22 Ocak 2011

“sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”

Uyurken ağzından içeri yılan kaçmış bir kadının. Çığlıklar atarak uyanmış, deli gibi tepinmeye başlamış, yılan kıvıl kıvıl ettikçe içinde tiksintiyle karışık bir acıyla kıvranmış. “İçime yılan kaçtı, içime yılan kaçtı” diye diye, o duvardan o duvara vurmuş kendini... Kadını ters çevirip ayaklarından bir dala asmışlar sonra, tam altına da bir çanak sıcak süt koymuşlar. Yılanlar sütü severmiş. Kadının sımsıkı sıktığı gözlerinden akıttığı yaşlar, çanağın içine şıp şıp damlarken damlarken kafası görünmüş yılanın. Kadının ağzından. Ağzının kıyısından. Sarkıvermiş. Kıvrıla kıvrıla, ağır ağır, pullu, yıvışık... Kadının boğazının dokuz boğumunun dokuzundan sağıldıkça yılan birer birer, aniden gelen bir bulantıyla yüzlerini buruşturmuş çın sabahta oracığa toplananlar, gözleri dana gözü gibi büyümüş, analarının sabahlıklarının eteklerine yapışmış çocuklar...

Buruşuk bir yüz ve kocaman açılmış gözlerle dinlerken bu hikâyeyi rüyalar (özellikle “kötü”, “çok kötü” dediğimiz rüyalar) gelivermişti aklıma. Kulağakaçanlar, boğazyılanları, altıbacaklılar, sekizbacaklılar misali.. Uyurken içimizekaçan. Rüyalar. Nelerimizi kaptırıyoruz gecenin bu davetsiz hayvancıklarına? Her kezinde nerelerimizi kıstırıp kaçıyor rüyalar? “Açık”ta ne çok yerimiz var. Bir rüyanın yılan gibi sağılıvereceği içine. Çıkarması, göndermesi de güç oluyor ya bazen. Bir tür sıkışma duygusu. Darlık. Gecenin bir yarısı. Sabahın alacakaranlığı. Top gibi yusyuvarlak, biçimli karnımın içinde aniden her şey yıkılıveriyor, düşüveriyor gibi. O tatlı yuvarlağın yerinde taş gibi çöküp kalmış bir biçimsizlik. Bir yığışıklık. Bir düşün içinde olunduğu düşüncesi. Belli belirsiz. Bacaklarımın arasında bir bebek taslağı. Sol yanıma çeviriyorum başımı. Üst üste dizilmiş kitaplar, kalemler, önceki gecelerden kalan yarı dolu, kimisi boş su bardakları, birkaç toka. “Gerçek”te uyuduğum yerde sol yanıbaşımda duranlarla tastamam aynı. Düş değil. Düş dediğimin çıkılacak bir katı, yırtılacak bir yüzeyi daha yok ki. Gibi. Mi? Düş mü gerçek mi? Ne? Etim burulmuş, kolum çimdiklenmişçesine bir uyanış. Uyanamayış. Frida Kahlo’nun, filmde, “The baby came out in pieces” diye çırpınışı. Kulaklarımda... Nasıl kaçırılır ki rüyalar?

Yorganın altı, yatağın içi sıcak. Uykuyla uyanıklık arasındaki o kaypak, düşlü arafta. Bir türlü ayılamayış. Parçalı düşlerin derinliklerinde. Bir belirip bir kaybolan. Yakalama umuduyla... Bir gülüşün peşinden gidemeyişime uyanıyorum bir sabah da. Annemin bir anlık gülümüne. Nasıl hoş. Başka bir dolu parça parça görüntünün arasında. Yakalamaya çalıştığım, peşinde olduğum bu. Tutabildiğimse belli belirsiz bir gülüm anı... Öncesiz, sonrasız. Nasıl çağrılır ki rüyalar?
...
Yatağın içi sıcak. Gözlerimi aralıyorum. Püskül ayakucunda mırıl mırıl.
En çok sabahlarını seviyorum Püskül’ün. En çok ağzı burnu uyku dolu bir yatağın sıcaklığı, örtündüğümüz yorganın yumuşak kıvrımları, sabahların mutluluğu içinde düşlüyorum Püskül’ü.
Birimizden birince yorganın altına çekilesiye, kendimizi upuzun, yumuşacık tüylerinin arasına atasıya, burun buruna, koyun koyuna sokuluveresiye, verdiği doyumsuz, bitimsiz sevince dolanasıya üç beş dakikası belki var belki yok. “p” ve “s” seslerinin süreksizliğine, tonsuzluğuna vura vura sesleniyorum bir iki kez. Pısıl pısıl. “PüSkül, PüSkül...” Upuzun uzattığı ön patilerine yaslanıp poposunu iyice yukarı doğru kaldırarak geriniyor önce. Ağzının olanca açıklığıyla pespembe bir esneme sonra. Arkasından “mıııırk”layarak ağır ağır (bu “ağır ağır” bizim için öylesine uzun bir zaman dilimine karşılık geliyor ki, Püskül de bunu, yani onu delice beklemekliğimizi biliyor da ondan mı böyle ağırdan alıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum) gelip kediliğinin tüm zarifliğiyle Onat’ın göğsünün üzerine yerleşiveriyor. Mırıltılarının gürlüğü içinde. Püskül sevgi birincisi. Onat sabahların oyunbazlığında. Bundan onbeş-yirmi yıl sonrasında. “Ergen Deniz” taklitleri yapıyor. Adına “kuşak farkı” denilen şeyi bizlerin nasıl deneyimleyebileceğimizle ilgili komik komik öngörülerde bulunuyor. Dilinde neşe... Kikirdeyip duruyorum... On (on iki?) saat süreyle yaşanacak bir ayrılığın hemen öncesindeki sabahın bu sevgili saatlerini, biraradalığımızı, bu birolumu, bizolumu, bu birkaç dakikanın bolluğunu, her şeyden uzaktalığı, bize yakınlığını seviyorum.

...

“Gençliklerini bilmediğimiz anamızı babamızı görüyoruz birden baktığımız bir aynada. Onların yaşına geldiğimiz için. Bir arkadaşımızın oğlu, kızı, kendi biçimini bulduğunda, arkadaşımızla tanıştığımız yılları getiriyor bize” – AABG

Üç zamanın biraradalığında yaşıyorum bir süredir. Sonun, başın, ortanın birbirine karıştığı. Bugün bizim bebeklerimizi kucağımıza aldığımız, alacağımız yaşların aynılarında bizleri kucaklarına alan, gençliklerini bilmediğimiz anne babalarımızın geçmişinde çakılıp kalıyor, bugün hamile olan bana hamile olan annemi düşlüyorum sözgelimi. Otuz şu kadar yıl önceki haliyle karşımda duran. Karnı burnunda. Ben karnında. Anne babaların “tarih”i çoğun hep kendimizle, kendimizi bilmeye başladığımız dönemlerle başlatılır ya biraz da. Öncesi... Vardır ya, her zaman bilmek, bağ kurmak kolay değil. Belki bilmenin, o bağı kurmanın gerekli olmadığını söyleyen de çıkabilir... Benimse siyah beyaz fotoğraflar gelip geçiyor gözümün önünden, albümler elimin altında. Öylece bakakalıyorum. Anlatılanlardan, yaşadıklarımdan anımsayabildiklerim var. Biraz. (Büyüksüzlüğün en pis yanı bu; tarihsizlik... Çocukluğundan da olursun seni sana anlatacak büyükler olmayınca. Albümler, günlükler, çocukluk kasetleri yetişir imdadına. Olduğunca. Olabildiğince.) Bir çocuğunun (olacak) olması, biraz da böyle bir şeye, an’ın ötesiyle berisiyle birbirinin içine geçtiği, birbirine karıştığı bir yaşamı sürdürmeye de karşılık geliyor biraz. Önceleri daha çok geçmişe dayadığım bir ayağımı şimdilerde öte zamanların kıyıcığına da uzatıyorum ufak ufak: sevinçleri, üzüntüleri, kahkahaları, gözyaşları ile bir bebeklik, çocukluk, bir ilk gençlik - gözümün, aklımın ufkuna yerleştirebildiklerim anca bu kadarı - bu mır mır kedili, şarkılı, kitaplı, sevgili evin köşelerinde, çeşitli kokularında, bahçedeki elmanın, kayısının dallarında gizlenmiş bekliyor...

Özgü’ye bakarken de sırf “günümün gözü”yle bakamıyorum bir süredir. İpimi bir bebekliğine doluyor, çocukluğunun çevresinde döndürüyor, ilk gençliğine uzatıyor, Özgü’nün kendi biçimini bulduğu, bulup da Yasemin ve Özben’le tanıştığımız yılları bize getirdiği bir geleceğe fırlatıyor, oradan bir daha döndürüp yeniden bugününe bağlıyorum. Boyu göbeğime anca ulaşan bu küçük kızın her biraraya geldiğimizde merakla “Bebek n’apıyor?” diye soruşunu, kulağını karnıma yaslayışını, kikirdeyerek bebeğin "pırtladığını" duyduğunu söyleyişini, “Karnın büyücek büyücek sonra patlıcak bebek çıkçak” deyişini, sigara yüzünden bizimkilerin yanında pek fazla kalamadığımdan salonda Özgü’yle çizgi film izleyerek, bebek giydirip soyarak, kalpler çizip boyayarak, bir avuç simi birbirimizin üzerine boca ederek geçirdiğimiz akşam saatlerini koyuyorum bir kenara... Adını yüzünü bilmediğim teyzelerin beni sevmelerini anımsıyorum. Ayşe’nin “Demek böyle oluyor, seneler geçiyor farketmiyoruz, sonra “Aa görmeyeli kocaman olmuşsun” deyince çocuklar bön bön suratımıza bakıyor” deyişini bitiştiriyorum bunun ucuna sonra.

Büyümenin tarihi çoğun hep kendimizi bilmeye, anımsamaya başladığımız dönemlerle başlatılır. Oysa anne karnından başlayarak, büyürken çocuğun bilmediği, yaşamadığı ve bilip yaşayıp da anımsamadığı bir süre vardır. Şimdi öylesinee uzak görünen bir gelecekte, hep birlikte büyümüşlüğümüzde Deniz’in, Özgü’nün bilmediği, yaşamadığı, bilip yaşayıp da anımsamayacağı “o” süreyi yaşıyoruz. Biz. Bugün... Deniz’in, kendisine ikinci adını veren bilge bir yazarın kırmızı kalemle altı çizilmiş satırlarında; bir sempozyumun öğleden sonraki oturumunda; henüz yazılmamış bir tezin notları arasında; deklanşör sesinde; o minik beyaz hırkanın sırtındaki yanlış örülmüş beş sırada; kurabiye kokulu, pembe kulaklı pembe burunlu pembe patili kar rengi bir kedinin çıkardığı mır mır seslerde; “sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”ın uçsuz bucaksızlığında; yaşamın ille de birlikte yaşananı güzel dedirten, yaşadığımız heyecanı kat kat katmerleyen dostlarla birolumun verdiği sevinçte; bir partinin temmuz ikibinonbir seçimlerinde artırdığı (?) oyların bir bölümcüğünde bulacağı.. Bir biz, bugün...

Bir düşün içinde yaşadığımız duygusu gelip geçMiyor.

Temmuz’un yirmi üçünden bugüne... Bunca yıl en ufak bir gecikmede, defalarca yaşanan o “Acaba hamile miyim?!” duygusunun bu kez boşuna olmadığı o sıcak, bunaltıcı yaz gününden otuzikinci haftanın karnı burnundalığına... Bir şüphenin dillendirilişi önce. Onat’ın “İyi işte ne güzel bir de bebeğimiz olur” deyiverişi. Yıllarca en çok uzun araba yolculuklarında ille de sözü açılan bu konuda edilen tüm o lakırdılardan sonra gördüğüm rahatlığın buncası karşısında düştüğüm şaşkınlık. Aşırı sıcakların bunaltıcılığına yüklenen bir yorgunluk, huzursuzluk ve mide bulantısının ertesi. Hastanede sonuç kağıdının uzatılışı. Olur da test sonucunu yanlış yorumlarım diye kadına safça soruşum: “Ne çıktı?”, “Pozitif. Bir an önce doktorunuzla görüşün, olur mu?”. Doktorum? Henüz bir doktorum yok. Doğumu, sonucu öğrendiğim bu hastanede yapmaya karar vereceğimizi, altı ay sonra bu hastanede “Bebek Bakımı ve Emzirme” semineri diye bir şeye katılacağımı da bilmiyorum henüz. Ultrason ekranında fasulyemsi çırpınık bir kalp. Yedi nokta dokuz milimetre. Altı-yedi haftalık bir hamilelik. Testler. Endişeyle beklenen sonuçlar. Bir hafta sonra Ebru Hanım’ın muayenehanesi. Bir nokta otuz dört santim. Hamilelik denen şey hakkında dokuz ay on gün sürmesi dışında - ki o bile yanlış - neredeyse başka hiçbir şey bilmediğimi farkedişim. Bir denize atar gibi internete atışım kendimi. Deniz’in içimde çoktaaaan büyümeye başlayıp da benim bunu henüz bilmediğim o altı hafta boyunca ne halt etmiş olduğuma dair yaptığım gözdengeçirmeler, hesaplar. Tekrar tekrar. Yasemin’le Özben’e söylediğimiz o akşam. Yine balkonda, “balkon halleri”ndeyiz. Sigaralar pencereden dışarı üfleniyor bu kez. Ankara’da onyediyıldır görmediğim bir deli sıcak; solukkesen, isyanettiren, dermansız, uykusuz bırakan türden. Püskül'le vantilatörün karşısında ayılıp bayılmalarımız. Doksanbeşten bu yana sekizinci taşınışımız...

Altı ay önce böyle başlamıştık...

Hayat, zamanın delice akışı içinde sabitlenen, kaydedilen, çalınan anlardan ibaret değil elbette. Sırf güzellikler içinde, sürekli bir iyilik halinde yaşamıyoruz. Demeye gerek var mı? (Yaşayanı da vardır ya, kim bilir?) İncinebilirliğimizi, kendimize bir türlü konduramasak da incitebilirliğimizi, eksikliliğimizi – Neruda’nın “Yalnızca kedi oldu tamamlanabilen” demesi manidar –, bokumuz püsürümüzü bir yana koymalı ki... O zaman diyebilelim bir iyilik, güzellik var diye. Ama “bir yana” değil, “yan yana” koyarak yaşıyoruz. İncinebilirliğimizin de bir güzelliği olduğuna inanarak belki. Bir türlü kesilmeyen bir öksürük, yatağın içinde iç çeke çeke hüngür hüngür ağlatan bir baş ağrısının eşliğinde geçen bir bölümü de oldu bu sürecin. Onat’la birbirine uzak düşüşlerimiz. Çenemi titrete titrete sessiz sessiz ağlayışlarım da. Bana kalacak olansa, Onat’ın karnımı sevişleri, öpüşleri; durup durup "Böyle çok güzel oldun be Burcucum" deyiverişi; yorgunluğu, zamansızlığı, kendi iç dünyasının küçük küçük sıkıntılarının üzerine olanca yüklenmişliği altında bu büyük değişimin (ve evet biraz da yoldan çıkmış hormonlarımın) ritmini tutma çabaları; Özben’le birlikte heyecanlı heyecanlı “Oğlum ne oynarız oğlanın oyuncaklarıyla var ya?!” deyip ağız dolusu gülüşleri olacak. Kıvrıldığım yerde uyuyakaldığım akşam oturmalarının sonunda eve gitmek üzere usulca, sevgiyle uyandırılışlarım, sarılıp sarmalandırılışlarım... “Yine uyudun Burcuuu!”, “Uyudum de mi”...

“Benim karnım ne zaman büyüyecek?” diye Onat’ın başını şişirdiğim; ellerim karnımın üzerinde, “içeriden” bir ses duymak için sabırsızlıkla beklediğim; National Geographic’in “Anne Karnında” belgeselini defalarca izlediğim; o hamilelik haftasında neler olup bittiğini anlatan sitelerde her seferinde hızımı alamayıp merakla sonraki, bir sonraki, ondan sonraki haftaları da okuduğum; babaanneyle dedenin fellik fellik ev aradığı; bebek mağazalarını müze dolaşır gibi öyle uzaktan uzaktan gezdiğim, kimi şeylerin etiketini okumadan ne olduğunu, ne işe yaradığını anlayamadığım günler geride kaldı. Şimdi sana hazırlanıyor herkes. Hepimiz. Sen kendini bize hazırlıyorsun.

Gün gelecek, karnımın içinde usulca pıtır pıtır etmeklikten genç kaslarının dinçliği, kuvvetliliği, erginliği içinde delice pedal çevirmekliğe geçeceksin. Peşinden “Yavaş süür!” diye seslenirken Onat’ın aynı yaşlarda, delikanlılığı, ele avuca sığmazlığı, uçarılığı içinde bisikletini soktuğu hallerin vahameti gelecek de aklımıza, düşecek sesimiz. Gün gelecek. Özgü de büyüyecek, Deniz de Püskül de biz de...

Saatlerdir çatıda uyukladıktan sonra aşağı inip kıtır kıtır yemeğini yiyen, şimdi de bütün güzelliği, zarifliğiyle karşımda yalanan Püskül’e bakıyorum. Bakıyor, şu birbuçuk yaşı çok, ÇOK görüyorum. Dayanamayıp kucaklıyorum, kollarımın arasında incecikten sıkıştırıyor, burnumu kuru mama kokmuş burnuna değdiriyor, kokluyor, kokluyorum. Gürül gürül bir sevinç yürüyor içime. Bugünün biricikliğini, kıymetini bir an olsun unutmadan, biraradalığımızı doyasıya, doluluğuyla yaşamak, sıkıca, SIKICA sarılmakla, “sevi, sevgi, sevmek adlarıyla andığımız bir kır”ın o sonsuz uzamı içinde kalarak ancak diyorum, “dünyanın batması bir an olsun geciktirilmiş" olabilir, "yıkımların içinde bile sevinç açabilir”.