Sıcağın neredeyse başımıza gelen bir büyük felaketmişçesine yaşandığı, büyük perakende mağazalarda dağ gibi yükselen ucuz vantilatörlerlerin birkaç gün içinde eriyiverdiği, hava durumunun yarım kulak değil can kulağıyla dinlenip “sıcakların mevsim normallerine döneceği” müjdesinin dört gözle beklendiği bir yazın ardı...
Uykunun yoğunluğu ve yüklülüğü içinde sesler kırık dökük. Karanlığı gerekseyen uykum günlük güneşlik yükleniyor bu kez. Bilmezmiş gibi. Güneş zamanı uyumaklığım yok ki benim. En kuytular bile alaca güneş. Gözlerimi örttüğüm pikenin altından iplik iplik yürüyor, ışığı yazıyor mevsim. Lif lif bir uyku uyuduğum. Başlayan uçlanmıyor. Uyku dediğin ağızda büyüyen bir lokmaymış da ben geveleyip duruyor, avurduma almış öylece tutuyormuşum. Imızganan bir çocuk gibi. Sesler pesperde. Boğumlanmada... Ultrason renginde fasulyemsi çırpınık bir kalp gördüğümüzden beri böyle bu.
Açık balkon kapısından üfüren esintiyle tül perde, bir içerde, bir dışarda. Bir öğle sonrası. Yan komşunun basamak basamak ağan ağır, vurgulu adımlarının tak takları, bahçedeki ağaçların hışıltısı, bir de biçilme zamanı çoktan geçmiş çimlerin yüzüne ara ara serilen bir “pat!” sesi duyup duyabileceğin. Yaz boyu taşıdığı yükten birer ikişer kurtulup omur omur uzayan - ve mevsimin dönüşünü düşen takvime, yeşilliğinde, olgunluğunda - elma ağacının kütürdeyen belinin sesi de... Duyulur mu duyulur. Dalından koparıp kütür kütür yediğimiz elmaların geçkinleri kedilere eğlence karıncalara bayram bundan böyle... Nereden baksan sekiz ayda emek emek inşa ettiğimiz, toparlayıp yerleştirdiğimiz evin (“Ne eziyet ne eziyet!” dediydik dönüp bakınca, bir evin bütün yerleşmişliğini kutulayıp bir başkasınınkine yaymak) inşaat tarrakasının yerinde huzurlu bir sessizlik... Püskül – benim ışıklı yepelek kedim – bahçe kapısının berisinde uzayan güneşli dörtgenlerin tam ortasına boylu boyunca uzanmış. Kıpışık gözleri uykuyla iki kırık çizgiye dönüşmüş. Bu haliyle Japon anime karakterlerini andırıyor. Hani gülünce gözleri çizgileşen. Püskül’ün uykusunu uyumak istiyorum. Uyuyamadığımdan değil uyuduğum hiçbir uykuya benzemeyen bu uykuyu merak ettiğimden. Ahmet, Püskül’ün dışar kedilerine nasıl da yabancı gözlerle baktığını anlatırken dudağının bir yanıyla gülümsediydi Emre Can. Püskül’ün türdeşlerine meraklanması hiç de şaşılacak bir şey değilmişçesine, “tabii oğlum Püskül kedi değil ki zaten” deyip çıkıvermişti işin içinden. Püskül’ün içine insan kaçtığını söyleyen, onun neliği üzerine kafa yorup duran Can Emre. Sahi nesin sen Püskül? Flickr’daki yorum aklıma geliyor sonra gülümsüyorum: “ridiculously (almost too much so) adorable”... Saçma, tuhaf, akılalmaz, şaşılacak şekilde sevimli. Püskül bu, böyle. Kıymetlim benim. Akça güzelliğim. Anlatmalara sığmaz.
...
Ankara’nın günden geceye başkalaşan bildik eselek havasının geri döndüğü bir Eylül akşamı... Her renginden sekiz dokuz kedinin – kişi başına bir kedi - göz hakkını almak için başını beklediği uzun masadan yükselen kahkahalar, gecenin içinde çingir çingir. Uyumakla uyumamak arası kararsız büzüldüğüm yatağın içinde, patlayan her kahkahanın arkasından bende bir gülümseme. Benim “uçtu uçtu” anlarım... Ayakları yerden kesilmiş havada kayarken neşeli çığlıklar atan çocuklar geliyor gözümün önüne. Delicesine şenlenmiş. Dostların yanında böyle hep. Bir “uçtu uçtu” halleri bende. Gözerimindeki komşular ışıklı perdelerin ardında dalgalı birer karaltı. Bir biz miyiz dışarda bu akşam? İmik imik üşüyüp alkolün duldasına sığındığımız ilk biriki saatin ardından tabaklarımızda eğleşen son parçaları da kedilere pay etmeye geçtiğimizde, kışlık hurcun içindeki katlı yığından ya bir eşofman üstüne, ya bir anorağa ya bir polara asılmışım. Mevsim dediğin tersinmez, yazın ucu kışa çıkmazmış gibi gelmedi miydi daha birkaç hafta önce... Nasıl soğuk nasıl güzel şimdi. Bir hışımla kalkıp inmişim bahçeye. Ne işim var yatakta. Uyku tulumunu alıp içine girmişim. Ne keyif ne keyif! Dostlarla sabahlara kadar oturmanın umudunda. Ne aymazlık! Çekiştirdikçe tulumun ucunu yukarı, nasıl dağ vurmuş burnuma. Kaldırıp kılıfına dürtmeli sonra. Kaçmasın kokusu. Dağ koksun hep, soğuk çadır içi, bildiğin soğuk koksun düpedüz ki ben anımsayayım ateşimi. Çok geçmiyor, içi doldurulmuş hayvan bakışını bakıyorum. Yüzümde ebleh bir gülümseme olmalı. Gecenin serininde çakırdayan uzun masanın bir ucunda tulumun sıcacığına örtünmüş, kahkahalarca pışpışlanırken... Öyle olmalı.