Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. (Böyle başlamış ya Cemal Süreya eşine yazdığı mektuba.) Bir de seni sevdiğimi. Çok sevdiğimi. Sabah okul kıyafetlerini giydirmek için pijamalarını çıkarmışım, sen çocuk atletin ve külodunla akappacık kalmışsın öyle. Küçük omuzbaşlarından tutup sarsıyorum seni. Çocuk çok seviyorum seni. Çok seviyorum. Çok seviyorum. Çok seviyorum. Kıkır kıkır gülüyorsun.
Bir yerlerinden tutup çatılmazsa yazılmıyor, "bir, iki, üç, dört, beş..." diye saydığın gibi geçip gidiyor günler. Hatırlayacağını sandığın ama sonradan unuttuğunu bile unutacağın şeyler. Çok acayip. Ne yazabilirsem, neyi kaçırabilirsem kâr. Yapabildiğimce. İkibinonbeşin soğuk, karlı ilk günlerinde başıma üşüşen yine bu. Okullar tatil. Kar var. Yaşasın! Ama öncesinde arabayı çıkaramadığımız, bekle gelmez bir taksiyle binbir zahmet okula gidip de bizden başka kimsenin okula gelmediğini gördüğümüz, görüp de gerisin geri eve döndüğümüz, ilk karın yağdığı o gün var öncesinde. Teallaam. Ne bileyim. Güldüm sonra kendime. Okul tarihçemizdeki tuhaflıkların yanına not düşülsün. Bir kez okula külotsuz, bir kez de iki külot üst üste giyip göndermişliğim olmuş seni. Affola. Ocaktaki çaydanlığın fokur fokur kaynadığı, fırındaki ekmeğin üzerindeki peynirin cızırdayarak yanlara aktığı, har har yanan kombinin sıcacık ettiği sabahların içindeyiz... Şükürler olsun. "Burcucum bana elma soyar mısın?" "Burcucum bana portakal suyu sıkar mısın?" Masanın başında renk renk kalemlerin bi' birini, bi' diğerini alıp trenler çizmekliğin, müthiş bir uyumla renk renk boyadığın bi' ejderha, bi' ördek, "Burcu ben puzzle yapıcam" diyerek kitaplığın arkasından seçip getirdiğin yirmi dört parçalı hayvanat bahçeli ya da yarış arabalı puzzle kutusunu ters çevirip mutfağın orta yerine serişin, arada çatalı batırıp ağzına götürdüğün bir elma, portakal... Nasıl güzel boyuyorsun, Denizcim sen öyle! Sabahın bu ımık ımık - hani ne hızlı ne yavaş gibi - saatlerindeki biraradalığımızı, yanyanalığımızı, küçük tatlı bedenine sarılmayı çok seviyorum. Sabah okula bıraktığımda öğretmeninin yanıbaşında elinde Banu'nun okula başlarken hediye ettiği mavi mikili çantan sınıfa doğru yürürken (benim için ne kadar güzel bir şey olduğunu bi' anlatabilsem ah! Gözlerim asılı kalır oracıkta) bana dönüp küçük avcunu öpüp öpüp arka arkaya gönderdiğin öpücükler. Okul çıkışı sınıfın kapısından çıkar çıkmaz gözlerinin beni gördüğü an öğretmeninin elinden fırlayıp koşarak ve çığlık atarak bana koşuşların. "Burcucum köftem benim" "Burcucum yumurtam benim" diye sevişlerin. Oradaki herkesi güldürüşün. Okul çıkışları babaannelere gitmekliğimiz. Üst üste iki gündür gitmiş olsak da babaannelere, ertesi gün yine "Ben Şengül'lere gitmek istiyoyuuum. Ama hiç Şengül'e gitmediiiik" diye tutturuşların. Daha kapıya varmadan çığlık çığlığa koşuşların. Geçen gün eve girip de hemen küçük sandığının - bebekliğinden beri oynadığın içinde önceleri babaannenin fotoğraf albümlerinin uzuuun bir süredirse senin oyuncaklarının durduğu şu sandık - üzerine oturmuş bir yandan ayakkabılarını çıkarırken bir yandan da kendi kendine konuşuyorsun: "Babaanne çok güzel. Dede de çok güzel. Güzel olmayan hiç kimse yok. Her şey çok güzel".
Seviyorsun, seviniyorsun. Kalbindeki sıcaklığı, duyduğun minneti, hoşnutluğunu, memnuniyetini, sevincini yanındakilere hissettirmeyi biliyorsun. Banyodan sonra sıktığım portakal suyunu içtikten sonra öyle içten bir "Çok güzel olmuş!" ya da yemekten sonra öyle tatlı "Eline sağlık babaanneciğim" diyorsun ki içime/içimize değiyor. "Sana çok mutlu edecek bi' şey yapıcam" diyerek legolardan çiçek yapıp getirebiliyorsun ya da. Küçücük şeyler için bile "Teşekkür ederim" demeyi asla ihmal etmiyorsun. Bir Cumartesi günü güneşi görünce atlayıp Eymir'e gitmişiz. Yorulursun diye bebek arabası yanımızda. Güneş başımızın üstünde, göl kıyısı boyunca ağaçların arasından sohbet ede ede yürümüşüz. Göl kıyısındaki çay bahçesine oturmuşuz. Bir tost, bir ayran, bir çay. Sen sakarmekelere ekmek atmışsın. Sazlıkların arasına dalıp kendine uzun bir olta bulmanın peşine düşmüşsün. Koparabildiğin ya da yerde bulduğun sazlarla göl kıyısında oynamışsın. Güneş çekiliverince hava soğumuş dönmeye karar vermişiz. Bir güzel gün. Dönüş yolunda arabaya oturtmuşum seni. Soğuğa karşı hızlı hızlı sürerken seni arabaya doğru bir an yüzünü bana dönüp "Beni gezdirdiğin için teşekkür ederim Burcucum" demişsin. Yine bir güzel sevmişim seni. Sevinmişim.
Eve girer girmez çoraplar en gizli köşelere fırlatılır. Babaanne kaldırır, kucağına alır, öper. Oynar sonra. En çok, en güzel babaanne oynar Deniz'le. (Babaanne bize geldiğinde de bırakılmaz bir türlü. Hep "Hayır gitmeeee! Biraz daha kal, biraz daha oynayalım!" "Eh hadi biraz daha oynayalım") Bu evde üç oda bir salon durmadan oynanılır. Çiftlikler yapılır, sütler sağılır, sağılan sütler taşınır, evler yapılır, legodan arabalar, trenler, dinozorlar gemilere bindirilir, köpekbalıklarını (boya kalemleridir köpekbalığı dediğin aslen) ziyarete gidilir, "İkimiz birlikte roket oyunu oynayalım mı?"... Yemekler pişer. Yarım saat önce ortalıkta hiçbir şeyler yokken yarım saat sonra nasıl yapar bilinmez ("kırk yıldır yemek yapınca" der babaannen) kap kap yemekle dolar taşar mutfak. Deniz yemezse diye hep bir garanti yemek pişirilir. Okul çıkışı markete uğranılıp alınan antepfıstıkları, fındıklar salonun orta yerine kurulan yer sofrasında afiyetle yenir. Sonra "Hadi saklambaç oynayalım". Gidip gidip yatak odasındaki elbise dolabının içine saklanır Deniz. Hiç sesini çıkarmadan öylece bekler bulunana dek. Saklanma sırası anneye gelince anne gidip duş kabininin içine saklanır, arar arar bulamaz Deniz de babaanneyi çağırır yanına. Saklanma sırası yeniden Deniz'e geldiğinde gidip duşakabinin içine saklanacağından öylesine emindir anne. Öyle de olur. Komik Deniz. Bir başka sefer çok iyi bir yere saklanır anne. Bulamayınca dedeyi katar bu kez yanına Deniz. Ara ara ara... Dedenin bir ara "Orda da yok. Burda da yok. Başım döndü dönüp durmaktan yahu! Şengül, çıkmadı de mi dışarı?" dediğini duyar anne de saklandığı yerde sessiz sessiz kıkırdar. Koşturmalar, yakalamacalar, saklambaçlar, boğuşmalar, baba gelince, babayla sürer bu kez. Kudurulur. Çok kudurulur. Kovalanır, yakalanıp havalara uçurulur Deniz. Elleri, yanakları öpülür. Gülünür. Çok, çok gülünür. Dans edilir. Dünyamızı sevgiyle, sevinçle doldurur varlığın. Neşeli çığlıkların evin içinde çın çın öter, bedenine sığdıramadığın bir enerjiyle oradan oraya koştururken sen, "Fırtına" diye seslenir arkandan deden. "Ay kös kös oturuyorduk evde, ne iyi oldu yahu!" der gülümseyerek. "Deniz gelince ev ayağa kalkıyor, masaların sandalyelerin biri bir yana gidiyor gari". "Bi' Deniz gelince seviniyoruz bir de gidince" der babaannen gülerek. "Ay ne çok yorulmuşuz diyoruz". En çok da her seferinde nasıl olup da dur durak bilmeden bu kadar koşturabildiğine, nasıl olup da yorulmadığına, gözlerinden taşan canlılığa, heyecana şaşılır, şaşıp kalınır.
Çok çok yüksek bir enerjin var Denizcim. Çağlayarak, köpürerek, kabararak, coşarak, fışkırarak, taşarak, gürüldeyerek akıp giden bir deli suyun enerjisi. Güzelinden. İyisinden. Aklıma böylesi geliyor ilk. Deniz deyince en önce söylenmesi gereken. Bu canlılık. Bu hareketlilik. Bu güçlülük. Bu çılgınlık. Delidoluluk. Çocuksu bir şımarıklık. Kudurukluk. Müthiş bir heyecan. Her daim yanıbaşımızda patlayıveren bir şenlik fişeği. Her daim yanıbaşımızda cıvıldayıp kanatlanan, odaları, yatağı yorganı yastığı birbirine katan bir cümbüş. Ne güzel, ne iyi. Evin bir ucundan bir ucuna, odadan odaya durmadan dinlenmeden neşeli çığlıklar eşliğinde kıkırdayarak, anlatmalara sığmaz bir coşku, neredeyse nefesini kesecek bir heyecan ve müthiş bir hızla kalbin güp güp defalarca ama defalarca koştururken
(evin içinde oradan oraya koşturmaların, her yönde durmadan devinip, yer değiştirip, sıçrayıp duran bir atom hareketliliğini getiriyor bir de aklıma her seferinde. Atom karıncam benim.)
ya da yerde bir heyecan bir telaş dizdiğin tren raylarının, hepsini birbiri ardına çalıştırdığın, çarpıştırdığın, yarıştırdığın, bazen benden tornavida isteyip ille de pillerini çıkararak kendin sürmek istediğin ("Denizcim pillerini çıkarmamıza gerek yok bak şurdan kapatınca kendi gitmiyor zaten" desem de tornavidayı alıp o pilleri illâ ki çıkardığın. Üstelememek gerekir. İyi bilinir bu. Bir şeyi kafasına koyduysa yapacaktır Deniz.) "kendi giden trenlerin" (Thomas'ın Trackmaster serisindeki pille çalışan trenlerin adı bu <3) arasında tavşan gibi ordan oraya durmadan zıp zıp zıplayarak hop hop hoplayarak oynarken ya da giydirmek için fırdolayı peşinde dönüp durmaktan artık vazgeçtiğimiz bir külotla kikirdeyerek pürneşe dakikalarca ama dakikalarca oynarken Onat'la
(Onat'ın başına geçirdiği ya da pantalonunun arka cebine sıkıştırdığı ya da babaanneyle birbirlerine atıp tuttukları külodu kapmaya çalışmaca - ortada sıçan'ın donlu versiyonu da denilebilir - , kapıp koltuk, dolap arkalarına fırlatmaca şeklinde tanımlayabileceğimiz bir oyun. Her şeye oyun gözüyle bakabilen, elinin, gözünün değdiği her şeyden oracıkta apansız bir eğlence çıkarabilen bu cıvıl cıvıl hallerin nasıl içime değiyor biliyor musun? Güneşli bir öğleden sonrası parkta fotoğrafını çekmek için telefonumu çıkarıyorum, çok kötü çekiyor biliyorum ama o kadar güzelsin ki. Arkanda pırıltılı bir güneş. Saçlarının kıvırcıklarında haleler. Sevimli bir surat. Kamerayı sana doğrulttuğumda kameranın camından yansıyan küçük yuvarlak bir ışık parçası tam önüne, yere düşüyor. "Gıdık gıdık" koyuyorum adını o anda. Kamerayı küçük küçük hareket ettiriyorum. Bir ayağına, bir koluna, sonra tekrar yere, ordan hooop kaydırağın üstüne. Bir var bir yok gıdık gıdık. Kımıl kımıl kerata. Bir orda bir burda. "Nerde?" "Yok!" Aaaaa! İşte işte burda!" Çığlık. "Aaa yine gittiii!" "Hayır geldi bak tam burnunun üstünde" Çığlık. Kahkahalar. Kahkahalar. Bu kadar basit (mi) mutluluk. Yüzünde kulaktan kulağa oyunbaz bir gülüş tişörtünü ve atletini boğazına kadar kaldırıp akappacık çıplak çocuk göbeğini açarak karşımıza dikilişinde, gıdıklamak, öpmek için peşine düşmelere çağırışında bizi, kalbinin coşkuuyla güp güp güpleyişinde. Hayatı yapan sayısız alelade, fevkalade anlar... Hayatım. Deniz'im. Canım.),
bana, şaşkınlık ve hayranlıkla karışık bir hallerde seyrederken seni arada durup "Bu kadarı normal mi sahi?" diye sorduran. Dedene durup durup "Ay Şengül ben buna bakarken, bunu seyrederken yoruluyorum yahu!" dedirten. "Dötünde bi' avuç kurt! Maşallah maşallah!" Elin dursa ayağın durmuyor, ayağın dursa ağzın (çok konuşuyorsun demiş miydim?! "Bir konuştun, pir konuştun Deniz!" der babaannen. Deden "Nerden buluyor bu kadar lafı bilmem ki!")... Günün sonunda hepimiz yorgunluktan bir koltuğa düşmüş, tüm yapıp yapabildiğimiz yorulmak bilmeyen, üç oda bir salon, dört dönen bir küçük adamın canlılığını artık yığıldığımız yerden şaşkınlıkla seyretmek olmuşken "Deniiiz? Hepimiz yorulduk artık. Sen yorulmadın mı hiç?" diye sorduğumuzda cevabın öylesine net: "İiiiiç loluymadım iiiiiç!" Alışılmış, bilindik küçük çocuk hareketliliğinin ötesinde. Öyle müthiş, kabına sığmaz bir enerji ki bu doğası gereği hep içinde özgürce akabilecek, sevinçle fırlayabilecek olduğunun peşinde. Koşmaların, yakalamaların, boğuşmaların, saklanmaların, zıplamaların, dans etmelerin. Hiç bitmesin istediğin. "Hadi saklambaç oynayalım!" "Hadi yatakta zıplayalım!" "Hadi boğuşalım!" "Hadi yakalamaca oynayalım!" "Hadi dans edelim!" Deniz'den en sık duyduğumuz cümleler. Hep "Bi' daha! Bi' daha!". Babaannenlerin yatağının üzerinde zıp zıp zıplamak hala en çok sevdiğin. Zaman dışında her şey yerli yerinde duruyor anlayacağın (Bir de boyun bir metreyi geçti, kilon 16, ayakların 27.5 tabiî). Yatağın üstüne çıkıp ellerinden tutuyoruz (bazen de kendi kendine). Müthiş bir keyifle hop hop hop. Bir yandan "la la la la la la". Bir de babaannen gelecek "Deniiiiz! Yine mi yatağımı kırıyon sen! Kırma yatağımı!", ""Bak çalışmaya başladığında ilk maaşınla bana bir yatak alacaksın" diyecek. Kızmış gibi yapacak. Sonra sen kıkır kıkır yatağın üstüne atacaksın kendini, babaannenle boğuşacaksın, alt alta üst üste. (Yılbaşında Efe'ler geldiğinde herkesi yatağa çağıran sensin. Sen söylemesen, adını anmasan, yanına çağırmasan kimsenin "Hadi yatakta zıplayalım" dediği yok.) Hemen sonra "Hadi bi' daha 'la la la' yapalım". Kaç "la la la" yeterli geliyor asla sayamadım. Sofrada oturmuş (oturmuş derken oturan sadece biziz, sen değil) yemek yerken bile koltukta zıplayabilen bir insansın. Bir de "babaanne bak burda da zıplayabiliyorsun ama yataktaki gibi olmuyor" diyorsun. Okulda nasıl olup da oturabildiğine şaşıyorum. Yaşasın topluluk psikolojisi! Yaşasın öğretmen otoritesi! (Bunları diyeceğim hiç aklıma gelmezdi ^_^) Ama sözgelimi yaramazlıkla en uzağından bile bir ilgisi yok bu hareketliliğin. Başlı başına bir eğlence bütün bunlar senin için. Eğlencenin, eğlenmenin, sevincin, keyfin, neşenin en saf, en basit hali. Enerjin, coşkun en yabani haliyle kulaklarından, ağzından, burnundan, kan sıçrayıp al al olmuş yanaklarından, gözlerinden, en çok gözlerinden, kalbinden gürül gürül dışarı akıyor. Sana bakıyorum ve beş buçuk aylık mini minnacık tatlılar tatlısı bir bebekken (kocaman kocaman açtığın gözlerindeki o kıvılcımı asla unutmuyorum) delice bir gayretle emeklemeye, sonra bir yerlere tutunarak ayağa kalkmaya, sonrasında sıralamaya, yürümeye çalıştığın günler neysen dört yaşına yaklaştığın bu günlerde de aynısın. Delisin. Ne eksik ne fazla. :) Bir yandan komiksin. Matraksın. Şakacısın. Maskara seni diyeceğim ama olumlu anlamda elbet. Eğlendirici, sevimli, güldürücü anlamında. Geçen gün. Her sabah olduğu gibi bir yandan "Deniz ama artık giyinmemiz lazım. Okul saati geldi bak, yine geç kalacağız ama ya" şeklinde söyleniyor, bir yandan okul kıyafetleriyle peşinde koşturuyorum. Sen oradan oraya koşturuyorsun. Beni elimde kıyafetlerle gördüğün an "oyun" sensörün yanıveriyor ve tek bir kelime aydınlanıyor kafanda: "KAÇ!". Sabah okula gitmek için giyinirken de aynı, akşam uyku öncesi pijamalarını giydireceğimiz zaman da, tuvalete girdiğinde klozette otururken ille de pantalonunu ve külodunu (tabi ki sırıtarak) tümüyle çıkardığından tuvalet sonrası ya da üşü(t)memek için olabilecek en hızlı şekilde giyinmenin şahsım tarafından özellikle önemsendiği banyo sonrası zamanlarda da. Hep. Aynı. (Bir de çorapla peşinden koşturduğum zamanlar var, onların çoğunda zaten pes ediyorum) Anlayacağın elimde ya çıkarıp bir köşeye fırlattığın bir don ya çıkarıp özellikle en bulunamayacak köşelere gizlediğin bir çorap (ki geçen gün kitaplığın arkasından tam dört çift çorap çıktı) ya bir pantalon ya bir pijama peşinden koşturmakla geçiyor ömrüm. (Anne olarak bir miktar abartma hakkımı kullanıyor olabilirim. Ama bu yine de durumun gerçekliğine ve zaman zaman sinir bozuculuğuna en ufak bir şekilde gölge düşürmez. "Deniz giyinmen lazım!" diye gürlememişim de odanın tam orta yerine bir kahkaha fişeği atmışım sanki. Olur da elimdekilerden birini eline geçirdiğinde de onları kıkırdayarak müthiş bir keyifle yukarı kattaysak doğruca merdivenlerden aşağıya, aşağıdaysak kitaplık ya da koltuk arkasına fırlatıyorsun. Oyun devam ediyor.) Ben seni giydirmek ve bir an önce yola koyulmak için peşinden koşacağım, sen her peşine düşüşümle giderek kahkahalara dönüşen gülüşlerle oradan oraya kaçacak, koltuğun üstündeki yastıkların arkasına saklanacak, sana doğru yaptığım her hamleyle kendini bir başka köşeye kaçıracaksın. Her gün aynı sebeple okula geç kalıyoruz. Her gün. Yedi buçukta da uyansak okula dokuz kırkbeşten önce varamıyoruz.
(Tabiî bunda sabah uyanır uyanmaz yatakta saatmiş, okula gitmek gerekmiş demeden uzun uzun birbirimize yumulup sarılıp öpüşüp oynaşmalarımızın kikirdeşmelerimizin de payı var şimdi. Tralla la. Hayat şimdi ve burada. Huzur içinde. Ne güzel, ne iyi. Günün ilk saatleri bir de son saatleri. Uyku sonrasıyla uykunun öncesi. En, en, en sevdiğim. İyiliklerle gelsin diye çırpınmış olalım biz, lâkin canımızı sıkan şeyler de olmuş olsun diyelim, o gün Cüneyt okulda seni trenlerle oynatmamış, Cüneyt'in sana "Oynayamazsın!" demesi senin kalbini fena kırmış olsun sözgelimi, arka bahçedeki güzelim canımız neşemiz yirmi yıllık elma ağacını siyah paltolu bir takım duman adamlar gelip bizlere sormadan, bi' haber etmeden, saçmalar saçması bir gerekçeyle söküp atmış olsunlar diyelim, ben allahın her günü olduğu gibi yine o gün de binbir üzüntüyle, endişeyle dürtmüş, yırtmış olmuş olayım ruhumu diyelim (sonuçta sabah seni okula bırakmış döner, kış güneşi bütün ışığıyla aydınlatırken günü radyoda "Somewhere over the rainbow"u duyduğu an gözlerinden yaşlar dökülen, bir nev'i üzüntüsünü taştan çıkaran bir insanım, neye ağlıyorsun şimdi değil mi? Öyle işte. Güzel olmayaymış her şey bu kadar ağlamazdım belki.) ya da birbirimizi çileden çıkarmış, öfkelere kapılıp esmiş köpürmüş olalım birbirimize (olmuyor mu hiç oluyor elbet), sonuçta nasıl geçmiş olursa olsun, orada birbirimize yumulmuş, dizlerimizi karnımıza çekerek büzülüp oylumumuzu küçültmüş, sarıla öpüşe, saçını yanağını okşaya okşaya, konuşa konuşa, yumuşacık, sıcacık, elele uyumak üzereyken yalnızca tatlılık var. Yalnızca şefkat. "Seni bitmeze kadar seviyorum Burcu" var. "Deniz seni dünyalar kadar seviyorum" var. "Bi' kere öpeyim" var. "Burnundan". "Yanayından". "Öbür yanayından". "Alnından". "Kulayından". "Öbür kulayından". "Çok tatlısın Deniz!" var. "Çok güzelsin Deniz!" "Sen de çok güzelsin", "Ben de sana aşığım", "Beni kucakla, bana sarıl, hiç bırakma"... Daha küçükken "Ben de seni çok sev" derdin. Sabah gözlerimi açtığım andan akşam kapayıncaya dek gün içinde her vakit, o kadar çok "Seni seviyorum", o kadar çok "Çok güzelsin" diyorum ki - durup durup bu iki cümleyi söylemekten kendimi alamıyorum - benim sana söylediğim kadar sen söylüyorsun bana, bize. Bir öğlesonrası uykusundan, daha uykuyla uyanıklık arası "Harika bi' Burcusun! Seni çok seviyorum" diyerek gözlerini açabiliyorsun sözgelimi. Seni nasıl seviyorsam öyle seviyorsun beni. "Deniiz seni çok seviyorum nolcak?" diyorum bazen ya da "Çok güzelsin ama nolcak?" Aynısını sen söylüyorsun "Ama çok güzelsin Burcu o n'olcak?" Sımsıkı sımsıkı sarılı yorum küçük sıcacık yumuşacık ah misler misler kokan bedenine, "İşte böyle olacak! Sarılacağız birbirimize. Birbirini çok seven insanlar böyle sarılır" Tamam mı tamam. Bin türlü komiklikli oyun bir yandan. "Burcu burnunu getir burnundan öpcem" deyişlerin, burnumu her uzatışımda öpecekmiş gibi yapıp ağzını kocaman açışların, sonra "Ama Deniiiiz sen beni hep böyle kandırıyorsun" diyerek seni gıdıklayışlarım, senin kikir kikir gülüşlerin var. "Hayır getirmiyorum burnumu. Öpcem deyip ısırmaya çalışıyorsun sen" "Tamam ısıymıcam. Öpcem" "Ama Deniiiiiz!" Deniz kıkır kıkır. Aynı oyunun aynı heyecanla on kez tekrarı. Yumuşacık çıplak topan ayaklarını koklarken koklarken "Ayyh çok güzel bayıliciiim şimdi" diyerek numaradan bayılmalarım, yine senin kikir kikir gülüşlerin, gülerek "Âlem Burcu!" deyişlerin.. "Hadi bi' daha yap Burcu. Hadi ayaklarımı kokla, bayıl". Yine kafadan en az on tekrarı var bu oyunun. Kitaplarımız var sonra. Küçülüp içindeki iyi, güzel, şirin, renkli dünyalarına karışmak istediğim. Yumuşamış, göz göz açılmış kalplerimiz. Işıyan canlarımız. Tane tane dağılışı var hüznün. Zamanın zaman olmaktan çıkmışlığı. Dünyaya kayıtsızlık. Göğsümüzün tam orta yerinde bir ılıklık, doygunluk, tane tane karışmak uykuya. Bir günü yapan sayısız alelade (ya da fevkalede) anları getirip her seferinde yatağın yorganın yastığın, her öpüşle birbirinden hayatlanıp, kanatlanıp cıvıldayan bedenlerin, kalplerin sıcağına, fısıl fısıl söylenen sevgi sözcüklerine, ardı ardına birbirinin adıyla kıpırdayan dudaklara iliklemek. Hiç bitmesin istediğin o "Tek bir âna mıhlanıp dünyayı yapan sayısız şeyi bir süreliğine ötelemek"... Ne güzeldir, ne iyi. Apayrı bir âlem. Öyle bir severim. Cennetim. Çok tekinsizmiş hayat, ürpertirmiş, için sıkılırmış, her zamankinden çok sıkılırmış hem de, ama işte bu "an"lar... Siliyor her bir şeyi dünyanın yüzünden. Nerde kalmıştık? Evet bağırdık çağırdık, tepin tepin tepindik, n'aptık ettik anlamadık, anlayamadık, olduramadık. Geçelim. Yarın yeni bir gün. Yepisyeni. Yapacak bir dolu şey. Ah ne saftaronluk - bilinmez mi bilinir - ama böyle saftaron olamayacaksak da toprağa düşüp ölelim daha iyi. Saf saf bakmayı becerebiliyor musun hala hayatın yüzüne beceremiyor musun? Ah ama en derinde hala çocuksun ya ve o çocuk kırılganlığı yok mu! Oynanmakta olan oyuna bir hışım tekmeyi savurup "Oynamıyorum ulan o zaman!" dedirtebilir. Sen bu kadar saf saf inan inan... Buraya nerden geldik? Göğsünün orta yerinde patlayan, patlayıp kılcallarına dek nar gibi dağılan bir sevinçten, sevgiden... Böyle de acayip bu dünya. Her şey zıttıyla...Ama saf sevginin dayanılmaz güzelliği. Her şeye, her şeye, HER ŞEYE değer. İçime değer. Period.)
Peşinde koşmaktan sıkılıp kucağımda kıyafetler yenilmişlik duygusuyla oflayarak koltuğa bırakıyorum kendimi. Geç kalmamak için hemen şimdi çıkmamız lazım. Geç kaldığımızda oyunlu hareketli şarkıları kaçırıyor, doğrudan İngilizce dersine oturmak zorunda kalıyorsun çünkü. Bunu istemiyorum. Şarkıları çok seviyorsun. Yetişkin aklımın düşündükleri, takılıp kaldığı bunlar. Çıkmamız lazım. Çıkmamız lazım. Tam o an zamana takılı aklımın perdesi aniden kalkıveriyor gözümün önünden. Sana bakıyorum. Bu kez görerek. Dikkat kesilerek. Tuvaletin kapısının kolunda asılı duran küçük çantamın askılarının arasına kendini sokmuşsun. Bir askıların kollarının uzunluğunca ileri atılıyor, kolların uzayabildiği o son noktada sıkışıyor, sonra o sıkışmanın etkisiyle kendini tekrar geriye atıyorsun. İleri doğru atılıp sınıra çarptığın her noktada "Ay gelemiyorum Burcu! Kurtar beniiii! Kurtar beni! Sıkıştım kaldım." Suratında oyunbaz bir gülümseme. Kendini küçük çantanın elli santimlik kolları arasına sıkıştırmış, sanki gelmek istiyormuş da oracıkta öylece sıkışıp kalmış olduğu için gelemiyormuş gibi yapan, kendini bir ileri bir geri fırlatıp duran seni seyrediyorum. Ve kahkahayı patlatıyorum. Çünkü çok komiksin. Çok çok çok komiksin. O an ampul yanıyor ve kulaklarımda sırasıyla iki isim yankılanıyor. Bir, Charlie Chaplin. İki, Laurel ve Hardy. Ve yaptığım eşleştirmenin çok yerinde olduğundan öylesine eminim. Karşımda seyrettiğim bu küçük doğaçlama esprili oyun, yaptığı hareketlerle (düşüp kalkmalar, bir yere çarpmalar, kovalamacalar, sakarlıklar, şaklabanlıklar, vs.) gülünç mizansenler oluşturan, özellikle beden dilini, mimikleri ve jestleri kullanarak izleyiciyi güldüren bu komik adamların hal ve hareketlerini getiriyor gözümün önüne. Hemen sonrasında bugüne dek yaptığın tüm komiklikler, şakalar ve oyunların çoğunun bu tarz "hareket komedisi" numaralarıyla büyük benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. Oradan oraya koşturarak uçarak giderken kendini bir yerlere ya da içimizden birine çarptırıp (sanki çarptığın yeri görmemişçesine) yerlere düşürüşün, bir yandan "Tut Burcu beni tut! Düşücem tut!" diyerek komik hareketler ve seslerle ardı ardına daireler çizerek dönüşlerin, dönüp dönüp kendini yere düşürüşlerin, eline geçirdiğin bir uzun kurdeleyle daireler çizerek dönerken "Yakalayamazsın beni! Yakalayamazsın beni!" diyerek elindeki kurdeleden kaçışların ya da pantalonunu (ve hatta kimi zaman külodunu) ayak bileklerine kadar indirerek o halinle oradan oraya koşturuşların... Evet sen orda komik seslerin, hal ve hareketlerinle "Ay uy çıkamıyorum, gelemiyorum, kurtar beni Burcu" derken, bir yandan saati maaati unutmuş kahkahalarla gülüyor, bir yandan da bunları düşünüyorum. "Deniiiz çok güldürüyorsun beni! Çok komiksiiiin!" diyorum sana sürekli. Hoşuna gidiyor, gülüyorsun sevimli sevimli. Babaannen "Ay çok hoşsun Deniiz!" der. Çok hoşsun. Evet. Bir de "Ay Deniiiz çok âlemsin!" diyorum. Sanırım bunu o kadar çok söylüyorum ki sürekli ağzında bir "Âlem Burcu! Âlem Şengül! Âlem Onat!". Ya da "Âlem!" diyerek gülüyorsun yaptığım komikliklere. "Evet Âlemsin Deniz!" Benim küçük şaklabanım. [bkz. şaklaban: Şen, şakacı ve güldürücü (kimse).] Bugün olduğun seni en iyi anlatan kelimeler.
Fırıl fırıl yanından ayrı bir de kendini saçından tırnağına "bir şeyler yapma"ya, "yaratma"ya kaptırdığın zamanların sakinliği, dinginliği var. Bir yanın fırıl fırıl, öbür yanın usul usul. Legoların, ahşap küplerin, mıknatıslı oyuncakların, boyaların, kalemlerin, "sticker"ların, hamurların dünyasında kendine durduğun, kendine çekildiğin, bazen kafandaki tasarıların, yaratıların çağrısına bazen de salt elinin altındaki malzemenin sunduğu olanaklara kapılıp giderek saatler geçirdiğin, başını, daldığın derin sulardan bir anlığına olsun çıkarmadığın (ve yapmakta olduğun şeyi kafandaki tamamına erdirmeden yerinden aslaaa kalkmadığın, kaldırılamadığın. Üstelememek gerekir. İyi bilinir bu. Kendisi "Bittiiii!"demeden bitmez, kalkmaz Deniz.) zamanlardaki derin dalmışlığın. Boya kalemlerinin, fırçaların, renklerin, renkli bantların bi' birini, bi' diğerini alarak çizip boyar, kesip yapıştırır; fırçayla arabalarını boyar, sonra bir leğen suyun içine bulaşık deterjanını sıkıp sıkıp köpürtür, boyadığın arabaları süngerle bu kez yıkayıp parlatırken; renk renk hamurları alıp birbirine katar, bir kutu simi hamurların üzerine boca eder; küçük legolardan bir araba, bir tren, bir roket yapar (müthiş şeyler yapıyorsun be Denizcim, yaptıklarının çoğunda kusursuz bir simetri var, bizi hayrete düşüren); yine bir leğen suyun içinde hamurları cıvık cıvık eritip karıştırır; ahşap küplerden, çubuklardan yollar, köprüler, çiftlikler yapar, elindeki bütün "sticker"ları "yapıştırma kağıdı"na (düz beyaz kağıttır aslen) yapıştırırken ya da kıyıda, denizin karnında ardı ardına burgaçlanıp çakıla ve kuma heybetli bir devrilişle düşen şakırtılı pırıltılı dalgaların, takır takır yuvarlanan çakıltaşları, ayağının altından çıtır çıtır çekilen kumların, bembeyaz fokurtulu köpüklerin arasında neşeli çığlıklar eşliğinde bir aşağı bir yukarı koşar, büyük bir gayretle ucuna ip bağlı kamyonunu çeker ya da dalgaların çarpa çarpa pelte ettiği küçük bedenini denizin sunduğu bu çırpıntılı şenliğin kucağına kıkır kıkır bırakırken; tekerlekleri kumun en derinine kadar batmış kepçeni, taksini ağzın, burnun kum içinde, alnından, şakaklarının iki yanından boncuk boncuk terler damlatarak yol yol sürerken... Dalıp gitmekliğin var bir de. Çok sevdiğim. Babaannenle saatlerce oynadığın oyunlar. "Ömrümde oynamadığım oyunu oynadım Deniz'le" demesi var babaannenin. "Oyunumuz mu bitiyo bizim? Her şeyden sıkılıyoz, başka bi' oyun buluyoz" demesi. Alınan bütün ama bütün oyuncaklarının hakkını vermişliğin.
Bunu not düşmeli. Oyuncak seven, oyuncak savunan bir insanım. Çünkü oyuncaklar güzeldir. Aslolanın oyuncakların çokluğu değil, bir sürü oyuncağın aynı anda çocuğun önüne yığılmaması olduğuna inanıyorum. Sen sana alınan bütün oyuncaklarla oynanabilecek en geniş yelpazede, kendi yaratılış amaçları içinde ya da ondan çok daha farklı biçimlerde, hepsini birbirine katıp karıştırarak (belli bir amaç doğrultusunda katıp karıştırmaktan söz ediyorum bu arada) müthiş bir yaratıcılıkla oynuyorsun (Sözgelimi bir portakal sıkacağı, çeşitli mutfak aletleri gibi ya da babaannenin dolapları içinden çekip çıkardığın envai çeşit şey var bir de oynadıkların arasında, gemi, araba, tren olan koltuk minderleri, yastıkları). Her akşam seni uyuttuktan sonra ya da sabah sen okula gittikten sonra - eğer toplamamışsak - salonun her köşesine dağılmış, koltuk arkalarına, dolap altlarına kaçmış, kimi zaman insanın basıp da ayağını acıtmaması için aralarından ince bir dikkatle geçmesini gerektiren, yapılmış, tasarlanmış, yapılmakta olan, yarım kalmış, yapılıp bozulmuş, oynamaktan sıkılıp bir köşeye fırlatılmış trenler, tren yolları, araba yolları, küçüklü büyüklü legolar, bloklar, arabalar, bilyeler, dinozorlar, puzzle'lar, mıknatıslı küpler/çubuklar, diğer yanda okunup kitaplığa geri koyulmamış kitaplar, ağzı açık boya kalemleri, kesilmiş kağıt parçaları, koltuğun üzerindeki renk renk lekeler, oraya buraya yapışmış "sticker"lardan mürekkep bu tatlı dağınıklığa, bu karmaşık renkli görüntüye bakmayı çok seviyorum. İnsan hayatında yaşadığı alanı böylesine renklendiren, neşelendiren, zevklendiren bir başka dönem daha yok sanıyorum. "Tam şimdi ve burada" yaşamanın en kıymetli anımsatıcısı olan bütün bu küçük şeyler içimi mutlulukla, sevinçle dolduruyor. Çünkü artık oynanmadıkları bir gün gelecek ve hepsi üzerinde sözgelimi "zaman kapsülü- 2014/2015" yazılı bir kutunun içinde bir daha kapağı ne zaman açılır bilinmez bir gelecek zamana gönderilecek. (Ben bir saklayıcıyım. Tüm bu oyuncakların hiçbir yere gitmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Evet.) Oyuncak dağınıklığı dediğinin bir "anı" olmasına alışacağız. Şunu şuraya yazmak bile içimi buruyor.
Geçen gün ben mutfakta akşam yemeğini hazırlarken sesinin soluğunun kesildiği bir zaman diliminden, elinde üzerlerinde birtakım çizimler bulunan dört-beş kağıt parçasıyla çıktın. Hepsini yapıştırıp birleştirmem için getirip önüme bıraktın sonra. "Burcu bak araba puzzle'ı yaptım senin için. Hadi yapıştır" Önce bir araba çizmiş, sonra onları makasla dört-beş küçük parçaya bölmüşsün. Arkasından aynı şekilde bir tren ve bir gemi. Tamamen kendi kendine düşündüğün, yarattığın bu puzzle'ları, düşünme biçimini öylesine sevdim ki. Sonra yine gittin, yine bir sessizlik... Bu kez renkli kağıt bantları kesip yapıştırarak yaptığın banttan bir arabayla çıktın karşıma. Bantları aynı anda hem tutup hem kesip koparamadığın için kendince bulduğun çözüm yoluna bayıldım bu kez. Önce bantı açıp koltuğun kenarına yapıştırıyor, ondan sonra kesiyorsun. Becerilerinin sınıra dayandığı noktada bulduğun bu çözüm yollarına hayran kalıyorum. Her zaman bir şeyleri oldurmanın, içinde yaşadığın bu koca dünyayı kendi küçük boyutlarına, kendi yapabildiklerine uydurmanın bir yolunu buluyorsun. Önceleri çok da ilgilenmediğin çizmek, boyamak, kesip yapıştırmak işleri bu aralar (okulun bir etkisi olabilir mi acaba?) keyifle, zevkle, heyecanla daldığın işler. Öyle ki babaannelere gideceksek yanımızda hep renk renk boya kalemleri, çeşit çeşit "sticker", bir makas ve bir yapıştırıcı... Bu ara böyle. Çok seviyorum.
Deniz'im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de seni sevdiğimi. Çok sevdiğimi. Ve çok çok güzel bir çocuk olduğunu. İlk anılarla ilişkili oldukları düşünülen duyguların mutluluk veya sevinç, ıstırap ve acı ya da korku ve şok olduğunu okuyor ("Yaşlandıkça Hayat Neden Çabuk Geçer"), hatırlayabildiğin ilk anılarının ne olacağını çok merak ediyorum. Uzun bir koridor boyunca babamın kucağında çılgınlar gibi ağlayıp çırpındığımı hatırlıyorum, o aşıyı vurdurmak istemediğimi. Sonra pencere kenarında dışarıda gök delinmişçesine şakır şakır yağan bir yağmuru, yağmurun kaldırımı neredeyse aşmak üzere olduğunu, düşen yağmur damlalarının oluşturduğu halkaları, böyle yağmaya devam ederse ya daha da yükselir, yükselir de evin içine kadar girerse diye sıkıntılandığımı. Bir başka sefer evin girişinde "ayaklarım kayıyor, ayaklarım kayıyor" dediğimi (belki hastaydım, belki çok ateşlenmiştim kim bilir?). Belleğin "ilk anılar" olarak neden bunları seçtiğini anlamak güç. Sonrasında çok daha fazlasını anımsıyorum elbet. Ama son kertede, hatırladıklarımdan, bütün o kırkyama görüntülerden ayrı bütün kalbimle bildiğim, "güneşe çıkıp soluyan, taşın üzerinde karnını ısıtan, dakikalar boyu güneşe bakan bir kertenkele hazzı ile" andığım tek bir şey var: Sevildiğim. Sevindirdiğim. Üniversitedeyken evde, odamda ders çalışırken annemin yatağın bi' köşesine oturup "Sen çalış, ben seni şurdan izleyeyim" demesi var (var oğlu var), o zaman çok acayip bulduğumdan (Manyak mısın kadın?) olsa gerek belleğimde yer eden. Muayene koltuğunda benim kucağımda geniz etinin ne kadar büyüdüğünü anlayabilmemiz için burnunun içinden o minik kameranın sokulmaya çalışmasını anımsar mısın acaba? Ne kadar çok ağladığını? Belki zıplarken yataktan düştüğün o akşamı? Ya da evlerin içinde delice koşturup duruşlarını? Delimsirek hallerini. Güzelçamlı'yı. Dalgalı köpüklü güneşli bir deniz kıyısı boyunca neşeyle koşmalarını. Tahmin etmek, sana kalacakları bilebilmek imkânsız. Karanlığın içinde bölük pörçük görüntü parçalarının arasında en çok tek bir gerçeği anımsamanı isterim. Seni çok ama çok ama çok sevdiğimizi. Bizi çılgınca mutlu ettiğini. Çılgınca. Delice. Manyak gibi. Kalplerimizin gözümüzün seni gördüğü her an mutlulukla coşkuyla sevinçle patlayasıya çarptığını.
İyi ki benim oğlum olmuşun. İyi ki senin annen olmuşum.
Seni bitmeze kadar seviyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder