Mevsim kehribar. Gök yüklü. Toprak doygun. Ağaçlar dökük. Hava karanlık. Kediler ıslak. Yerlerde, çatlayan kirpimsi kabuklarından fırlamış atkestaneleri, güz yelinin savurduğu açık sarılar, kızıllar, bakırlar. Mevsimin soğuğuna, bulutluluğuna karşı renklerin güneşliliği. Günlerdir bir yağmur bir yağmur... İnce tanelisinden iricesine, mırıl mırıl yağanından şakır şakır inenine, göstere göstere geleninden pattadanak boşalanına... Gökyüzü müzik kutusu, yağmura, gökgürültüsüne kurulu. Günün eğilip akşama yürüdüğü saatlerin birbaşınalığında mı, yepyeni sabahların coşkululuğunda yoksa gecenin bir yarısı sessizliğin içinde çalınca mı daha bir güzel geliyor bilmem ki. Ama geceleri aklıma kediler düşüyor, içimde bir ezginlik sonra. Kediler, diyorum, sığınacak, korunacak bir yer bulurlar herhalde, öyle değil mi? Yağmur cama vuruyor! Eğik eğik. Saçağın altına, duvarın dibine koyduğum kutuya da geliyor mudur acaba?! Bir süredir sahip çıktığım üç yavrunun ve annesinin, otuzaltı numara bot kutusunun içinde birbirlerine sokuluşları, yumuluşları geliyor gözümün önüne. Alt alta, üst üste. Titrek. Islak. İçeri mi alsam?! Şu kedi evini de yapamadık bir türlü. Sabah kalkar kalkmaz hemen bahçeye koşuyorum. Sevinç sevinç bakıyorlar yüzüme. Islanan? Yok! Çok şükür! Açlar. Bu ince ince miyavlamalar ondan. Bu kez içeri koşup onbeş kiloluk mama paketinin içine daldırıyorum kepçemi. Nasıl bir sevinç geliş-gidişi aramızda. Sabah akşam. Ufarak ön patilerinin biri mama kabının içinde, yumuk gözleriyle çabuk çabuk, küçük küçük, kıtır kıtır yiyişlerini, arkasından doygunluğun verdiği neşeyle kedice oynayışlarını bir köşede izlerken izlerken öylece, gülümser bir suratla... Duyduğum büyük bir sevinç. Sevincin bu kerte kolaycası olur mu? demeyin. Çok olur.
Önüm arkam sağım solum kedi. Henüz bir tel kapı yaptıramadığımızdan, eve hırsızlama dalan kediler, bir arı, kelebek ya da çekirgenin cezbesine kapılıp fişek gibi bahçeye fırlayan, kedilere hırlayan Püskül. Gündelik yaşamın bir parçası. Püskül’ün çamurlu patilerini temizlemek yeter oluyor ama bazen. İtalya’da şu “gattara” dedikleri – Onat’ın “kedili kadın” dediği - yağmur çamur demeden kedilere yemek taşıyan, mahallenin kedici teyzelerinden biri olacağım bekleniyordu burada. Şüphesiz. Bu sırada çok var bu “gattara”lardan. Sıranın en başında, eteklerinden kediler sarkan, dışarı çıktığında ayaklarına dolanan kediler yüzünden ayakları dolanan beyaz saçlı bir kadın var sözgelimi. İlk karşılaşmamızda yeni doğan beş kedisi olduğunu söylemişti, bahçede baktıklarından biri doğurunca dayanamayıp anasıyla birlikte yavruları da içeri almış. İki ev aşağıda Berna Teyzeler var, üç tekir de onlarda. “Birini babam aldı, birini annem aldı, birini de ben aldım” diye anlattıydı kızı tatlı tatlı. Gülüşmüştük. “Abartmak, savunmaktır”, diye geçirmiştim aklımdan. Öyle demişti Karasu. Nasıl allahım nasıl vurulmuştum bu iki kelimenin yanyana getirilmişliğine. Bu kadar basit, bu kadar dolu. “Abartmak, savunmaktır”. Öyle değil midir, ya? Şamdan var bir de, Füsun Teyze'nin beslediği, gözettiği. Sonra, yanda, Canan Teyze'nin sırnaşık Döbisi'si... Kedisi de “kedili kadın”ı da bol bir Çamlık. Tam benlik.
Yine şakır şakır bir yağmur. Gök sarsılıyor ara ara. Püskül, battaniyenin üzerinde “şirinliyor”. Battaniye, kedi, mandalina kokusu, uzun çoraplar, kalın örgülü hırkalar, akşam olmadan ışıyan eviçleri, sıcak, sarı... Mevsimlerden en sevdiğim. C. Teyze’nin geçen akşam getirdiği kakaolu keki tırtıklıyorum bir yandan. Sütle. Çaydan geçtik. Demlisinden de iyice açığından da. Sabahları yüzümü yıkamazdan önce ilk iş, çay suyu koymaktı bir de. Şimdi, süt ısıtıyorum, meyve suyu sıkıyorum, kivi, kavun, ananas, portakal, muz, ne varsa...
Uzaklardan çok sevdiğin birini beklermişçesine bekliyorum galiba seni. Yaşadığın yeri, dünyanı daha önce bilmemiş, görmemiş birini beklermişçesine. Göstermek için. "Bak!" demek için. Kediler, dostlar, kitaplar, müzikler, filmler, fotoğraflar, oyunlar, gülmeler, seviler, dostlar, uzun sofralar, gitmeler, gezmeler, kendini yola vurmalar, tırmanmalar, dağlar, kayalar, tutkular, ağaçlar, deniz, güneş - tam şu an, havanın kararakoyduğu şu an, dört saattir delicesine yağan yağmurun ardından karşıdaki ağaçları ışığa boğan güneş -... 'e "Bak!" demek için. Sabırsızlanıyorum.
Not: İlk hediye, Can(ım) Tuğba’dan geldi: “Uyuyamıyor musun, Küçük Ayı?”. Nasıl severiz hikâye kitaplarını, hele resimlilerini, ayıları bir de ne severiz... Yasemin de dayanamamış, şirin mi şirin bir yün başlıkla tulum almış sana. Çok tatlı.