- D o ğ u m , B a h a r ,
H a y a t -
Aylardır "okunmaktan" sayfaları
dağılıp karışmış, uçları kıvrılıp buruşmuş, okunası bir hali kalmadığından
legocuya gidildiğinde yenisiyle değiştirilmiş lego kataloğundan, "Kafam
hangisini alıyım diye karışıyor Burcu. Çok karışıyor", "Ben bu lego
kebetini çok seviyorum Burcu. Çünkü büyüyünce ne alacağıma karar veriyorum. Ama
veremiyorum" diye diye, uçaktan ambulansa, kargo treninden çöp kamyonuna,
kutup vinç helikopterinden yüksek hızlı yolcu trenine, oradan tekrar kargo
trenine döne döne, Youtube'dan
kargo ve yolcu treninin tanıtım filmlerini defalarca izleye izleye, doğumgünü için ne istediğine karar vermeye çalışıyorsun. Onat elinde büyük
kahverengi karton kutuyla eve geldiğinde gözün doğrudan kutuya takılıyor ve
bizim sana çaktırmadan kaldırmak, paketleyip doğum gününde vermek istediğimiz,
sorduğunda "bilgisayar ekranı" dediğimiz bu düz sıradan kahverengi kutunun
kenarındaki küçük "LEGO" amblemini göstererek "Ama burda 'LEGO' yazıyor?!"
diyorsun. Orada LEGO' mu yazıyormuş" Şu işe bak :) Kargo treni kutusundan
çıkıyor ve sen mavi kutuyu doğum gününde açmak üzere merdivenin altına koymaya
karar veriyorsun. Sonraki günler, üfleye püfleye hediyelerin pasta üflendikten
sonra açılması geleneğini sorguluyorsun sürekli. Akşam babaannelerde pastanı
üfledikten sonra heyecanla kutuyu açıp Onat'ın kolaylıkla seçebilmen için
koltuğun üstüne sıraladığı parçaları keyifle, müthiş bir yoğunlaşma ve
akıcılıkla birleştirmeye başlıyorsun. Ertesi sabah, erkenden uyandığında aşağı
inmek istediğini söylüyorsun. Bir süre sonra aşağı indiğimizde, seni,
poşetlerden birini açmış, içindeki tüm parçaları müthiş bir özenle, düzgünce
beyaz örtünün üzerine bir bir sıralamış, vagonun yapım kitapçığını önüne açmış,
kitapçığın sayfalarında yazılı rakamlara, şekillere dikkat kesilmiş, tatlı
tatlı vagonlardan birini yaparken buluyoruz. Beni görünce "Bak Burcu bu
küçük parçaları el arabasının içine koydum!" diyerek en minik parçaları içine
koyduğun küçük yeşil el arabasını gösteriyorsun. Bu ne düzen. Bu ne özen. Bu ne
keyif. Bu ne dikkat. Ah Denizcim. Ne çok istemişsin sahi. Ne çok sevmişsin. Sevinmişsin.
Legoyu sevişini sevdiğim. Fotoğraf makinesini nerdeyse hiç düşünmeden, ışık
hızıyla gözüme dayadığım anlar bunlar. Bu fotoğraf, işte bu sabahtan. Çekmeden önce izin alıyorum her
seferinde. "Denizcim fotoğrafını çekebilir miyim?" İzin almadan
çekmeye başlamışsam kızıyorsun. "Hey! Benden izin almadan beni çekiyorsun
Burcu!" Hemen makineyi indiriyorum. Böyle zamanlarda çok korkutucu
olabiliyorsun. Hele o "Hey!", bende,
sana sormadan, hırsızlama kalkıştığım bu işten dolayı, hem yakalanmış olmanın
hem de yanlış bir iş yapıyor olmanın utancıyla dolduruyor içimi. "Özür
dilerim. Haklısın. Çekebilir miyim Deniz?" / "Evet! Bazen 'Evet'
diyorum, bazen 'Hayır' diyorum, di mi Burcu?" Genelde izin veriyor, hatta bazen
lego oynarken kendin "Benim fotovasımı çeker misin yaparken?" diye
soruyorsun. Önemli olan iznini almış, sormuş olmam. Sınırların, kendi özel alanın
konusunda çok duyarlısın. Seviyorum bunu.
Çimlerin arasında, dalların ucunda bahar bakınıyorum bir süredir. Arabada giderken iki dakikanın biri "Geldik mi?" diye soran bir küçük çocuk sabırsızlığı. "Geldik mi?" Valla billa geldik. Bahçelerin kenarlarında sarı çiğdemler. Bahar habercisi. Görüverince seviniyorum. Hemen sana gösteriyorum. Yeşillerin arasında papatya bile gördüm. Leylakların ucundaki yeşilleri. Orda burda birkaç karahindiba. Tencereden gelen ilk "pıt" sesleri. Karahindiba doğrudan patlayan mısır çağrışımı yapıyor bende. Arka arkaya pıtırdayıp tencerenin kapağını hop hop hoplatmaları an meselesi. O bakımdan yani. Çok da önemli değil. Patlamış mısır seviyorsun. Babaannenin sana mısır patlatmasını seviyorsun. Küçücük avcunun içine doldurabildiğince mısırı doldurup hepsini aynı anda keyifle ağzına yuvarlamanı seyretmeyi seviyorum. Yaptığın her şeyi keyifle yapışını.
Çimlerin arasında, dalların ucunda bahar bakınıyorum bir süredir. Arabada giderken iki dakikanın biri "Geldik mi?" diye soran bir küçük çocuk sabırsızlığı. "Geldik mi?" Valla billa geldik. Bahçelerin kenarlarında sarı çiğdemler. Bahar habercisi. Görüverince seviniyorum. Hemen sana gösteriyorum. Yeşillerin arasında papatya bile gördüm. Leylakların ucundaki yeşilleri. Orda burda birkaç karahindiba. Tencereden gelen ilk "pıt" sesleri. Karahindiba doğrudan patlayan mısır çağrışımı yapıyor bende. Arka arkaya pıtırdayıp tencerenin kapağını hop hop hoplatmaları an meselesi. O bakımdan yani. Çok da önemli değil. Patlamış mısır seviyorsun. Babaannenin sana mısır patlatmasını seviyorsun. Küçücük avcunun içine doldurabildiğince mısırı doldurup hepsini aynı anda keyifle ağzına yuvarlamanı seyretmeyi seviyorum. Yaptığın her şeyi keyifle yapışını.
Mart'ta, havadaki, sudaki, topraktaki
yaratıcı güçlerin birbiri ardına çığlığı bastığı bir zamanda doğ(ur)muş olmayı
hep bi' güzel buldum. Yani doğulabilecek, adına hayat denen bu zamanlar arası
zamana fırlayabilecek daha güzel bir vakit olabilir mi gerçekten? İlk avazına
baharın çığlığının eşlik etmesi tatlı bi' şey. Dönüp duran döngünün tam da bu
noktasında, tabiatın baharla birlikte baştan çıkıp yeniden hayata doğru dans
ettiği, her şeyin üzerine yaşamın tozlarını savurduğu noktada kutlama yapmanın
keyfi başka. Katmerli sevinç. Her zaman böyle olmayabiliyor tabiî (bkz., dört
sene öncesinin karlı Mart'ı); ama ışığı, sesi, kokusu, görüntüsü olmasa da
duygusu oluyor illâ ki. O yeter. Kutlu bir hafta bu hafta. Sebep sebep içre.
Bahar, hayat, doğum. Güneş var, güzel. Bu güneş kaçmaz, içerde durulmaz.
Kutlama sofrası bahçeye ağaçların altına kurulacak. Bahçelere çıkıp güneş
toplama zamanı. Bir orman dolusu çıtırtıya kulak kesilme. Kozalak çıtırtısı bu
dünyadaki en muhteşem şeylerden biri. Emek emek sevgiyle hazırlanan kutlama
sofraları da öyle. Dostlar. Bengi'nin ablasının yaptığı muhteşem legolu pasta. Balonlar.
Bahar şenliği. Güneş şenliği. Kutlama şenliği. İyi ki dooooğdun
Deeeeeniiiiiiiz! Mutlu Yıııııllaaaar Deniz! Doğduğun günden bu yana yanı
başımızda, gözümüzün önünde, kollarımızın arasında duran muhteşem varlığının
esrikliğiyle kalakaldık öylece. Çıldırasıya sevgiler, sevinçler içinde. İçinde
sürekli bir "Çok seviyorum!"la dolaşmak bütün gün. İnsanın vahşi
olanla, içgüdüsel doğasıyla en hakiki bağlantısı (bağlantılarından biri) çocuk
dediğin. Sürekli çılgın bir davul gibi vuran kalbinde duyduğu bu sevgiyle başa
çıkabilmek için insana, arada çocuğunun kendisini çılgına çevirdiği zamanları
durup düşündürtecek kadar bir acayip çok sevgi. Bazen çıldırasıya deliresiye
sevdiğim bütün bu küçüklük hallerinin bir an önce geçmesini, öpmelere
doyamadığım topan pamuk ayaklarının devleşip kokmasını, yumuşacık yanaklarında
sakalların çıkmasını, ergen hallerinle kapıları suratıma çarpacağın zamanların
gelmesini istiyorum. Bazen. "Manyak mısın? Bir an önce yaşlanmak mı
istiyorsun Burcu?" diyor Onat böyle söyleyince. Hayır, hayır istemiyorum,
aslında hiç geçsin istemiyorum. Kapıları suratıma çarpacağın zaman daha mı az
seveceğim sanki? Her gün daha çok seviyorum, seviniyorum. Dönüp durup
"İnsan çok sevdi mi buna bir çare düşünmeli" demesi geliyor aklıma şairin.
Bulabildiğim tek çare, her anını, seninle olduğum her anı, bütün zevkiyle,
keyfiyle, heyecanı, coşkusuyla, olanca doluluğunca yaşamak. Seni çok seviyorum
be Deniz! Hayatının tam da doğduğun baharına benzemesini diliyorum. Bir yandan
toprağa sapasağlam köklenirken bir yandan da kollarını, kalbini, aklını,
ruhunu gökyüzüne, güneşe doğru açıp yükselmeni. Güçlü, dimdik,
zarif. İçine hep baharın taze nefesinin dolmasını. Güneşin sıcak sıcak
akmasını. Dertlerinin, tasalarının düşen damlalarla toprağa karışmasını, içinin
ferahlamasını. Her şeyin baharına döneceğine tüm kalbinle inanmanı. İyi ki
doğdun! İyi ki! İyi ki doğdun!
...
En sevdiğin renk: Pembe
En sevdiğin oyuncak: Tır
En sevdiğin tatlı: Çikolata tatlısı
En sevdiğin içecek: Su
En sevdiğin hayvan: İnek
En sevdiğin şarkı: Caz
En sevdiğin oyun: Kovalamaca, bi' de saklambaç
En sevdiğin çizgi film: Kayyu
En sevdiğin yemek: Çorba
En sevdiğin restoran: Oyuncak olduğu restoran ("Hacı Arif" demek istiyorsun)
En sevdiğin spor: Yukardaki senin yaptığın çatı katındaki spor (koşu bandı ^_^)
Birlikte uyumayı en çok sevdiğin şey: Sen
Günün en sevdiğin saati: Tatil
Kahvaltıda yemeyi en çok sevdiğin şey: Bal
Yiyebileceğin en sağlıklı şey: Süt
Dışarıda yapmayı en çok sevdiğin şey: Kovalamaca
En iyi arkadaşın: Cüneyt
Büyüyünce ne olmak istiyorsun: Kepçe sürücüsü
Kendinde en çok sevdiğin şey: Kalbimi
Annenle en çok ne yapmayı seviyorsun: iPad'den müzik bi' de dans etmek benimle
Babanla en çok ne yapmayı seviyorsun: Boğuşmayı
İstediğin herhangi bir yere gidebilecek olsaydın nereye giderdin: Evime
Büyüdüğünde nerede yaşayacaksın: Evimde
Bir arabanın fiyatı ne kadar: 1 lira
Annenin en iyi yaptığı şey: Sarılmak
Babanın en iyi yaptığı şey: Boğuşmak
Neden korkarsın: Hiçbir şeyden
...
En sevdiğin renk: Pembe
En sevdiğin oyuncak: Tır
En sevdiğin tatlı: Çikolata tatlısı
En sevdiğin içecek: Su
En sevdiğin hayvan: İnek
En sevdiğin şarkı: Caz
En sevdiğin oyun: Kovalamaca, bi' de saklambaç
En sevdiğin çizgi film: Kayyu
En sevdiğin yemek: Çorba
En sevdiğin restoran: Oyuncak olduğu restoran ("Hacı Arif" demek istiyorsun)
En sevdiğin spor: Yukardaki senin yaptığın çatı katındaki spor (koşu bandı ^_^)
Birlikte uyumayı en çok sevdiğin şey: Sen
Günün en sevdiğin saati: Tatil
Kahvaltıda yemeyi en çok sevdiğin şey: Bal
Yiyebileceğin en sağlıklı şey: Süt
Dışarıda yapmayı en çok sevdiğin şey: Kovalamaca
En iyi arkadaşın: Cüneyt
Büyüyünce ne olmak istiyorsun: Kepçe sürücüsü
Kendinde en çok sevdiğin şey: Kalbimi
Annenle en çok ne yapmayı seviyorsun: iPad'den müzik bi' de dans etmek benimle
Babanla en çok ne yapmayı seviyorsun: Boğuşmayı
İstediğin herhangi bir yere gidebilecek olsaydın nereye giderdin: Evime
Büyüdüğünde nerede yaşayacaksın: Evimde
Bir arabanın fiyatı ne kadar: 1 lira
Annenin en iyi yaptığı şey: Sarılmak
Babanın en iyi yaptığı şey: Boğuşmak
Neden korkarsın: Hiçbir şeyden

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder