5 Aralık 2010

Dilimin altında bir sonbahar

Banu'yla ODTÜ'de geleneksel haftasonu yürüyüşümüzü yapıyoruz. Çarşıda nar-portakal molası verip balıkçının önünden, önündeki uzuun sıradan otoparka doğru kıvrıldığımız sırada... Aniden esiveren rüzgârla... Ağacın, yapraklarını bir solukta düşüverdiği o zaman dilimciğini kaçırmayayım diye, "Banu bak! Şuraya bak! Şuraya bak!" diye söylenirken yutuveriyorum kelimeleri heyecanımdan. Parmağımın ucunda, havada, ipildeye ipildeye, döne döne düşen, dökülen, uçuşan, rüzgârın biçimlediği küçük anaforların içinde oradan oraya savrulan, taklalar atıp duran sarı, ışıklı yapraklar... Bir sarı sağanak, yoksa yaprak seli ya da yağmuru mu demeli, ne derseniz işte. Güzel, çok güzel bir şey.

Öyle bir sonbahar yaşadık ki bu yıl. Hani mevsim dediğini parça parça "kıtlamış" da dilimizin altına yerleştirivermişiz, günleri yudumlarken o da ağzımızın içinde ımık ımık eriyivermiş, yayılıvermiş gibi... Kendini, sözgelimi, üç haftacığın içine sıkıştırmayıp, koca koca üç ayın içine, girdiği renklerin türlüsünü kuşanmış uzun, kabarık eteğiyle şööyle yayım yayım yayılan, yerleşen bir sonbahar. Doygunluğu, doyumluluğu içinde, tadına vara vara yaşadığımız.

Yazla kış arasında asılı kalmışçasına geçen, geçip gitmekte olan mevsim nihayet düşmeye karar veriyor gibi.

Bir yarı yaz + bir güz + bir kış'ın eşliğinde geçirilen bir hamileliğin son bölümcüğü. Baharı Deniz'le (?:) karşılayasıya...