıkılmıştı; Deniz’i uyandırmaya çalışmak ve emmesini sağlamak, emzirmenin kendisinden düpedüz daha yorucuydu. Üstelik memelerim de acıyordu. Bu yüzden emzirmekten pek de öyle hoşlanmayarak başlamıştım emzirmeye. Çok değil birkaç gün içinde emzirme hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi ve sonradan bilmiş olsaydım iyi olurdu diyeceğim ne çok şey olduğunu da şaşırarak farkedecektim. Bir diğer şaşkınlığım nasıl olup da bu konuyu atladığımaydı; yolda ayakkabısının altına yapışan kağıdı bile çevirip okuyacak kadar okuma delisi ve merak budalası bir insan olarak kıytırık popüler hamile/anne/bebek dergilerinden bilimsel makalelere okumadığım yazı, izlemediğim video, bakmadığım fotoğraf kalmamışken emzirme hakkında kapak açmamışım meğer (bildiklerim hiçbirşeymiş öyle diyeyim en azından). Yalnız, doğumdan hemen önceki günlerde okuduğum lohusa hikâyeleri bu işte bir bit yeniğinin olduğunu düşündürmüştü inceden (Aferin bana!); süt denen şey gelmeyebilen ve yeni annelerin üzerine karabasan gibi çökebilen bir şeydi. “Bunu bilmiyor muydun şimdi yani” denilebilebilecek bir durum, öyle değil mi? Bilmiyordum, diyeceğim ben de. Bilmiyordum; çünkü emzirmek işin doğasında vardı, süt dediğin geliverirdi işte kendiliğinden ve açıkçası gelmeyebileceğini akıl bile etmemiş, buzluğa atacağım sütler için saklama poşetlerini bile hazır etmiştim ta en baştan (seri üretime – ne gerek olacaksa – geçeceğimi falan mı düşündüm artık bilemiyorum. Oysa süt saklamaya, dolayısıyla o poşetlere öyle çok da gerek olmayacaktı çünkü her an Deniz’in yanında olacaktım). İşte bu yüzden emzirmek yerine Deniz’i uyandırmaya çalışmak bir tür büyübozumu olmuştu benim için. İkinci büyübozumunu, üçüncü gün sarılık endişesiyle acile gittiğimizde, doktor beni üzmemeye çalışarak, nazikçe, “Evet biraz fazla kilo vermiş, yeterli beslenememiş” dediğinde yaşayacaktım (İşte ben tam olarak acile gittiğimiz o günün ardından “uyandım”). Doktora “Uyandıramıyoruz” diye anlatırken çenemin ve sesimin nasıl titrediğini, acilde bizimle ilgilenen o genç kadın doktorun bana ne kadar tatlı davrandığını, beni ne kadar rahatlattığını sevgiyle, minnetle anıyorum hep. Sonradan da sütle ilgili bir sıkıntı yaşamayacağıma inandım hep; ama gelgelelim sahiden anlaşılmıyordu bebeğin ne emdiği, ne kadar emdiği. Bütün yeni annelerin sorduğu o soru gece-gündüz benim de aklımdaydı: “Sütüm yeterli mi?” Sağdığımda 20 cc anca çıkıyordu; ben sütün şoldur şoldur akacağını düşünüyor olmalıydım ki bu miktar bana az geliyordu. Acile gittiğimiz o üçüncü gün doktora sütümün yeterli olup olmadığına bakmalarını rica etmiş, pediatri polikliniğine çıkıp orada emzirme odasında bulunan hastane tipi büyük sağma makinesiyle sütümü sağmış, hemşireye teslim etmiştim, çıka çıka 30 cc çıkmıştı. Hem hemşirenin hem de doktorun “sütle ilgili bir endişeniz olmasın, sütünüz iyi, emzirmeye devam” demesine karşın bu 30 cc gözüme yine az gözükmüştü galiba, ben pek ikna olmamıştım sanki. Sonradan o günlerde biri çıkıp da bana “bu ilk günler annenin sütü daha yeni yeni gelmeye başlıyor, bebeğin emdiği de zaten üç-beş çay kaşığı, olan ona yeter, bebek emdikçe süt de artacak” deseydi iyi olurdu diye düşünecektim. Bir de bebeklerin, doğumdan hemen sonraki ilk birkaç saat uyanık kalıp arkasından uzunca bir süre uyuyabildiklerini ve bu uyandıramama sorununun sıklıkla karşılaşılabilen bir durum olduğunu söyleseydi birileri, diye düşündüm, azıcık rahatlardım. Ama bütün bunları ve emzirme hakkında bilmem gereken her şeyi ben işte emzirme hakkında bir mok bilmediğimi farkettikten sonra öğrendim; ‘google’a sora sora, bildiğim tüm dillerde okuya okuya bitiremedim (Bir elimde sağma makinesi bir elimde ‘mouse’, bilgisayarda en az on ayrı açık pencere). Bir yandan da Deniz’i hem emzirdim hem arada sağdığım sütleri verdim (Bir an önce kaybettiği kilolarla birlikte yenilerini de almalıydı). O gün ben o emzirme odasında sütümü sağarken öylesine bir hüzün ve endişeye batmıştım,
bebeğini besleyememenin verdiği yetersizlik ve beceriksizlik hissi; uyandırmak için daha, daha çok çabalamalıydık diye düşünmenin verdiği pişmanlık ve salaklık hissi; daha üç gün önce doğmuş küçücük bebeğini hastanede görmenin verdiği acı ile sanki hep böyle uyanmayacakmış ve biz bundan böyle emzirirken hep sorun yaşayacakmışız, bebikimiz beslenemeyecekmiş hissiyle biraraya gelip de tüm bu karmaşık hisler, acaba bu uyanmamaların ardında daha büyük başka bir illet mi var endişesiyle (doktora “Bir şey var da söylemiyor musunuz?” diye sordurtan o endişeyle) katmerlenince böyle oluyor
incinip kırılmaya öylesine meyilliydim ki benim arkamdan bebeğini emzirmek için odaya giren o kadının benim için gönderildiğini düşünecektim sonraki günlerde; olanbiteni anlattığımda “Hepsi geçecek, geçiyor merak etmeyin” demişti, (o da çocuğunu emziriyordu, kucağındaki çocuk kocamaan, dev gibi gözükmüştü gözüme, hatta “bu ne be?!” bile diye düşünmüş olmalıyım, “bu kadar büyük çocuk emzirilir mi yahu”, Deniz kucağımda kayboluyordu, minicikti, ah çok küçüktü... “Beş buçuk aylık” demişti, “Sizinki ne kadar” diye sorduğumda da şaşırmıştım. Gözüm, beş aylık çocuğu beş yaşında görebilecek kadar ayarsızdı o zaman, her boydan bebiğe yabancıydı),“Bugün “uyandıramıyoruz” diye dertlenirken yarın “uyumuyor bu çocuk” diyeceğiniz günler olacak”. O gün hastaneden ayrılırken o kadından büyük bir güven kalmıştı bana geriye. Ne garip, o günden üç ay sonra Deniz’in rutin kontrolü sırasında Deniz’i emzirmek için o emzirme odasına yine gidecektim; bu kez, deneyimli bir emziren anne olarak o odadaydım; annesütü ve emzirmeyle ilgili deneyimlediğim, araştırıp okuduğum onca şeyden sonra rahatlıkla bir emzirme semineri verecek, emzirme danışmanlığı yapacak kadar güveniyordum artık kendime. Odada kucağında ikigünlük bebeğiyle bir kadın vardı, kadının gözlerinde endişe, yanıbaşında bir hemşire. Bebik yalnızca ucunu tutuyormuş memenin, iki günün içinde de alışmış öyle tutmaya, doğrusunu yapmıyor bir türlü. Öyle olunca yeterince beslenemiyor yavru. Doğumdan daha iki gün sonra hastaneye – muhtemelen acile – başvurmalarına sebep bu – Doğumun arkasından doğrudan emzirmeyle ilgili ya da sonu emzirmeye bağlanan başka sebeplerle acile gitmeyen anne-bebek var mı acaba –. Hemşire, ağlayan bebeği annesinin memesine tutturmaya çalışıyor, bebik hep ucu yakalıyor. Anne üzgün, kaygılı. Bebeği, memesini doğru bir şekilde tutsa oracıkta dünyalar onun olacak ama olmuyor. Orada, o an olmuyor. Hemşire uğraşıyor uğraşıyor; ama ben anneyi rahatlatıcı bir çift söz de söylesin istiyorum. Bu önemli. “Hadi, güzel bir şey söyle!”. Söylemiyor, bu işi yıllardır yapıyor olmanın getirdiği bir alışkanlıkla bebeği memeye bir dürtüyor bir alıyor memeden. Anne memesini bir örtüyor bir açıyor. Bebek avaz avaz. Ben ağladım ağlayacağım. Dayanamıyorum. Anneyle yakaladığım bir göz temasını firsat bilip o an aklıma ilk geleni söylüyorum kibarca gülümseyerek: “Alır alır merak etmeyin. İçgüdüsel bir şey sonuçta, öyle değil mi?” “Öyle değil mi?” derken gözlerim hemşireye dönüyor, onaylamasını bekliyorum. Onaylıyor çok şükür: “Tabiî tabiî, aldırırız biz ona şimdi”. Oh!

Hüzne meyilli, deneyimsizlikten ve daha başka bir dolu sebepten beslenen bir kırılganlığın insanın yakasını bırakmadığı o ilk günler,

adına “annelik hüznü” denen o tekinsiz ruh halinin çaktırmadan nasıl da beni tuttuğunu;
“Ya bana bir şey olursa” diye düşünüp hastalıklar içinden en onulmazını, en fenasını bulup çektiğimi ve sanki bu gerçekleşmişçesine gözyaşı döktüğümü;
altıncı günde Deniz’in göbek bağının düştüğünü gördüğümde nasıl da ağlamaklı olduğumu;
Deniz’e bakıp bakıp “Çok ufak bu” deyip içlendiğimi (Dünya çok büyük Deniz çok, çok küçücüktü);
bebeğimin kendi emin, güvenli, bildik dünyasından hiç bilmediği ve üstelik türlü tehlikeler ve kötülüklerle dolu bu dünyaya çıkmış olduğunu düşünerek ikide bir burnumun sızladığını;
dışarıdaki hamile kedilere, güvercinlere bakıp iç çektiğimi;
Gözlerim dolmadan, gözyaşı dökmeden Deniz’e ninni söyleyemediğimi ya da dinletemediğimi;
emzirmeye henüz alışmamış göğüslerim yangın yerine dönmüş sızım sızım sızlarken, yanan göğüslerimi kapıdan Ankara’nın karlı soğuğuna tutup soğutmaya çalıştığımı;
Deniz’in memeyi ağzına ilk aldığı anda acıdan içimin nasıl cız ettiğini;
Püskül’den, - benim sevgili arkadaşım, can yoldaşım, canım kedim - ayrı düştüğüm, onunla eskisi gibi ilgilenemediğim, geceleri birlikte uyuyamadığımız, iki yıl sonra ilk kez yüzüne kapı kapatmak zorunda kaldığımız için çok, çok üzüldüğümü;
o ya da bu nedenle üzülen, ağlayan anneleri ve bebekleri aklımdan çıkaramadığımı;
bebeğini emzirmek isteyip de bir nedenle sütü gelmeyen, göğüslerini sıka acıta damla damla süt çıkarmaya çalışan anneleri;
göğüsleri sütle dolup sızladığı halde memeye ağzını kapayan bebeği yüzünden emziremeyen, bebeklerini saatbesaat, günbegün sağarak biberonla besleyen anneleri;
kucağa, memeye alışmasın diye bebeklerini beşikten almadan, kucaklayamadan, tarladan gelip bir koşu beşiğin kenarından memesini bebeğinin ağzına uzatan elleri topraklı anneleri;
kucağa, memeye alışmasın diye (niye?!) beşiklerinde birbaşına, yalnız bırakılan, ağlatılan bebekleri;
erken ve küçük doğan, çok erken ve çok küçük doğan, henüz hayatının başında
büyük mücadeleler veren bebekleri;
o ya da bu nedenle ağlayan/ağlatılan/yalnız bırakılan/ terkedilen bebekleri;
annesizleri (annesiz bebekleri ve annesiz yeni-anneleri);
zaten hüzne meyilli, deneyimsizlikten ve daha başka bir dolu sebepten beslenen bir kırılganlığın insanın yakasını bırakmadığı o ilk günler, düşüncesizlik eden, incelikten nasibini almamış, hafızası eriyip gitmiş (erimemiş olsa beyinler, hatırlamaz mı bu insanlar neler yaşadığını, hatırlayıp da üstlerine titremezler mi kızlarının /gelinlerinin?!), o çokbilmiş, kocaağızlı anneler ve/veya kaynanaların üzdüğü anneleri,
tüm bu süreçte o veya bu nedenle yalnız olan / kalan anneleri
kafamdan bir saniye çekip çıkaramadığımı; çıkaramadıkça çenemin titreyip burnumun sızlayıp durduğunu; süregiden bir savaşın ya da kıtlığın tam ortasına doğan bebekler aklıma düştükçe oracıkta hönküre hönküre ağlamak, avazım çıktığı kadar bağırmak istediğimi, öfkeden deliye döndüğümü; bir sebeple süt bulamayan dünyanın tüm bebeklerini emzirmek istediğimi...
anımsıyorum.


Velhasıl, ben yıllar yılı annemden bana kalan o büyük korkunun, o kahredici endişenin yuvalandığı göğüslerimi yeniden sevdim sütle dolunca, emzirdikçe.
Bluzumu ve sütyenimi çıkarır, banyodaki aynanın karşısında tedirgin gözlerle göğüslerime bakardım. Senede bir yaptırdığım kontrolün tarihi yaklaştıkça ayna karşısında çıplak yarımla geçirdiğim dakikalar artar, kollarımı bir, iki yana sarkıtarak, bir, başımın üzerine kaldırarak göğüslerimde pusuya yatan o uğursuz kehanetin alâmetlerini arardım, aklımın iyiliğe ayarlı hassas terazisinin yönlendirdiği tarafgir nazarlarla: bir şey yok, bir şey yok. Sağ elimin işaret ve orta parmağını sol göğsümün üzerinde hafifçe bastırarak gezdirmeyi denerdim. Dokunamaya dokunamaya dokunur, bir denizanasının yapışkan peltemsi gövdesini ellercesine tutuk, ikircikli birkaç adımdan sonra vazgeçerdim. Yine. Her dokunuşta, gözlerimin erdiğinden fazlasını belleten parmak uçlarım, o ipeksi örtünün karmaşık derinliğinde işleyen düzenin bilinmezliği ve denetimsizliğini yüzüme vurur, orada uğrun uğrun göğermiş kudurgan bir hücrenin şerri, hızla parmak uçlarımdan topuklarıma değin bütün vücuduma yürür, aklımın kuytularında dertop ettiğim tüm endişeler hayalimde çılgınca gümbürderdi. Çoktan bırakmış olmam gereken sigarayı artık bir gün bile geciktirmeden bırakmaya karar verirdim.
Hani, “artık benim kesinlikle biraz uyumam lazım” dediğim, sütümü sağıp babaanneye verdiğim, onun da beni uyandırmayıp, önceden sağılmış sütlerden çıkarıp gecedeki ikinci öğünü de verdiği o gece... Beni uyandırmadığı için kızmıştım içimden ona. Dışımdansa nazikçe “keşke uyandırsaydın” demiş, bu “keşke”ye sebep, göğüslerimin dolup şişmesini, sütün boşu boşuna yatağa akmış olmasını göstermiştim. İçten içeyse, o çok sevdiğim emzirme zamanının benden alındığı gibi bir şey hissetmiş, Deniz’i o tek öğün bile olsa emzirememiş olduğum için basbayağı üzülmüştüm. Fazladan uyuduğum o ikibuçuk, üç saatin gözümde hiçbir kıymetiharbiyesi kalmamıştı. Ben emzirmek istiyordum. Deniz’le yaşadığım, yaşayacağım “o özel an”ları bir kereliğine bile olsa yitirmek istemiyor(d)um.

Diyeceğim, ben Deniz’i emzirmeyi çok sevdim.

...

Ben bu yazıyı bitiresiye çoktaan yaz sıcağında haşım haşım haşlanıyor oluruz herhalde diyorum (haziran ondokuz notu: Ankara için gül vakti! bir Pazar günü biraraya geldiğimiz dostlarla yine bahçede oturamayıp içeri kaçıyoruz yağmur başlayınca, kediler ağaç kadar olmuş güllerin altında bekleşiyor yağmur dinesiye); ama şu satırların yazıldığı Mayıs ortasının bir öğle sonrası ev içleri karanlık, dışarıda şimşekli, şakırdaklı bir yağmur, gök çıtırdıyor; “kırkikindi yağmurları”nın kırkı çıkmak bilmiyor bu yıl. Ardından deli bir dolu töpür töpür döküyor arka bahçedeki elmanın beyaz çiçeklerini. Yağmur başlamadan önce gidip bir kasa petunya alıp iki emzirme arası ön bahçeye diktiydim. On gün önce diktiğim cam güzellerinin soğuktan pörsüyüp solmuş yapraklarına bakakaldıydım. Bi’ güneş görseler dirilecekler ya... Şengül Teyze, pencereden günlerdir ardı ardına yağan yağmura uzun uzun bakıp, “Çürücez çürücez” diyor, gülüyorum. İçimden sarılmak geçiyor; tek söz söylemeden öylece sarılmak boynuna, yanağımı omzuna yaslayıp sessizce durmak bir süre, belki sadece, basitçe “Teşekkür ederim” demek, “teşekkür ederim”... O oldukça, Deniz’e, bize hiçbir şey olmazmış gibi geliyor. Nasıl da unutmuşum bu güven duygusunu!
Onat, “Bizimkiler var da n’oluyor Burcu? On beş yaşımdan beri ayrı yaşıyorum. Yılda bir iki kez görüşüyoruz işte hepsi bu” dediğinde “Hayır” derdim öfkeyle, “Hayır öyle olmuyor işte!”. O anlatmaya çalıştıkça dinlemez, bir yandan kafamı iki yana sallarken bir yandan “olmuyor olmuyor öyle olmuyoor” diye yüksek sesle söylenerek dediklerinin tarafımca hiç de kabul görmediğini, bende bir karşılık bulmadığını anlatmaya çalışırdım. Sonunda “Peki Burcu olmuyor” derdi. “Olmuyor tabiî!” diye tekrarlardım üstüne basa basa. O, parmaklarındaki etleri dişlerken artık düşmüş bir sesle “İyi olmuyorsa olmuyor!” der, ben “olmuyor evet!” derdim üstüne basa basa (Haklılığımdan ne kadar eminsem, bir şeye ne kadar çok inanıyorsam o kadar gıcık, o kadar sabit fikirli oluyorum). Kısa süreli bir suskunluğun ardından eklerdim: “Varlıkta yoklukla düpedüz yok olmak arasında dağlar var, anlıyor musun? Kalbinin attığını da hissetmiyorsun sonuçta; ama bir kalbin var öyle değil mi?”. Aslında basitçe “Üzülme be Burcu” demek isterdi. Biliyorum, biliyorum da... Öfkeleniyorum da bir yandan, “yaşamadan, etmeden” karşıma geçip de konuşulmasa...
Bugün bir kez daha ayırdına varıyorum; bu güven duygusu, ne sütüm artsın diye kaynatılan kompostolardan; ne her gün özenle pişirilen kap kap yemeklerden; ne Deniz’in ütülenip düzenle katlanan minik giysileri, beşiğine serilen çarşafların gerginliğinden; ne makine biter bitmez çıkarılıp asılan çamaşırlardan – aman kokmasın –; ne her gün doldurulup boşaltılan bulaşık makinesinden... Duyduğum bu güven duygusu, her şeyden çok onun yanımda, yanıbaşımda, bizimle, Deniz’le ve benle oluşundan. Pişiren, ütüleyen, derleyip toplayan, katlayan, süpüren, diken, onaran ellerinden çok kollayıp gözeten o anne gözlerinden, anne bakışlarından, anne düşünüşlerinden, anne ilgisinden... Gece Deniz’le birlikte uyurken usulca Deniz’i (“Hiç öyle ıkırtısı mıkırtısı yoktu. Mışıl mışıl uyuyordu”), bizi kontrol etmesinden ya da ne bileyim ilk günler, “yorulmuştur çocuğum azıcık da şöyle çevirelim” deyip Deniz’i diğer yanına çevirerek yatırmasından, ne zaman sıkıntılansam kendimi iyi ve güvende hissetmemi sağlayan sözleri, bebeğimi çığlık çığlığa sevmesinden sözgelimi.

Annesizlikle gelen yalnızlık (sahipsizlik, birbaşınalık ne derseniz, insan ille de bir çift göz istiyor üzerinde herhalde) pis bi’ şey işte en hafifinden. Küçük kardeşin durup durup sebepsiz yere canının sıkılması bundan sözgelimi; “Canım sıkılıyor” / “Niyekine?” / “Ne bileyim öyle işte, sıkılıyor!” / “Üf saçmalama Banu, insanın durup dururken canı sıkılmaz, olmuştur bir şey. Söyle?!” / “Yok bi’ şey! Sıkılıyor sadece” / “Aptalların canı sıkılır!” / “Of abla sana bi’ şey söyleyende kabahat”... Bilinir bu can sıkıntısının nedeni de işte diyecek bi bok olmadığından anlamazlıktan gelinir çoğu kez. Acımaktan o kadar korkulur ki yok sayılmaya çalışılır işte. Hatırlamak, donmuş bir göl üzerinde yürümek gibi biraz; bellekte açılan o incecik çatlak çıtırdaya çıtırdaya sonunda seni yutacak kadar kocaman bir yarığa dönüşebiliyor çünkü...

Şunu söyleyeceğim: “Olmuyor” efendim işte öyle, öylece durup durmaları, olmaları bile yetiyor adına ana/baba denilenin. Hem bebeğinin belini sıkan o çok sevdiğin pantalonun lastiğini sen elinle çeke çeke yırtarak açmaya, gevşetmeye çalışırken, adına anne denilen kişi kibarca önce makasla lastiğin dikişlerini söküp, yerine yeni ve daha gevşek bir bebek lastiği dikerek yapıyor bu işi. Ya da makinede yıkandığı halde geçmeyen kaka lekelerini elde çitileyip çıkarabiliyor sözgelimi - sen olsan tutup yeniden makineye atacaksın biliyorsun; sonrasında, yaptığın tembellikten utanıp sen de artık makineye atmadan önce lavaboda musluğun altında çitileyiveriyorsun -. Model model yelekler örüyor, beşiğinin kenarına süsü olsun diye elde kalmış bir parça dantelden çerçeve dikiveriyor, öyle daha güzel oluyor sahi beşik, ucuna mavi kurdeladan biyesi, ...

İlk gün... Deniz'in altını ilk kez açıp temizleyecekken, hevesle, söylendiği gibi ılık su ve pamukla... O gösteriyor, pamuğu suyun içine olduğu gibi daldırmayı, sonra sıkıp, bebeğin poposunu öyle silmeyi, yoksa senin yaptığın gibi pamuğu suya şöyle bir değdirmekle olmuyor, popoya yapışıyor sonra, lif lif dağılıyor pamuk... Kısayolları çok sevmem aslında; bırakınız kendim bulayım, sizin geçtiğiniz yollardan ben de geçeyim, diyebilirdim başka zaman olsa. Ama öylesine kırılgan oluyorsun ki, minicik bebeğinin poposuna pamuk yapıştı ya da bebeğimin altını temizleyemiyorum diye oturup oracıkta zırıl zırıl ağlama potansiyeline sahipsin ki o an, nazikçe “öyle değil Burcu” deyip bir parça pamukla nasıl yapacağımı gösterip geri çekilmesini sevgiyle karşılıyorum.

O ilk günün üzerinden seksen gün geçmiş, Deniz’in ishal olabileceğinden endişeleniyorum, acile gitsek mi gitmesek mi, sonra babaanneyi arıyorum, “Ben acile götüreceğim Deniz’i” / “Neeee! Acillik bir şeyi yok çocuğun Burcu yapma, oralarda da bir sürü mikrop. Gerekirse yarın doktora gideriz” / “Peki!”. Yarım saat sonra pencereden babaanneyle dedeyi görüyorum - daha iki saat öncesine kadar beraberdik - yüzüm ışıldıyor, elimdeki işi bırakıp hızlıca kapıyı açmaya koşuyorum, gülümseyerek “Nooolduu?” diyorum, “Sen deliysen biz senden daha deliyiz” diyor babaanne, “Deniz’e bir bakalım dedik”... Bakın tabiî bakın! Öpün bakalım öpün. Seninkinden ayrı o “bir çift göz”(anne gözü) nasıl bir sevinç, nasıl bir rahatlık biliyor musun! Kırkına merdiven dayamış olsan da bu böyle. O kakaları birlikte uzun uzun inceleyip karşılıklı görüş bildirmek kadar şahane bir şey yok! Gerçekten. İkimiz de bebek kakası uzmanı olduk. “Bebeleri daha çok bunun bak Burcu, hem de öyle sulu değil artık, bir öncekine göre daha iyi bu!” Deniz’in altını kim açmışsa diğeri hemen yanına koşup soruyor: “Nasıl?” Krem kıvamında bebeli, altın sarısı kakalar mutluluk demek bize; “Aferin” diyoruz sonra, “Aferin benim güzel çocukuma”. Doğumdan önce bir şeye (dil yakıyor en çok her zaman, söylenmemesi gereken bir söz) çok kızmış, günlerce bir fırsatını bulup “Valla ben zaten kaç yüz bin milyon senedir bir başıma yaptım ne yaptıysam, bundan sonra da yaparım herhalde” demenin yolunu aramıştım. “Ben bilirim, güçlüyüm, kimseye ihtiyacım yok” ayakları. Söz konusu, bir bebeğinin olmasıysa, takınılacak en tırt ayaklardan biri herhalde. Ya da şöyle diyeyim; annesizgillerdenseniz, bu yoksunluk, bu eksiklik, hayatın bu döneminde her zamankinden daha fazla vuruyor insanı, daha bir “eksikli” oluyorsunuz, bilhassa bu nedenle “tırt”.)

Yıllar yılı
hep bir dövüşememek, vuruşamamak, defterini dürememek, bir muhatap bulamamak, bulamayıp ona buna sarmak rahatsızlığıyla geçen onüç koca sene
unuttuğum, sanki hiç yaşamamışçasına unuttuğum bu tatlı duyguyu (anne güveni, şefkati, huzuru, iyiliği, sevgisi gibi adlarla anılabilecek olan) hatırladıkça yeniden, kıyın kıyın iyice ilişiyor gibiyim yamacına. Doktor kontrolüne giderken “Sen de gel!” diyorum, hatta artık Onat’la değil de babaanneyle doktora gitmek daha bir güven veriyor; çünkü Deniz’i benden sonra en iyi o biliyor, a’dan z’ye, Deniz’i sadece ona – evet sadece ona – bırakabiliyorum güvenle; bütün bir sabah pişirmiş, ütülemiş, yıkamış, sevmiş, “Hadi Burcu ben gideyim artık” derken ben “Dur Deniz’le birlikte iki turlayalım da öyle gidersin” diyorum; daha sabah birlikteyken, öğleden sonra “Hadi fırından bir şeyler alın da gelin, çay koyalım” diyorum, “Bahçede otururuz hem, hava güzel”; “Gidelim” diyorlar, “Gitmeyin işte! Ne var gitcek?” diyorum; onlardayken, Onat, “Hadi Burcu eve gidelim” diyor, ben Deniz’le birlikte büyük bir huzurla yattığımız misafir odasındaki o koca yumuşak yatağın içine kaça kaça “Ben burada kalacağım” diyorum, çocuk gibi omuz kaldırıp indirmediğim eksik bir... Deniz’e gelince anneyim de Şengül’e gelince... Fırsatçılık yapıyorum. Deniz’i seven ellerin altına ben de başımı uzatıyor, kıçın kıçın yanaşıyorum çaktırmadan (Yanlış diktiğim o üç pantalon düğmesini sökemeyip – niye acaba? – ona uzatışım tamamen ayak. O düğmeleri ona söktürmemin arkasında başka bir şey var: bir tür anne ilgisi göstermek kendime. İçine tüküreyim, üç kıytırık düğmenin söküğünü arıyor, aranıyorsun bir yerde... Basit bir sebebi var tabiî bunun: Deniz emerken, artık uyur gibi olduğunu düşünüp yatağına yatırmak üzere memeyi ağzından usulca çektiğimde hemen ağlamaya başlıyor, yeniden memeye aldığımda da hızlı hızlı ve daha güçlü bir biçimde emiyor, ama uyuyakalıp memeden kendiliğinden “düşüverince” bir sorun olmuyor: Bir şeyi kendiliğinden bırakmakla siz henüz bırak(a)madan elinizden alınması arasındaki açık ara fark, üç kıytırık düğme söküğünden ya da ne bileyim grip olup yataklara düşmekten fırsat yaratmaya çıkarıyor insanı: Bakın bana, bakın. Sevin.)

Şu var bir de: Bir gece içmişiz, biri ortaya “hayatınızda eksikliğini en çok duyduğunuz şey ne?” gibisinden bir soru atmıştı ortaya, herkes samimi bir şekilde cevap verecekti, - ben oynamadım galiba, bir kenarda müzik seçip çalıyordum, zaten ortamdakilerden birine gıcığım vardı -, sonra Süheyla şöyle dediydi: “Ya söylicem ama sakın ama sakın dramatik almayın bu söyleyeceğimi olur mu!” şeklinde üzerine basa basa bir uyarı yapmış ve arkasından “Annemin hayatta olmasını çok isterdim” demişti. Dramatik, yani acıklı anlamında. Yıllarca Süheyla’nın bu kibar “uyarı”sına kafayı takmıştım; asıl acıklı olan, anne ya da babanın kaybı değil de bu kayıplardan söz ederken sözün yanına böylesi bir uyarı iliştirme gereği hissedilmesi değil miydi? Böylesi bir acıdan “acıklı” kısmını ayıklayıp çıkarmak suretiyle bahsetmek istenilmesi, daha doğrusu kişinin böyle hissetmesi değil de belki de hissettirilmesiydi - acı, acıklı olanın mezarlıklar gibi “gözlerden uzakta” tutulmak istenmesiydi - herhalde beni rahatsız eden? Süheyla’ya bunu söyleten neydi? Acıdan, hadi acıklı olandan söz etmenin neredeyse ayıp mertebesine konulması gibi bir şey mi? “Acı” olanın aman ha olur da karşı tarafta “acıklı” olarak alımlanmasının yarattığı tedirginlik niyeydi? Ardından böğüre böğüre (Geçen gün Yasemin, babasını, kızının sevgili Aslan Dedesini pat diye kaybettiğinde ansızın, dememiş miydi, “ulumak istiyorum, bildiğin ulumak istiyorum”) ağladığınız bir insanın kaybının yaşattığı acıyı böyle eksiltmek niye ki?

Haziran’ın yirmiyedisi... Bugün babaanne gelmeyecek. Şunun şurasında bir iki-iki buçuk ay yok ama insan alışıyor, hem de çok, çok çabuk alışıyor. Yanımızda olduğu için ne kadar minnet duyduğum her halimden belli olmalı ama yine de epeydir sakladığım teşekkürü Cuma günü ayrılırken sahibine teslim ediyorum, gözyaşlarımı tutamayarak: “Çok kıymetliydi, çok önemliydi benim için. Çok teşekkür ederim. İyi ki varsın”. Sarılıyoruz, “ne güzel büyüttük değil mi bebikimizi” diyor, “güle oynaya”. Evet, Deniz yenidoğanlıktan çıkalı çoook oldu, şimdilerde kabak kafalı, göbekli, kocaman gülüşlü, meraklı, sevimli bir koca bebik oldu. “Deriiin uykulardan uyandı” diyor babaanne Deniz’in ağzıyla, gözleriyle, eli ayağı, her yeriyle bakan, anlamaya çalışan meraklı, kıpır kıpır, delidolu halleri için. Deniz’in gün içinde “normal bebek uykusu” uyumak yerine yaptığı kısa şekerlemelere “meraklılığı”nı sebep gösteriyor dedesi, “merakından uyuyamıyor o”. Evet, Deniz-ben-babaanne şahane bir ekip olduk ve Deniz’i güle oynaya büyüttük. Babaanneyle dedeyi yazlığa uğurladıktan sonra arabada hüngür hüngür ağlıyorum artık, bu ağlayış bu “güle oynaya” kısmı için. Öylesine minnet ve huzur doluyum ki ona ağlıyorum Deniz’in elini tutarak, gülerek bir yandan. Deniz şaşkın. Ben gülünce o da gülüyor. Bu gidiş, Deniz’in hayatının ilk bölümcüğünün geride bırakıldığı anlamını da taşıyor bir bakıma. Ona da ağlıyorum bir yandan. Babaanneyle dedeye el sallarken Deniz’in ilk üç-buçuk ayına da kaldırıyoruz elimizi. Uğurlar olsun minik yenidoğan Deniz bebiki. Seni çok sevdik. Ne sevmek ne sevmek hem bilsen. Kaç koldan... Babaannesinin sevdiği Deniz.... Onlarda kaldığımızda sabah uyandıklarını duyar duymaz gidip Deniz’i ortalarına atıveriyorum, “sevin bakalım”, sonra yatağın kenarına yere oturup sevinçle seyrediyorum uzun uzun. Ben bu sevmeleri çok seviyorum. “Ay Şengül çok güzel bu çocuk yaa” derken dişlerini sıkıyor dede, Deniz'in yanaklarını sıkacak gibi yapıp duruyor, durduruyor kendini. Babaanne Deniz’i hoplatıyor, zıplatıyor, öpüyor, “çok seviyorum çok seviyorum” yapıyor. “Şengül sen çok güzel bebek seviyorsun,” diyor dede, “herkes senin gibi bebek sevemez”. Bu doğru. Herkes bebek sevemiyor. Dede, Deniz büyüyünce birlikte yapacaklarını anlatıyor, “parka gitceeez, balık kraker alcaaaz, sen ‘Dede bana para ver’ diceksin”. Çığlık çığlığa seviliyor Deniz. Tapşini tapşini tanana yaparken ağzı kulaklarına varıyor. Babaanneyle dedenin güzellemeleri, öpücükleri, kucakları, sarıp sarmalamalarına gülücükler, neşeli çığlıklar ve seslerle karşılık veriyor. Eller ayaklar heyecandan kıpır kıpır... Uçtu uçacak. Deniz çığlıklar attıkça biz kahkahalarla gülüyoruz. Ben yerde yatağın kenarında suratımda kocaman bir tebessümle izliyorum bu sevmeleri. Deniz sevildikçe – kim olursa olsun bu sever – ben seviniyorum. Ne sevinmek hem. Çünkü ne kadar seversek o kadar iyi. Ne kadar çok olursak o kadar iyi.

Bu sabah arıyorlar, kalp kalbe karşı dedikleri, onları düşünürken tam, naptılar, vardılar mı, iyiler mi diye... Bir babaanne alıyor telefonu, bir dede kapıyor, biri “Öp Deniz’i benim için” diyor, öbürü “Sizi çok seviyoruuum” diye bağırıyor telefonun diğer ucundan, koca adam diyorum, bir kıkırdama hissi gelip geçiyor içimden. Telefonu kapatırken bağırıyorum ben de: “Biz de sizi çok seviyoruuuz biz deee”.

...

Ölümlerdeki o yanıltıcı, kandırıcı kalabalığı, o “çokolum”u hiç sevmedim, nefret ettim hatta. Sonunda her ölüm yalnız yaşanıyor. Sonunda hep yalnız kalınıyor.

Hamileliğimin başından bugüne yaşadığım “çokolum” ise öylesine güzel ve gerçek ki. Yakın-uzak, tanıdık-tanımadık; bir şekilde biraraya geldiğim, sokakta, doğalgaz sırasında, markette, pazarda, okulda, restoranda, alışverişte, vs. karşılaştığım; sık sık ya da ara ara görüştüğüm; bizzat tanıdığım ya da bir tanışın tanışı olan; uzun süredir tanıdığım ya da kısa bir süre önce tanıştığım halde uzunca bir süredir tanışıyormuşuz gibi gelen tüm insanların, dostların bu süreçte – doğum öncesinden sonrasına – oluşturduğu o müthiş enerji... O kadar “çok”, o kadar “bir” olunuyor ki bir bebek beklenirken, büyütülürken. Hep birlikte, bir dünya “çağırılıyor” sanki o bebek. Bu süreci, Deniz doğana kadar ve doğduktan sonra geçen o günleri bir şekilde iyi ve güzel kılanlara selam olsun buradan. Ama en önce kadınlara, bir anneyle biricik kardeşe; pişiren, yıkayan, silen, süpüren, diken, ütüleyen, taşıyan, asan, kaynatan, derleyip toparlayan, kuran, kaldıran, her şey iyi ve güzel olsun diye ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemeyen, dur durak bilmeyen, sürekli işleyen, işlenen, seven kadınlara... Öylesine sevdiğim, gide gele her seferinde benim doktorum olduğu için çok, çok sevindiğim tatlılar tatlısı doktorumu bize bulduğu için Banu'ya bir kez daha. Sonra dostlara. Haftabehafta, günbegün biraraya geldiğimiz, birlikte pişirdiğimiz, yiyip içtiğimiz, gözlerimizi çıplak karnıma dikip heyecanla Deniz’in bir hareketini beklediğimiz, Deniz hareket ettiğinde neşeli çığlıklar attığımız, gelecekteki çocuklu günlerimizi gözümüzde canlandırmaya çalıştığımız, elini kocaman karnımın üzerine merakla, sevgiyle koyan, daha biz Deniz’e bir çöp almamışken her biraraya gelişimizde Deniz’e yeni bir şey alıp getiren, hastane odasında doğuma girebilmek için bir köşede doktorla pazarlığa tutuşan, çok sevdiğimi ve bir fırsatını bulabilirsem Deniz için örmek istediğimi söyleyerek gösterdiğim deli işi bir battaniyeyi – daha da güzelini – hemen oracıkta örmeye başlayan ve birkaç hafta sonra emek emek örülmüş, bitirilmiş, birleştirilmiş önüme koyuveren, sonrasında üstüne bir de bu şahane battaniyenin öyküsünü yazan, Deniz’e harika oyuncaklar ören, her geldiğinde bir hediyeyle kapıdan giren, bu dönemin hayatımda en fazla hediye aldığım dönem olarak tarihe geçmesine neden olan, Deniz’in haberini verdiğimiz, paylaştığımız ilk andan itibaren bizimle birlikte neredeyse bizim kadar heyecanlanan, meraklanan, mutlu olan, bir nedenle üzüldüğümde tek bir sözüyle içimde güneşler açtıran, beni güldüren, güldüren, güldüren, bu süreçte tüm özdenlikleriyle yanımda, yanımızda olan, telefonla sürekli arayan, soran, uzun uzun dinleyen, sütüm bol olsun, güzel koksun diye memleketten meyve kuruları, cezeryeler, ballar taşıyan, gördüğüm en şahane çiçek buketini gönderen, Deniz’i 7.2 milimden 48 santime gelesiye sevgiyle, elbirliğiyle büyüttüğümüz, sonra da vakti geldiğinde artık “çağırdığımız”, bu sürecin her aşamasını paylaşmaktan, hastane odasında görmekten ölesiye, deliresiye mutluluk duyduğum bir avuç dosta; o güne kadar ardına dek açık olan kapılar, yataklar yüzüne kapandığı, ne kadar öyle olsun istemesek de Deniz doğduktan sonra eskisi kadar ilgi ve sevgi göremediği halde bir an olsun bizden yüz çevirmeyen, önümüzden arkamızdan gırlaya mırlaya ayaklarımıza sürtüne sürtüne dolaşan çok sevgili, iyilikli güzeller güzeli Püskül kedisine; ha unutmadan bir de bu süreçte hamileliğe, doğuma, doğum sonrasına, bebeklere ilişkin bir dolu konuda bir dolu şey öğrendiğim çok sevdiğim blogcu annelere; ve bu süreçte her işimizi neredeyse "her çocuk kısmetiyle gelir" sözünü doğrulatacak kadar yolunda koyan ve bize güzeller güzeli Deniz'i veren bu hayata selam olsun!

Dost dediğin, durduk yere sevinçlenmenin bahanesi. Ne kadar talihsizlikler, acılar, üzüntüler, vs. ile dolu olursa olsun hayatı iyi, güzel kılmaya yetiveren topu topu bir-iki (kesinlikle “birkaç” değil sadece “bir-iki”) şeyden biri.


Bir hamilelik, bir doğum, bir doğum-sonrası bu kadar içine sinebilirdi bir insanın. Ne diyeyim ben daha...

22 Ocak 2011

“sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”

Uyurken ağzından içeri yılan kaçmış bir kadının. Çığlıklar atarak uyanmış, deli gibi tepinmeye başlamış, yılan kıvıl kıvıl ettikçe içinde tiksintiyle karışık bir acıyla kıvranmış. “İçime yılan kaçtı, içime yılan kaçtı” diye diye, o duvardan o duvara vurmuş kendini... Kadını ters çevirip ayaklarından bir dala asmışlar sonra, tam altına da bir çanak sıcak süt koymuşlar. Yılanlar sütü severmiş. Kadının sımsıkı sıktığı gözlerinden akıttığı yaşlar, çanağın içine şıp şıp damlarken damlarken kafası görünmüş yılanın. Kadının ağzından. Ağzının kıyısından. Sarkıvermiş. Kıvrıla kıvrıla, ağır ağır, pullu, yıvışık... Kadının boğazının dokuz boğumunun dokuzundan sağıldıkça yılan birer birer, aniden gelen bir bulantıyla yüzlerini buruşturmuş çın sabahta oracığa toplananlar, gözleri dana gözü gibi büyümüş, analarının sabahlıklarının eteklerine yapışmış çocuklar...

Buruşuk bir yüz ve kocaman açılmış gözlerle dinlerken bu hikâyeyi rüyalar (özellikle “kötü”, “çok kötü” dediğimiz rüyalar) gelivermişti aklıma. Kulağakaçanlar, boğazyılanları, altıbacaklılar, sekizbacaklılar misali.. Uyurken içimizekaçan. Rüyalar. Nelerimizi kaptırıyoruz gecenin bu davetsiz hayvancıklarına? Her kezinde nerelerimizi kıstırıp kaçıyor rüyalar? “Açık”ta ne çok yerimiz var. Bir rüyanın yılan gibi sağılıvereceği içine. Çıkarması, göndermesi de güç oluyor ya bazen. Bir tür sıkışma duygusu. Darlık. Gecenin bir yarısı. Sabahın alacakaranlığı. Top gibi yusyuvarlak, biçimli karnımın içinde aniden her şey yıkılıveriyor, düşüveriyor gibi. O tatlı yuvarlağın yerinde taş gibi çöküp kalmış bir biçimsizlik. Bir yığışıklık. Bir düşün içinde olunduğu düşüncesi. Belli belirsiz. Bacaklarımın arasında bir bebek taslağı. Sol yanıma çeviriyorum başımı. Üst üste dizilmiş kitaplar, kalemler, önceki gecelerden kalan yarı dolu, kimisi boş su bardakları, birkaç toka. “Gerçek”te uyuduğum yerde sol yanıbaşımda duranlarla tastamam aynı. Düş değil. Düş dediğimin çıkılacak bir katı, yırtılacak bir yüzeyi daha yok ki. Gibi. Mi? Düş mü gerçek mi? Ne? Etim burulmuş, kolum çimdiklenmişçesine bir uyanış. Uyanamayış. Frida Kahlo’nun, filmde, “The baby came out in pieces” diye çırpınışı. Kulaklarımda... Nasıl kaçırılır ki rüyalar?

Yorganın altı, yatağın içi sıcak. Uykuyla uyanıklık arasındaki o kaypak, düşlü arafta. Bir türlü ayılamayış. Parçalı düşlerin derinliklerinde. Bir belirip bir kaybolan. Yakalama umuduyla... Bir gülüşün peşinden gidemeyişime uyanıyorum bir sabah da. Annemin bir anlık gülümüne. Nasıl hoş. Başka bir dolu parça parça görüntünün arasında. Yakalamaya çalıştığım, peşinde olduğum bu. Tutabildiğimse belli belirsiz bir gülüm anı... Öncesiz, sonrasız. Nasıl çağrılır ki rüyalar?
...
Yatağın içi sıcak. Gözlerimi aralıyorum. Püskül ayakucunda mırıl mırıl.
En çok sabahlarını seviyorum Püskül’ün. En çok ağzı burnu uyku dolu bir yatağın sıcaklığı, örtündüğümüz yorganın yumuşak kıvrımları, sabahların mutluluğu içinde düşlüyorum Püskül’ü.
Birimizden birince yorganın altına çekilesiye, kendimizi upuzun, yumuşacık tüylerinin arasına atasıya, burun buruna, koyun koyuna sokuluveresiye, verdiği doyumsuz, bitimsiz sevince dolanasıya üç beş dakikası belki var belki yok. “p” ve “s” seslerinin süreksizliğine, tonsuzluğuna vura vura sesleniyorum bir iki kez. Pısıl pısıl. “PüSkül, PüSkül...” Upuzun uzattığı ön patilerine yaslanıp poposunu iyice yukarı doğru kaldırarak geriniyor önce. Ağzının olanca açıklığıyla pespembe bir esneme sonra. Arkasından “mıııırk”layarak ağır ağır (bu “ağır ağır” bizim için öylesine uzun bir zaman dilimine karşılık geliyor ki, Püskül de bunu, yani onu delice beklemekliğimizi biliyor da ondan mı böyle ağırdan alıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum) gelip kediliğinin tüm zarifliğiyle Onat’ın göğsünün üzerine yerleşiveriyor. Mırıltılarının gürlüğü içinde. Püskül sevgi birincisi. Onat sabahların oyunbazlığında. Bundan onbeş-yirmi yıl sonrasında. “Ergen Deniz” taklitleri yapıyor. Adına “kuşak farkı” denilen şeyi bizlerin nasıl deneyimleyebileceğimizle ilgili komik komik öngörülerde bulunuyor. Dilinde neşe... Kikirdeyip duruyorum... On (on iki?) saat süreyle yaşanacak bir ayrılığın hemen öncesindeki sabahın bu sevgili saatlerini, biraradalığımızı, bu birolumu, bizolumu, bu birkaç dakikanın bolluğunu, her şeyden uzaktalığı, bize yakınlığını seviyorum.

...

“Gençliklerini bilmediğimiz anamızı babamızı görüyoruz birden baktığımız bir aynada. Onların yaşına geldiğimiz için. Bir arkadaşımızın oğlu, kızı, kendi biçimini bulduğunda, arkadaşımızla tanıştığımız yılları getiriyor bize” – AABG

Üç zamanın biraradalığında yaşıyorum bir süredir. Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığı. Bugün bizim bebeklerimizi kucağımıza aldığımız, alacağımız yaşların aynılarında bizleri kucaklarına alan, gençliklerini bilmediğimiz anne babalarımızın geçmişinde çakılıp kalıyor, bugün hamile olan bana hamile olan annemi düşlüyorum sözgelimi. Otuz şu kadar yıl önceki haliyle karşımda duran. Karnı burnunda. Ben karnında. Anne babaların “tarih”i çoğun hep kendimizle, kendimizi bilmeye başladığımız dönemlerle başlatılır ya biraz da. Öncesi... Vardır ya, her zaman bilmek, bağ kurmak kolay değil. Belki bilmenin, o bağı kurmanın gerekli olmadığını söyleyen de çıkabilir... Benimse siyah beyaz fotoğraflar gelip geçiyor gözümün önünden, albümler elimin altında. Öylece bakakalıyorum. Anlatılanlardan, yaşadıklarımdan anımsayabildiklerim var. Biraz. (Büyüksüzlüğün en pis yanı bu; tarihsizlik... Çocukluğundan da olursun seni sana anlatacak büyükler olmayınca. Albümler, günlükler, çocukluk kasetleri yetişir imdadına. Olduğunca. Olabildiğince.) Bir çocuğunun (olacak) olması, biraz da böyle bir şeye, an’ın ötesiyle berisiyle birbirinin içine geçtiği, birbirine karıştığı bir yaşamı sürdürmeye de karşılık geliyor biraz. Önceleri daha çok geçmişe dayadığım bir ayağımı şimdilerde öte zamanların kıyıcığına da uzatıyorum ufak ufak: sevinçleri, üzüntüleri, kahkahaları, gözyaşları ile bir bebeklik, çocukluk, bir ilk gençlik - gözümün, aklımın ufkuna yerleştirebildiklerim anca bu kadarı - bu mır mır kedili, şarkılı, kitaplı, sevgili evin köşelerinde, çeşitli kokularında, bahçedeki elmanın, kayısının dallarında gizlenmiş bekliyor...

Özgü’ye bakarken de sırf “günümün gözü”yle bakamıyorum bir süredir. İpimi bir bebekliğine doluyor, çocukluğunun çevresinde döndürüyor, ilk gençliğine uzatıyor, Özgü’nün kendi biçimini bulduğu, bulup da Yasemin ve Özben’le tanıştığımız yılları bize getirdiği bir geleceğe fırlatıyor, oradan bir daha döndürüp yeniden bugününe bağlıyorum. Boyu göbeğime anca ulaşan bu küçük kızın her biraraya geldiğimizde merakla “Bebek n’apıyor?” diye soruşunu, kulağını karnıma yaslayışını, kikirdeyerek bebeğin "pırtladığını" duyduğunu söyleyişini, “Karnın büyücek büyücek sonra patlıcak bebek çıkçak” deyişini, sigara yüzünden bizimkilerin yanında pek fazla kalamadığımdan salonda Özgü’yle çizgi film izleyerek, bebek giydirip soyarak, kalpler çizip boyayarak, bir avuç simi birbirimizin üzerine boca ederek geçirdiğimiz akşam saatlerini koyuyorum bir kenara... Adını yüzünü bilmediğim teyzelerin beni sevmelerini anımsıyorum. Ayşe’nin “Demek böyle oluyor, seneler geçiyor farketmiyoruz, sonra “Aa görmeyeli kocaman olmuşsun” deyince çocuklar bön bön suratımıza bakıyor” deyişini bitiştiriyorum bunun ucuna sonra.

Büyümenin tarihi çoğun hep kendimizi bilmeye, anımsamaya başladığımız dönemlerle başlatılır. Oysa anne karnından başlayarak, büyürken çocuğun bilmediği, yaşamadığı ve bilip yaşayıp da anımsamadığı bir süre vardır. Şimdi öylesinee uzak görünen bir gelecekte, hep birlikte büyümüşlüğümüzde Deniz’in, Özgü’nün bilmediği, yaşamadığı, bilip yaşayıp da anımsamayacağı “o” süreyi yaşıyoruz. Biz. Bugün... Deniz’in, kendisine ikinci adını veren bilge bir yazarın kırmızı kalemle altı çizilmiş satırlarında; bir sempozyumun öğleden sonraki oturumunda; henüz yazılmamış bir tezin notları arasında; deklanşör sesinde; o minik beyaz hırkanın sırtındaki yanlış örülmüş beş sırada; kurabiye kokulu, pembe kulaklı pembe burunlu pembe patili kar rengi bir kedinin çıkardığı mır mır seslerde; “sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”ın uçsuz bucaksızlığında; yaşamın ille de birlikte yaşananı güzel dedirten, yaşadığımız heyecanı kat kat katmerleyen dostlarla birolumun verdiği sevinçte; bir partinin temmuz ikibinonbir seçimlerinde artırdığı (?) oyların bir bölümcüğünde bulacağı.. Bir biz, bugün...

Bir düşün içinde yaşadığımız duygusu gelip geçMiyor.

Temmuz’un yirmi üçünden bugüne... Bunca yıl en ufak bir gecikmede, defalarca yaşanan o “Acaba hamile miyim?!” duygusunun bu kez boşuna olmadığı o sıcak, bunaltıcı yaz gününden otuzikinci haftanın karnı burnundalığına... Bir şüphenin dillendirilişi önce. Onat’ın “İyi işte ne güzel bir de bebeğimiz olur” deyiverişi. Yıllarca en çok uzun araba yolculuklarında ille de sözü açılan bu konuda edilen tüm o lakırdılardan sonra gördüğüm rahatlığın buncası karşısında düştüğüm şaşkınlık. Aşırı sıcakların bunaltıcılığına yüklenen bir yorgunluk, huzursuzluk ve mide bulantısının ertesi. Hastanede sonuç kağıdının uzatılışı. Olur da test sonucunu yanlış yorumlarım diye kadına safça soruşum: “Ne çıktı?”, “Pozitif. Bir an önce doktorunuzla görüşün, olur mu?”. Doktorum? Henüz bir doktorum yok. Doğumu, sonucu öğrendiğim bu hastanede yapmaya karar vereceğimizi, altı ay sonra bu hastanede “Bebek Bakımı ve Emzirme” semineri diye bir şeye katılacağımı da bilmiyorum henüz. Ultrason ekranında fasulyemsi çırpınık bir kalp. Yedi nokta dokuz milimetre. Altı-yedi haftalık bir hamilelik. Testler. Endişeyle beklenen sonuçlar. Bir hafta sonra Ebru Hanım’ın muayenehanesi. Bir nokta otuz dört santim. Hamilelik denen şey hakkında dokuz ay on gün sürmesi dışında - ki o bile yanlış - neredeyse başka hiçbir şey bilmediğimi farkedişim. Bir denize atar gibi internete atışım kendimi. Deniz’in içimde çoktaaaan büyümeye başlayıp da benim bunu henüz bilmediğim o altı hafta boyunca ne halt etmiş olduğuma dair yaptığım gözdengeçirmeler, hesaplar. Tekrar tekrar. Yasemin’le Özben’e söylediğimiz o akşam. Yine balkonda, “balkon halleri”ndeyiz. Sigaralar pencereden dışarı üfleniyor bu kez. Ankara’da onyediyıldır görmediğim bir deli sıcak; solukkesen, isyanettiren, dermansız, uykusuz bırakan türden. Püskül'le vantilatörün karşısında ayılıp bayılmalarımız. Doksanbeşten bu yana sekizinci taşınışımız...

Altı ay önce böyle başlamıştık...

Hayat, zamanın delice akışı içinde sabitlenen, kaydedilen, çalınan anlardan ibaret değil elbette. Sırf güzellikler içinde, sürekli bir iyilik halinde yaşamıyoruz. Demeye gerek var mı? (Yaşayanı da vardır ya, kim bilir?) İncinebilirliğimizi, kendimize bir türlü konduramasak da incitebilirliğimizi, eksikliliğimizi – Neruda’nın “Yalnızca kedi oldu tamamlanabilen” demesi manidar –, bokumuz püsürümüzü bir yana koymalı ki... O zaman diyebilelim bir iyilik, güzellik var diye. Ama “bir yana” değil, “yan yana” koyarak yaşıyoruz. İncinebilirliğimizin de bir güzelliği olduğuna inanarak belki. Bir türlü kesilmeyen bir öksürük, yatağın içinde iç çeke çeke hüngür hüngür ağlatan bir baş ağrısının eşliğinde geçen bir bölümü de oldu bu sürecin. Onat’la birbirine uzak düşüşlerimiz. Çenemi titrete titrete sessiz sessiz ağlayışlarım da. Bana kalacak olansa, Onat’ın karnımı sevişleri, öpüşleri; durup durup "Böyle çok güzel oldun be Burcucum" deyiverişi; yorgunluğu, zamansızlığı, kendi iç dünyasının küçük küçük sıkıntılarının üzerine olanca yüklenmişliği altında bu büyük değişimin (ve evet biraz da yoldan çıkmış hormonlarımın) ritmini tutma çabaları; Özben’le birlikte heyecanlı heyecanlı “Oğlum ne oynarız oğlanın oyuncaklarıyla var ya?!” deyip ağız dolusu gülüşleri olacak. Kıvrıldığım yerde uyuyakaldığım akşam oturmalarının sonunda eve gitmek üzere usulca, sevgiyle uyandırılışlarım, sarılıp sarmalandırılışlarım... “Yine uyudun Burcuuu!”, “Uyudum de mi”...

“Benim karnım ne zaman büyüyecek?” diye Onat’ın başını şişirdiğim; ellerim karnımın üzerinde, “içeriden” bir ses duymak için sabırsızlıkla beklediğim; National Geographic’in “Anne Karnında” belgeselini defalarca izlediğim; o hamilelik haftasında neler olup bittiğini anlatan sitelerde her seferinde hızımı alamayıp merakla sonraki, bir sonraki, ondan sonraki haftaları da okuduğum; babaanneyle dedenin fellik fellik ev aradığı; bebek mağazalarını müze dolaşır gibi öyle uzaktan uzaktan gezdiğim, kimi şeylerin etiketini okumadan ne olduğunu, ne işe yaradığını anlayamadığım günler geride kaldı. Şimdi sana hazırlanıyor herkes. Hepimiz. Sen kendini bize hazırlıyorsun.

Gün gelecek, karnımın içinde usulca pıtır pıtır etmeklikten genç kaslarının dinçliği, kuvvetliliği, erginliği içinde delice pedal çevirmekliğe geçeceksin. Peşinden “Yavaş süür!” diye seslenirken Onat’ın aynı yaşlarda, delikanlılığı, ele avuca sığmazlığı, uçarılığı içinde bisikletini soktuğu hallerin vahameti gelecek de aklımıza, düşecek sesimiz. Gün gelecek. Özgü de büyüyecek, Deniz de Püskül de biz de...

Saatlerdir çatıda uyukladıktan sonra aşağı inip kıtır kıtır yemeğini yiyen, şimdi de bütün güzelliği, zarifliğiyle karşımda yalanan Püskül’e bakıyorum. Bakıyor, şu birbuçuk yaşı çok, ÇOK görüyorum. Dayanamayıp kucaklıyorum, kollarımın arasında incecikten sıkıştırıyor, burnumu kuru mama kokmuş burnuna değdiriyor, kokluyor, kokluyorum. Gürül gürül bir sevinç yürüyor içime. Bugünün biricikliğini, kıymetini bir an olsun unutmadan, biraradalığımızı doyasıya, doluluğuyla yaşamak, sıkıca, SIKICA sarılmakla, “sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”ın o sonsuz uzamı içinde kalarak ancak diyorum, “dünyanın batması bir an olsun geciktirilmiş" olabilir, "yıkımların içinde bile sevinç açabilir”.