Benim canım güzel Denizim,
Yine sözcüklerini, duygularını bir türlü hizalayamadığım bir yazının başına oturuyorum haftalardır. Notlar, notlar... Hâlâ güzelliğini – olduğun ve yanındakilere duyumsattığın güzelliği, iyilik halini – en iyi anlatacağını düşündüğüm kelimeleri arıyorum. Dönüp dolaşıp geldiğim bir sözcük var: gerçeküstü. Sonra ne kadar tembelişi bir sözcük olduğunu falan düşünüveriyorum aniden, hani sözünü ettiğin, anlatmaya çalıştığın şeyi layıkıyla, olabildiğince, dilin döndüğünce anlatmaya çabalamak yerine onu gerçeklik alanının dışına üfürüvermek, oldubittiye getirmek gibiymiş geliyor falan filan. Neler diyorum ben?... Gerçeküstü diyorum; ama yetmiyor. Tatlı tatlı yazan bir adamın şu satırlarını okuduğum anda çarpılıyorum, yanyana koyduğu şu altı kelime kanatlanıp doğdun doğalı içimin derinliklerinde titreşen tellerden birinin üzerine zarifçe konuverdiği için: “Ölümlü dünyada böyle bir şey olabilir mi?”, “Ölümlü dünyada böyle bir gülümseme olabilir mi?”
Yine ömrün ne demeye bir hafıza kaybıyla başladığı, kaydetmenin, hatırlamanın ne halt etmeye üç, dört yaşlarında başladığına için için kızıyor, zamanın değil de bu kadar güzelliğin, güzelliğin buncasının öylece – “öylece” mi? Ne saçmalıyorum ben? Kalbi sonuna dek açan, göğüs duvarına güm güm vuran, karnının içinde burgaçlanan, ruhu sarsan, aklı oynatan, iç burkan, gözbebeklerine kadar titreten bir deneyime “öylece” mi diyorum? Sanırım bunu söylerken bu kocaman duyguların bir doğrusallığın ipine dizili dizilivermesindeki zıtlıktan söz ediyorum; zamana içkin bir kayıtsızlıktan... – gelip geçivermesine, geride kalıvermesine, zamanın bütün bu güzelliklerin, asla unutmak istemediğim tüm o ânların üstüne öylece kapanıvermesine, yılların hep sankiöncesizliğe açılmasına içerliyorum.
Senin hatırlamayacağın bizimse bundan böyle asla unutamayacağımız bebekliğinin, ilkçocukluğunun, güzelliğinin tek bilirkişisi, tek ortağı olmak haksızlıkmış gibi geliyor bir yandan. Uykudan uyandıktan hemen sonra sıcacık yumuşacık ayaklarını avcunun içine alabilse, tombul baş parmağına bir öpücük kondurabilseydin keşke diyorum. Ağzının kokusunu, ellerinin ayaklarının hamurluğunu, sıcacıklığını duyabileydin, saçındaki buklelerin kıvrımına parmaklarını dolayabileydin, yanağını mis bebek yanağına yaslayabileydin, iki elinle yanaklarımdan tutup burnumdan, ağzımdan öptüğün gibi beni, öyle öpülebileydin keşke kendi dudaklarınca, ben “Alllahıııııııım! Deniz beni öptü!” diyerek oracıkta bu öpüşle katı halden sıvı hale geçerken sendeki o ağzından, gözlerinden taşan sevinci, aydınlığı görebileydin, müthiş bir heyecan ve yoğunlaşmayla kendi kendine icat ettiğin oyunların muhteşemliğini, oynarkenki hallerini, gözlerinde beliren çılgın ışığı bir köşeden yüzün iki avcunun arasında öylece sessizce izleyebileydin, boynunun, ensenin, saçlarının kokusunu içine çekebileydin, alyansımı almış bir o avcunun bir diğerinin içinde saklayıp, bulmam için kollarını bana uzatırken attığın kahkahaları duyabileydin, küçük hamur topan ellerinden tutabileydin, pembe lokum bebek topuklarına dişlerini geçirebileydin sen de, diyorum.
Zamanın bir yerinde düpedüz gözümün gördüğünü, ellerimin, dudaklarımın dokunduğunu, kulağımın işittiğini, burnumun kokladığını, yalnız bu da değil, bütün bu duyumsadıklarımın aklımın ve kalbimin derinliklerinde yankıladığı düşünceleri, duyguları, o duyumsadığımın bana yapıp ettiğini, o duyumsayışlardan, o yaşamalardan sonra bana olup biteni, beni etkisi altına alanı otomatik olarak kaydeden bir makine, bir yazıcı, bir bir şey olsaydı, diyorum. Ah keşke olsaydı da senin bütün o tarifsiz iyiliğini, sevimliliğini, güzelliğini, canlılığını, enerjini, tüm hallerini, seni yaşamanın bendeki karşılığını aynen tam yaşarkenki olduğu haliyle tutabilseydim. Tutabilseydim de böylelikle bir şeylerin kalıbına girmiş haliyle değil de tam kaynağından çıktığı haliyle aktarabilseydim sana. Hem böylelikle yazmanın, sözcük sözcük kovalamanın, anımsamanın, bütün o anların, yaşamaların, duyuş ve düşünüşlerin zamanın perdesine düşen karaltılarını yeniden yaratmaya çalışmanın, derleyip toparlamanın, düzene sokmanın kasıntılı zahmetinden (Yazmayı sevmiyorum demiyorum, yazmak zor diyorum, sana yazmak, seni yazmak, sonradan dönüp okumaksa çok, çok güzel) ve yaşananı bir biçimde tutmak, kayıt altına almak için duyduğum o çok belirgin, önüne geçilmez ihtiyacın ağrısından da kurtarırdım şu yüreğimi.
Durup durup günlerin nasıl da geçip gittiğine kederlenip durmak, adına bellek denen uçuşkanlığın karanlık uzayına üfürülmeden önce yaşadıklarımın hepsini - imkânsızlığını bile bile - bir biçimde (yazı, fotoğraf, film) tutmaya gayret etmekle (ve bu işi bir türlü istediğim gibi yapamamaktan dolayı dertlenip durmakla) lanetlenmiş olmalıyım. Dizili durdukları yerden arabalarını, hayvanlarını iki elinle kucaklayıp ille de hepsini aynı anda minik çenenle göğsünün, pembe yanağınla omzunun arasında sıkıştırıp taşımaya çalıştığın gibi, yaşadıklarımın, seninle yaşamalarımın üstüne iki kolumla kapanabilmeyi, nereme sığdırayım, nasıl anlatayım bilemediğim güzelliklerini, hepsini kucağımda, göğsümün üstünde tutabilmeyi, taşıyabilmeyi istiyorum ben de. Yolun bir yerinde düşürmeden hiçbirini. Kollarını boynumun iki yanına dolayışını, iki elinle yüzümü tutup dudaklarımdan öpüşünü, “Anne! Dıg! Anne Dıg!” diyerek sırtıma çıkmak için coşkuyla çırpınışlarını, çoraplarını çıkarıp çıkarıp yüzünde süper sevimli, muzip bir gülüşle ayaklarını bana doğru uzatışını, sevdirişini, öptürüşünü, “Allahım ne yapayım ben o ayakları şimdi ha? Ne yapayım söyle?!” diye atıldığımda o güzel ağzını açıp a’yı uzatarak yaşaması, hakkından gelinmesi güç bir tatlılıkla “Haaaaaaaaaam!” deyişini gülerek, bizi şaşırtan bas-bariton sesinle “Annneeeaaaaaaa!”, “Babaaaa!” diye seslenişini, sen tam bir şeylere yoğunlaşmışken öpmek sarılmak istediğimde öfkelenip kollarımın arasından kaçıp kurtulmak isteyişini de, daha sabahında, koca bir günün başında, kahvaltı sofrasına oturmuş ilk lokmalarımızı ağzımıza atarken, daha o zaman, bütün gün seninle birlikte olacak oluşumun, önümüzde birlikte olacağımız yaşasın koca bir gün olduğunu bilmenin, oynayacağımız oyunların, okuyacağımız kitapların, süreceğimiz trenlerin, legodan yapacağımız ördeğin, uçağın sevincine boğuluşumu... Şuraya yazdıklarımla birlikte binlerce fotoğrafın, yüzlerce videonun işte o anlatamadığım, dile dökemediğim güzelliği, iyilik halini anlatabilmesini, sana aktarabilmesini umuyorum.
Unutmak istemiyorum. Yıllar sonra ellerini belleğinin derin karanlığına daldırdığında, buğulu bir anımsamayla da olsa, o karanlığın içinde, tüm o birbirinden kopuk, bölük pörçük, anlık görüntüler arasında “bir zamanlar tatlı tatlı büyüyen ve büyütülen, kapanın elinde (ya da ağzında mı demeli?!) kalan^^, güzel, çılgın, sevimli, neşeli, oyuncu, deli, akıllı, becerikli, bıdık, kıpır kıpır, oynaşık ve kaynaşık, dünyanın en güzel gülüşünü gülen, en coşkulu kahkahalarını, en deli keyif çığlıklarını atan, çok ama çok ama çok ama çok ama çok ama çok... sevilen, ah kendini nasıl sevdiren bir mutlu bebek” olduğunun pırıltılı anısını “Şıp!” diye – bu “şıp!” çok fazla iyi niyetle buraya yazılmış olsa da olsun – çıkarasın (çıkarayım?); kollarını başına yastık yapıp adına bellek denen göğün altına sırtüstü uzanmış, o göğün muazzam karanlığında titreşen, iki bigbang arası senin tarihini yazan sonsuz sayıda yıldıza bakarken kimi sönük, kimi ışığını çoktan terk etmişlerin arasında öyle parlak duran birkaçını yakalayasın (yakalayayım) istiyorum.
Unutmak istemiyorum:
- Sabahları uyanır uyanmaz emdikten sonra o güzel başını kaldırıp ağzında emziğinle muzip muzip gülüşlerini, biz daha kıpışık gözlerle uykulu uykulu bakar, azıcık daha uyumak için yorganı kafamıza kafamıza çekerken, senin yatakta, aramızda ayağa kalkıp aynı anda hem ellerini kuş gibi çırpıp hem de kikirdeyerek kendi etrafında dönüşlerini, bir tur, iki tur, üç tur derken kendini yatağın üstüne atıverişini, öyle kanatlanmış fırıl fırıl dönerken yatağın üzerinde düşmeden becerebildiğince uzun süre dengede kalmaya çalışmanın ama kalamamanın, en sonunda düşüverişinin (ya da kendini bırakıverişin) seni nasıl da keyiflendirdiğini, gıdıklanmışçasına güldürdüğünü...
- Dışarıdan eve girer girmez ilk iş küçük poponu bir koşu halının üzerine atıverip iki elinle çoraplarına asılıverişini, önce birini sonra diğerini çabuk çabuk çıkarıp atışını, ayaklarını o çok sevdiğin çıplaklıklarına kavuşturuşunu, biz defalarca tanık olduğumuz bu sahneyi elimizde değil (ayakların çıplaklığının bu derece abartılışı, böylesi bir kesinlik ve ısrarla savunuluşu karşısında) yine şapşırık bir surat ifadesi, yine bir karış açılmış ağızla seyreylerken, senin çoraptan kurtulmuş pembe çıplak lokum ayaklarını, bal parmaklarını yanyana bitiştirip uzatarak öpmemiz, sevmemiz için neredeyse sırıtarak bize bakışını... Dedenin tatlı tatlı gülerek “Şengüüül, nalbanta götürüverem de nallatam ben bari bu çocuğun ayaklarını, başka türlü olmayacak?!” deyişini...
- Ayağına çorap giydiremediğimiz ve ne olursa olsun giymeyeceğini bildiğimizden ısrar da etmediğimizden sürekli olarak çıplak ayakla dolaştığın halde kışın gelişiyle “Denizcim lütfen halının üstüne geç, halının üstünde oynar mısın/durur musun?”, “Çıplak ayakla yere/taşa basma lütfen!” laflarını sıklıkla telaffuz etmeye başlayınca senin, olduğun yerden halıya geçene kadar nasıl anlatılmaz bir tatlılıkla çabuk çabuk ayakucunda yürüyerek insanın yüreğini eritiverişini...
- Babaannen bize geldiğinde kapıdan girer girmez hani olur da ayağında çorap varsa hemen iki elinle çoraplarına asılıverişini, çıplak pembe ayaklarını yan yana bitiştirip şirin şirin gülümseyerek ileriye doğru babaannenin öpmesi, sevmesi için uzatışlarını (ayaklarını o kadar çok sevip öpüp okşuyorum ve sen bundan öylesine keyif alıyorsun ki Denizcim bu “ayak öptürme, sevdirme oyunu” gün içinde defalarca tekrarlanıyor, ayağını öpecekmişim, daha ne isterim!)...
- Walt Disney’in 1939 yapımı “Ugly duckling”ini bayılarak izleyişini, “Anne ak ak, anne ak ak” diyerek ördekleri açmamızı isteyişini, orada baba ördeğin yeni doğan bebek ördekleri kucaklayıp hepsini sıradan öpüverdiği gibi bizim de aynı baba ördeğin yaptığı gibi ayağını tutup parmaklarına sırayla hızlı hızlı öpücük konduruşumuzdan nasıl da büyük keyif alışını, nasıl da gülüp şımarışını, bir yandan çıplak pembe ayaklarını bize doğru uzatırken diğer yandan “baba ak ak” deyip dudaklarınla öpücük taklidi yapışını (baba ördek gibi öpelim ayaklarını... Öpelim tabiî, öpelim! Daha ne isterim ki yareppim! ^_^)...
- Babaannenlere ne zaman gitsek ilk iş, bir koşu iki yatak odasından birine gidişini, içeriden o süper tatlı bas-bariton sesinle “Annneeeaaaaaaa!” diye seslenerek beni yanına çağırışını, yanına geldiğimde seni yüzünde kocaman tatlı bir gülüş, iki elini boyu boynuna gelen yatağın üzerine uzatmış, bir ayağını kenarına kaldırmış bir halde sabırsızlanarak beni beklerken buluşumu, seni yatağa çıkarır çıkarmaz ellerini kelebek gibi çırparak kendi etrafında dönmelere başlayışını yine, bir tur, iki tur, üç tur derken dengeni kaybedecek gibi olduğun o anda kahkahalarla kendini yatağa bırakıverişini; sonra yatağın üzerinde ayakta dururken ellerini yukarı doğru kaldırıp ben “Hooooop!” derken kendini yatağın üzerine yüzüstü düşürüverişini gülerek, bir kez daha, bir kez daha, bir kez daha, sen böyle kendini oradan oraya atı atıverir ben kollarımı iki yana açmış yatağın etrafında düşmeyesin diye bir o yana bir bu yana gidip gelirken “Anne!” diye seslenip işaret parmağınla bir beni bir yatağı işaret edişini – birlikte yapacağız –, yatağın ayakucuna gerileyip “Biiir, ikiiiii, üüüüüç!” diyerek kollarımız yukarda aynı anda kendimizi yatağın üstüne yüzüstü bırakıverişimizi – ben dizlerimin üstünde düşüyorum tabiî –; sonra yüzün duvara dönük yatağın başlığından tutunmuş yastıkların üzerinde ayakta durmuşken kendini geriye yatağa doğru sırtüstü atıverişlerini; seni koltukaltlarından tutup - sırtın bana dönük - havaya zıplatmam için “Anne!” diyerek yatağın üstünde bana doğru geri geri yürüyerek yaklaşmalarını; yayım yayım yaylanıp duran yatağın üzerinde hoplatılıp zıplatılmaktan, kendini oradan oraya atıp yuvarlamaktan, bizim seni yuvarlamamızdan, babaannenin pembe çiçekli tiril tiril nevresimlerine örtünmüş yorganların altına girip saklanmaktan ve her ama her seferinde elinden, ayağından yakalanmaktan nasıl müthiş bir coşku, heyecan ve keyif duyduğunu, o yatağın içinde/üstünde/sağında solunda çığlık çığlığa oynaşıp severken birbirimizi nasıl deli dolu bir sevince tutulduğumuzu, mutluluğun hepi topu üç metrekarelik bir yaylı yatak demek olduğunu...
- “Anne! Dıg! Anne Dıg!” diyerek sırtıma çıkmak için çırpınışlarını, kollarını yukarı uzatışını, ben “Dıg dıgı dıg dıgı dıg dıg dıg / Dıgı dıg dıgı dıg dıgı dıg dıg dıg” diye tırıs giderken senin sırtımda keyiften çatlayacakmışçasına gülüşlerini, “Dıgı dııııııg dıgı dıg dıg dıg” derken seni hoplatışımda kahkahalara boğuluşunu, sonra “At düşüyor, at düşüyooor!” deyip seni yatağın/koltuğun, babaannenin/teyzenin/babanın kucağına bırakıverdiğimde henüz yattığın yerde kendini doğrultamamış, daha ayaklanamamışken oracıkta tekrar sırtıma çıkmak için çırpınmaya başlayışını, bir, iki, üç derken “Denizcim vallahi yoruldum bak gerçekten, hadi biraz da baban/teyzen dıgıdıg yapsın” deyip kendimi koltuğa atarken hemencecik gözlerini babana/teyzene/babaannene dikerek kollarını uzatışını, bütün bu oyunların, hoplayıp zıplamaların, gülmelerin, koşturmaların, yuvarlanmaların sonunda sevinçten, keyiften artık neredeyse sakinleşemeyecek, durdurulamayacak kadar delirişlerini, kuduruşlarını, dedenin her seferinde seni karşıdan keyifle, sevinçle izlerken izlerken durup durup “Maşallah ne hareketli çocuk ya!” diye başlayıp “Bizim bir arkadaş vardı Burcu. “Yerebasmaz” derlerdi. Kıpır kıpırdı. Hiç durmazdı. Çok kıpırdaktı. Herkese bir yevmiye veriyorlarsa ona bir buçuk yevmiye verirlerdi. Canı tezdi. Bu da aynı öyle! Yerebasmaz!” diye gülerek tatlı tatlı anlatışını, babaannenin seni kucaklayıp sana sımsıkı sarılıp “Yeter artık ya! Hiiii kalbi yerinden çıkacak! Biraz sakinleştirelim artık” deyişini....
- Hoşuna giden, ilgini çeken, sevdiğin bir şeyi - Migros’un girişinde karşılaştığın yeşil kanguru, balıkçının tabelasındaki yunuslar, emziğinin üstündeki minik balıklar, buzdolabının üzerinde duran postitteki renkli neşeli filler, çay tabağının ortasındaki kediler, Meraklı Minik’in bir sayfasının bir köşesinde çok küçücük çizilmiş kuşlar, halının üzerinde merdivene benzettiğin bir desen - aniden farkettiğin zaman çıkardığın şaşkınlıkla karışık sevinme sesini, “Aaa!”...
- Müthiş bir kibarlık ve güzellikle ağzını doldura doldura “Dede” deyişlerini, her “Dede!” deyişinde dedenin eriyip bitişini, “Allahım!” diye coşkuyla titreyişlerini, üstüne basa basa “Allahım! Bu çocuk kadar güzel ‘Dede’ diyen bir çocuk daha çıkmaz!”, “Bunun kadar güzel ‘Dede’ diyen başka çocuk yok!”, “Dünyada senden güzel ‘Dede’ diyen çocuk var mıdır acaba?!” deyişlerini, babaannenlere giderken arabayı daha park ederkenden başlayarak asansörle dört katı çıkıp eve girene dek geçen süre boyunca arka arkaya “Dideeeee!” diye attığın çığlıklarla tüm apartmanı inletişini...
- Babaannenlerin evindeki babanla benim olduğumuz fotoğrafları gösterip gösterip “Anne!” “Baba!” demelerini ya da “Baba” ile “Anne” arasında azıcık duralayarak “Baba-anne, baba-anne” deyişini, ne zaman babaannenlere gitsek babaannenlerin yatağının başındaki duvarda asılı büyük çerçevenin kenarına iliştirilmiş vesikalık fotoğrafını ille de durduğu yerden alıp bir süre elinde gezdirişini, fotoğrafına bakıp gülümseyerek o küçük işaret parmağınla bir fotoğrafı bir kendini, bir fotoğrafı bir kendini gösterişini, “Evet Deniz o! Deniz! Bebek Deniz”, bi’ koşu koşturup salonda asılı diğer fotoğrafının karşısına geçerek gülümseyerek elindeki vesikalığı o fotoğrafa doğru uzatışını, iki fotoğrafını eşleştirişini...
- Antepfıstığı, Türk kahvesi ve sahlep için duyduğun o muazzam sevinci; daha elimizde kahve tepsisi salona girerken senin oynadığın yerde “geleni” farkedişinle birlikte bir yandan elinle içme taklidi yaparak ve “lıgı(r) lıgı(r) lıgı(r) diyerek elindekileri oracıkta bırakıverip pürtelaş, pürheyecan masaya, saldalyene doğru attığın deparı, bir an önce otur(tul)mak için sandalyenin yanıbaşında sabırsızlıkla kıpırdanmalarını, senin için özel hazırlanmış “sulandırılmış türk kahvesi”nin olduğu kahve fincanını (ya da babaannenin özellikle senin için ince porselenden zarif fincanlarında servis ettiği sahlebi) müthiş bir zerafetle, beceriklilikle tutarak önünü alamadığın bir heyecanla neredeyse tek seferde başına dikişini, sevinçten masanın altında salladığın ayaklarını, iki elinle fincanı tutarken iki yandan havaya kalkan iki küçük parmağını, sevimli sevimli mutlu mutlu gülüşlerini sonra, şımarışını, sevinişlerini, antepfıstığıyla dolu küçük tabağı sana uzattığımızda tabağı iki elinle nasıl bir tatlılıkla tutarak çabuk çabuk masana ya da halının üstüne taşıyışını, antepfıstıklarını ikişer üçer ağzına atar, tadını çıkara çıkara kıtır kıtır yerken “anlatılmaz ancak yaşanır” bir keyifle, sevinçle, neşeyle, sevgiyle doluşunu, tabağındaki fıstıklar bittiğinde “Anne goooo!”, “Baba goooo!” ya da “Anne dıg!”, “Baba dıg!” diyerek boş tabağı bize uzatışını – biraz daha fıstık “dıg”lamamız için –, kabak çekirdeği, badem ve antepfıstığı konulmuş bir tabakta antepfıstıklarını seçip silip süpürürken diğerlerini öylece tabakta bırakışını, antepfıstıklarını “dıg”latırken masanın altında kenetlediğin çıplak ayaklarını, beş kişi karşına geçip zevkle, keyifle seni seyredişlerimizi, orada öylece bakarken sana salt bir göz ve kalpten ibaret oluşumuzu, bir dedenin, bir babaannenin, bir benim sırayla “Allaaaaahım!” diyerek kendimizden geçişlerimizi, dedenin durup durup “Ay bu çocuk kadar keyiflisi yok Şengül! Keyif pezevengi deyyus ya! Allahım yareppim!” deyişini, babaannen “Halleri, hareketleri çok sevimli ya keratanın!” derken araya sokuverdiği o kısacık “ya”da, inanılmaz sevimliliğin ve güzelliğin karşısında yaşadığımız sersemliğin, çaresizliğin, ne yapsak nasıl yapsak bilemez hallerimizin karşılık bulduğunu...
- Yiyip içmekten çok büyük keyif aldığın bir şey olduğunda, mutlu olduğunda, sözgelimi kahvaltıda sıktığım portakal-mandalina suyunu severek, beğenerek, keyifle içtiğinde ya da çok sevdiğin, kolayca yiyebilmen için küçük parçalara böldüğüm krepten ellerinle bir iki parça yedikten hemen sonra “Anne!” deyip bana bakarak alkışlamalarını, memnuniyetini, beğenini, duyduğun sevinci, iletmek istediğin teşekkürü, damağından ve gönlünden akan o hazzı öyle kibarca bana bakıp o küçük ellerini birbirine vurarak gösterişini, gözlerimi, kalbimi, aklımı orada, “Anne!” deyip bana bakarak alkış yaptığın tam o “an”da öylece bırakışımı...
- Bir akşam yine yemekten sonra önümüzde mandalinalar, portakallar, elmalar, yemişler havada iyilik, güzellik babaannenlerin yemek masasının etrafında birolmuş, büyük bir gönül hoşluğuyla sana yedirir, senin keyifle, zevkle yemelerini seyreder, aşkla bakarken sana, içinde ortasından ikiye kesilmiş mandalina dilimlerinin olduğu tabağın boşalıp da senin işaret parmağınla kesme taklidi yaparak biraz daha mandalina isteyişini, bu hareketinle, hareketinin inceliği, aklının güzelliğiyle oracıkta hepimizin dolup dolup taşışını...
- On yedi, on sekizinci aylardan başlayarak oyuncaklarınla (legoların, yapbozların, tren setin, arabaların, oyuncak evinle) hem kendi kendine hem bizle birlikte uzun uzun tatlı tatlı oynamalara başlayışını, dedenin sen oynarken her zaman tam senin karşındaki koltuğa yerleşip müthiş bir keyifle seni seyrederken “Bu çocuğun oynayışına bayılıyorum ya! Bir çocuk bu kadar güzel kendi kendine oynar!” diye diye bitiremediği, babaannenin sana bakıp bakıp “Bak Bülent büyüdü bu kadar oyun oynamazdı, Onat büyüdü bu kadar oyun oynamazdı, bir sürü çocuk büyüttük Deniz kadar güzel oyun oynayanını görmedik” diye anlattığı, gerçekten karşına oturup zevkle, keyifle seyredilesi o oynamalarını; senin için kelimenin tam anlamıyla deli olan, cüzdanında Özgü’nün yanında fotoğrafını taşıyan Yasemin Teyze’nin bir İstanbul gidişimizde seni başında tatlı tatlı oynarken görüp hemen “Alın bunu götürün!” diyerek sana hediye ettiği Özgü’nün üç katlı ahşap bebek evini (İmaginarium’dan Amanda’nın bebek evi) nasıl sevişini, annesi, babası, bebeği, teyzesi, ablaları, (sen öyle çok sevince her şey tamam olsun dedik babaanneyle dedeyi de gittik sonradan biz aldık, aile tamam oldu) yatakları, beşiği, mama sandalyesi, banyosu, duşu, tuvaleti, aynalı lavabosu, merdivenleri, mutfağı, fırını, yemek masası, lavabosu, garajı, garajına sonradan eklediğimiz arabaları, çatı katı, balkonuyla gerçek bir evin minik bir kopyası olan üç katlı bu evdeki her-bir-şe-yi tek tek nasıl sevdiğini, babaannenlerde bıraktığımız bu oyuncak evin başında her gidişimizde babaannenle hiç sıkılmadan büyük bir keyifle dakikalarca oynayışlarını, eve girip üstündekilerden (ve ayağındakilerden tabiî ^^) kendini kurtarır kurtarmaz ilk iş çabuk çabuk koşup giderek halının üzerine oturup işaret parmağınla bir sehpanın üzerinde duran bebek evini bir halıyı bir bebek evini bir halıyı işaret edişini, babaannenin oyuncak telefonu kulağına götürüp “Deniiiz hadi bize mama al getir” diyerek başlattığı, arabayla-mama-alıp-getirmece-sonra-yemeği-fırına-koyup-pişirmece-öncelik-bebeğin-olmak-kaydıyla-herkese-mama-yedirmece oyununu bıkmadan usanmadan (Kaç kez mama almaya gidip geliyorsun öyle bilemiyorum... Altı? Yedi? Sekiz?) arka arkaya oynayışını, “Mama!” diyerek aldığın arabalardan birini sürerek – hep, bir ayağının üstüne oturup diğeriyle adımlayarak – hole kadar gidip oradan mama alıp eve dönüşünü, kamyonunun kasasından getirdiğin mamaları hep birlikte hapur hupur yiyişimizi, “süt arabası” dediğimiz diğer arabadan da “lıgı(r) lıgı(r)” süt içişimizi, evin gerçekte ne olduğunu tanımlayamadığımız bizimse “tavuk” bellediğimiz küçük yeşil parçasını (sonradan ekmek kızartma makinesi olduğunu öğrendiğimiz) o minik fırının kapağını açarak içine koyuşunu, minik minik minik parmaklarınla minik minik minik (aslında olmayan, fırının üzerinde yalnızca bir çizimden ibaret olan) düğmeleri çevirerek fırını “ayarlayışını”, tüm bunları yaparken hareketlerine eşlik eden o müthiş tatlı “düğmelerin çevrilişi” ve “tavuğun fırında pişişi” efektlerini, ardından bebeği – o bebek Deniz! – mama sandalyesine oturtup yemek yedirişini, dedenin oturduğu köşeden yine yine müthiş bir keyifle seyreylerken seni gülümseyerek durup durup “Ay ne zevkli çocuk ya!” diyerek seni sevişlerini, evin dedesini atıyla balığa yollayıp getirdiği balıkları ocağın üstünde kızartmalarımızı, o minnak lavaboda yumak ellerini döndüre döndüre yıkayışını, ç’yi tam çıkaramadığından dilini dişlerinin arasına sıkıştırıp “tisssssşş” diyerek babayı, anneyi tuvalete koyup çiş yaptırışını, duşa sokup banyo yaptırışını, ailenin bütün bireylerini sırayla evin çatısında “dıg dıg dıg” gezdirişlerini, merdivenden “dıg dıg” indirip çıkarışlarını, çatı katının penceresinin arkasından babaya, anneye, babaanneye, dedeye... “Ci-eee!” oynatışlarını, sonra sonra aniden deliriverip bütün evi yıkıp tüm parçalarını sağa sola fırlatışını – bu “oyun bitti” demek oluyor haliyle –, oyun o gün için orada bitmiş olsa da o minik bebek evinin içinde yarattığın dünyaları, hikâyeleri ertesi gün yine müthiş bir heyecan ve odaklanmayla, tüm o oyuncaklarla daha önce defalarca oynamamış da ilk kez oynuyormuşçasına yaratmaya, kurmaya can atışını, yarattığın dünyaların, kurduğun oyunların, yaşadığın her bir deneyimin içine her seferinde silbaştan som bir taşkınlık, saf bir coşkuyla dalışını...
- Yazın parka gittiğimiz bir gün parkın önüne küçük bir tezgâh açmış seyyar oyuncakçıdan beş liraya aldığımız sarı-kırmızı kamyon ve evde Efe’den kalan bir arabayla baannenle birlikte dakikalarca “araba sürmece” oynayışını; salondaki iki büyük koltuğun önünden arkasından sağından solundan üstünden, halının dört kenarı boyunca üzerindeki “yol çizgileri”ni takip ederek, ikinizin elinde birer araba sen önde babaannen arkada dönüp duruşunuzu, önden “vuuuuuu” diye giderken göz ucuyla arkaya bakarak babaannenin peşinden gelip gelmediğini kontrol edişlerini, bir gün seni babaannenlere bırakıp iki saatliğine dışarı çıkıp döndüğümde babaannenin o iki saat boyunca hiç durmadan araba sürdüğünüzü söyleyişini, “Dönmekten başım döndü vallahi. Ankara-İzmir yolunu gittik geldik bugün!” deyişini...
- Evde kendi küçük sandalyelerini devirip devirip yanyana ya da arka arkaya dizerek eline de renkli plastik halkalardan birini – nedense ille de turuncusunu – alıp diğerini de bizlerden birine verip “Vuuuuuu” diye diye direksiyonlarımızı sağa sola döndüre döndüre sandalyeden bozma arabalarımızın içine oturup araba sürüşümüzü, bazen de yalnızca direksiyonlarımızı elimize alıp sen önde ben arkada salonun içinde dört dönüşlerimizi, “Anne!” diyerek halkalardan birini bana uzatışını, arkandan geliyor muyum diye yandan yandan arkaya bakışını...
- Müthiş bir keyif, coşku ve tatlılıkla “Wheels on the bus”ın videosunu seyredişini, her zamanki gibi irice açılmış gözlerle sen videoyu biz yanıbaşında, o güzel yumak ellerinle yaptığın hareketlerle şarkıya eşlik eden seni seyrederken zevkinden, güzelliğinden, tatlılığından, sevimliliğinden, neşenden dolup dolup taşmalarımızı, birlikte şarkının türkçesini söyleyişlerimizi, “Arabanın tekeri dönüyor dönüyor” derken o yumak ellerini yumruk yapıp birbiri etrafında müthiş bir tatlılık ve güzellikle döndürüşünü, “Arabanın kornası bip bip bip” derken aynı videodaki gibi arabanın kornasına basışını, “Arabada bebekler va va va” derken ağlamaklı bir sesle – ama yine gülerek – “va va va” deyişini, “Arabanın kapıları açılıyor kapanıyor” derken kollarını iki yana açıp kapayışını...
- Yemek yemek için mama sandalyesine oturmuş beni beklerken önünde duran küçük oyuncakları mama önlüğünün ya da ben mutfakta işlenir sen salonda oynarken ineğini, ters çevirdiğin traktörün kasası ya da suluboya yaparken sözgelimi fırçanı resim kağıdının altına saklayıp “Anne! Anne!” diyerek bana seslenişini, dönüp baktığımda da yüzünde muzip bir gülüş ellerini iki yana açarak “Gooooooooo!” deyişlerini, “Anne gooooooo!” deyişini... Koltukta/yatakta oturmuş kitap okurken kendini okuduğun kitabın arkasına saklayışlarını ya da o dünyada bir eşi daha olmayan tatlı pembe çıplak ayaklarını iki elinle tuttuğun kitabın gerisine çekivererek saklarken bir yandan da yine “Gooooooo!” deyişini, boş lego kutusunu kafana geçirip “saklanışlarını” ^_^, sonra “Aaaa Deniz yok! Deniz nerdeeeeee! Deniiiiiiiiz nerdesiiiiiiin??!!” diye aranırken biz, senin keyiften durduramadığın kıpır kıpır ayakların ve neşeli kahkahaların eşliğinde lego kutusunu kafandan çıkarışlarını, sonra bunu aynı heyecan, aynı coşku, aynı kıpır kıpır, kıkır kıkır hallerinle yenibaştan bir daha, bir daha, bir daha yapışını...
- Legolarınla, ah o legolarınla oynayışlarını; o koca lego kutusunu durduğu yerden iki elinle iki yanından tutup halının üstüne götürerek boşaltışını, yeşil zemini iki yana açtığın çorapsız ayaklarının arasına yerleştirip bizim ille de bir örüntü, bir şekil, bir düzen, birlik, cart curt arayan tutuk, tıkalı, kapalı ve de zavallı yetişkin kafalarımızın çoğu kez almadığı o çocuk yordamın ve güzel aklınla lego duploları müthiş bir odaklanma ve tarifsiz bir gayretle hiç sıkılmasız dakikalarca takıp takıp çıkarışlarını, minik lego adamlarını avcunun içinde tek bir hamleyle “Tık!” diye oturur pozisyona getiriverişlerini, sonra onları bir başka lego parçasının üzerinde yanyana, arka arkaya dizişlerini, legoları üstüste dizerek kule yapışlarını, koyduğun her bir iki parçadan sonra ayağa kalkıp kuleyle boy ölçüşmelerini, “Ooo kule daha boyuna gelmemiş Denizcim biraz daha koymamız lazım” deyince kulene birkaç parça daha ekleyerek hemen arkasından yine ayağa kalkıp gülerek boy ölçmelerini, çiçek şeklindeki legoları koklayışını, büyük bir beceriyle legodan merdiven yapmayı, sonra lego ya da Schleich hayvanlarını “dıg dıg dıg dıg” diye diye merdivenden çıkarıp indirmeyi ah ne çok sevdiğini, bir süre sonra renklere göre düşünmeye geçtiğinde legoları renklerine göre sıra sıra yeşil zemine yerleştirişlerini, sonra sıraladığın o legoların üzerine eğilip yine güzel yüzünü buruşturarak ve nefesini dışa vererek koklayışlarını (“Aaa ne güzel çiçekler onlar öyle Denizciiiiiiim güzel çocuğum!”), yaptığımız lego ördek, lego yılan ve lego zürafaların ne çok hoşuna gittiğini, sonraki günlerde o ördekten kendi başına yapıp “Anne ak ak!” diyerek legodan ördek yapmış olmaktan duyduğun büyük keyifle gülümseyerek bana gelip gösterişlerini (ördekleri seviyorsun), bir gün ben yine mutfakta tezgâh başındayken “Anne!” diyerek gelişini, başımı çevirdiğimde legodan yaptığın muhteşem uçağı o güzel dudaklarını büzüştüre büzüştüre “vuuuuuuuuuuv” diye uçurarak bana gösterdiğin o ân’ı, “Allaahıııım! Sen uçak mı yaptın Denizciim! Nasıl güzel bir uçak bu böyle güzel çocuğum!” diyerek kendi kendine yaptığın o üç parçalı lego uçağın kusursuzluğu ve güzelliği, yaptığını gelip bana gösterişinin, benimle paylaşmanın göğüskafesimin altında o an için tortop duran sevgiyi yine nar gibi çatlatıp dağıtışı karşısında (gün içinde kaç kez çatlıyor, çatlayıp dağılıyor o nar biliyor musun?) oracıkta yine katı halden sıvı hale geçerek eriyip bitişlerimi, mutluluktan, sevinçten aydınlanan güzel yüzünü, mutluluğun o an, dikdörtgen bir parçanın iki yanına ona dik olacak biçimde yerleştirilmiş iki parçadan oluşan bir lego uçaktan ibaret oluşunu, ben mutfakta yemek yaparken ayak ucumda elindeki dört parçacık legoyla tatlı tatlı oynayışlarını, yaptığını getirip bana gösterişini (“Ne yaptın Denizcim ördek mi o yoksa?” “Dıg dıg!” “Hımm. At! Peki”.), legodan yaptığın uçakları “vuuuuv” diye uçuruşunu yanıbaşımda, ayakucumda, “Denizcim bak legoların çok dağılmış, oynamadığımız oyuncakları toplayalım olur mu, hadi gel bana yardım et birlikte toplayalım” deyip ağırdan alarak legoları kutusuna birer ikişer atmaya başladığımda hemen gelip bütün legoları çabuk çabuk kutunun içine atışını, kapağını kapatıp yine iki elinle iki yanından tutarak lego kutusunu yerine taşıyıp götürüşünü...
- On yedinci ayda ikili, üçlü parçalarla başlayan yapboz merakının ve becerinin ilerleyen aylarda müthiş bir hızla artarak yapboz konusunda gösterdiğin maharet karşısında şaşkınlığa düşüşümüzü, benim “yaşa göre yapboz parça sayısı” tablolarına bakarak “Yapamaz ki daha!” diyerek önceleri vermediğim sekizli yapbozları birkaç denemenin sonunda yaparak beni yanlışlamanı, daha üç-dört ay önce üçlü parçaları birleştirirken bugün (22 aylık olmak üzeresin) nasıl olup da on ikili, on altılı yapbozlara geçtiğini sahiden anlayamadığım bu becerikliliğin karşısında hepbirlikte şapka çıkarışımızı, yaparken kutunun üstündeki resimlere bakmadan (Biz “Denizcim bak burada resmi var, resme bakarak daha kolay yapabilirsin” desek de o resme ancak yapbozu yapıp bitirdikten “Aaaa bak aynısı oldu!” dercesine bir bitmiş halde önünde duran yapbozu bir kutunun üstündeki resmini işaret ederken alıcı gözle bakıyorsun) hemen parçaların kenarındaki köşesindeki renkleri, şekilleri, desenleri eşleştirerek parçaları takıp çıkarmaya başlayışlarını, irice açtığın gözlerini önünde dağınık halde duran parçalara dikip bir öne eğilip bir geri çekilerek tek tek büyük bir dikkatle bakışlarını, aranışlarını (parçaları denk gelişine rastgele alıp denemiyorsun), doğru parçayı bulduğunda daha yerine koymadan “Aaaa!” deyişlerini (o parçayı alırken daha nereye koyacağını biliyorsun onu demek istiyorum), birleştirdiğin her parçadan sonra “Aaaaa!” diyerek sevinişlerini (bazen iki elini havaya da kaldırabiliyorsun), ayrı ayrı birleştirdiğin ikili, üçlü parçaları dikkatlice tutup taşıyarak diğer parçalarla birleştirişini, bir yapbozu bir kez yaptıktan sonra onu doğrudan hafızaya atışını, ikinci, üçüncü, dördüncü yapışlarında parçaları çabuk çabuk yerleştirişini, bir kere yaptığın bir yapbozu beş-altı kere yaptıktan sonra tekrar yapmak istemeyişini, o nedenle bu yapbozları bir süreliğine rafa kaldırışımızı, Miki’li, Mini’li, Vak vak’lı, Gufi’li Disney karakterlerinin ve hayvanların (Mirket’leri nedense çok sevdiğini) olduğu yapbozları ne çok sevdiğini...
- Yapbozları, legoları becerikli becerikli takıp çıkarışlarını, kendi kendine kurduğun, oynadığın oyunları, kurduğun dünyaları, yürüttüğün o güzel akılları, yaptığın eşlemeleri, benzetmeleri, taklitleri gördükçe dedenin her seferinde sana “Konfiçyüs!”, “Dürüm dürüm akıl var bunda”, “Kabiliyet yükü” ya da “7’lik 8’lik değil bu akıl. Bu akıl var ya bu akıl tam 10’luk akıl!” deyişlerini keyifle...
- “Beş küçük maymun”u söylerken poponu indirip kaldırarak neşeyle zıplayamaya zıplayamaya zıplayışlarını (“Beş küçük maymun zıplıyormuş yatakta”), “İçlerinden biri ‘Dıg!’ demiş düşmüş” derken kendini yatağa (ya da yere) atıverişlerini, şarkının, kendini “Dıg!” diye atıverdiğin bu kısmını özellikle büyük bir heyecanla bekleyişlerini, “Anne hemen doktoru aramış” derken bir elini kulağına dayayarak “Annee! Anne!” demelerini, “Doktor demiş ki bir daha zıplamak yok” derken işaret parmağını sallayışını, bu şarkıyı söylemekten, hareketlerinle şarkıya eşlik etmekten ne büyük bir keyif aldığını...
- Gidip Püskül’ü güzel güzel okşayışını, bir yandan okşarken dönüp “Anne!” diye seslenerek güzel güzel sevdiğini ille de bana göstermek isteyişini, ben “Aaa Denizcim ne güzel seviyorsun Püskül’ü öyle. Püskül çok mutlu oluyor sen öyle sevince. Çok keyifleniyor. Keyiflenince de gırlamaya başlıyor. Bak! Bak duyuyor musun?” deyince ağzını ah o burada nasıl anlatacağımı bilemediğim şekilde, büyük bir merak ve tatlılıkla açarak kulağını Püskül’e yaklaştırışını, bir yandan bana bakarken işaret parmağınla Püskül’ü (onun gırlayışını) işaret edişini gülümseyerek, sonra eğilip Püskül’ün ağzından/burnundan öpüşünü, derken aniden Püskül’ün tüylerini çekip kuyruğuna asılıverişini, kulaklarını buruşunu ya da yattığı yerden tutup aşağı çekişini/ittirişini, Püskül’ü sevdikten sonra anlatılmaz bir şirinlikle ellerindeki tüyleri üfleyişini, üflerken yine “Anne! Anne! Füf füf!” diyerek ellerini üflediğini bana göstermek isteyişini...
- Yaptığın ya da yapmakta olduğun şeyi bana göstermek isteyişini, sözgelimi salonu süpürmek üzere indirdiğim şarjlı süpürgeyi işaret parmağınla arka arkaya göğsünü işaret ederek elimden alıp yerleri süpürmeye geçtiğinde hemen arkasından “Anne!” diye seslenerek beni çağırışını (“Bak ben süpürüyorum” demek oluyor sanırım bu), banyo yaparken bu kez elimdeki sabunlu minik lifi isteyip tatlı tatlı bacaklarına, karnına sürer ya da sabun köpüğüyle kendini yıkarken “Anne!” deyip dikkatimi çekerek ben “Ay ne güzel köpürtmüşsün Denizcim lifini, ne güzel sabunluyorsun, yıkıyorsun kendini güzel çocuğum, ooh Deniz kendi kendine banyo yapabiliyor” diye severken seni öyle güzel öyle tatlı öyle gayretli yıkayışını kendini, bezini değiştirirken benden tuvalet kağıdı isteyip verdiğim o küçük parçayla nasıl tatlı silerken poponu yine “Anne!” diyerek bana gösterişini bir yandan, alt kattaki tuvalette taburenin üstüne çıkmış ellerini yine müthiş bir tatlılıkla, güzellikle yıkarken yine babaannen varsa ona, baban, teyzen varsa onlara seslenerek yanına çağırışını, bir gün ben farketmeden ilk kez kendi masanın üstüne çıkıp “Anne!” diye seslenişini, arkamı dönüp de seni masanın üstünde ayakta neredeyse keyiften sırıtarak – bu sırıtma sanıyorum hem “Bak ben kendi başıma masanın üstüne çıkabiliyorum”u hem de “Evet evet biliyorum söylemene gerek yok tehlikeli bir iş yapıyorum”u kapsıyor – gördüğümde orada öyle durup gülümeseyerek bana bakarken tatlılığın karşısında dayanamayıp üstüne mi atlasam yoksa yaptığının evet tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini, masanın üstüne çıkabileceğini ama bunu yaparken çok dikkatli olman gerektiğini mi anlatmaya girişsem bilemeyip bir an oracıkta sana, güzelliğine bakarak öylece kalakalışımı (sonra sırayla ikisini de yaptım)...
- Güzel bir sonbahar günü Banu-sen-ben birlikte Odtü’ye gittiğimizde tenis kortlarının oradaki masalardan birinin yanıbaşında gördüğümüz bir dalmaçyalıyı önce bir güzel sevip okşayıp sonra da beklemediğimiz bir şekilde hiç sakınmasız, çekincesiz uzanıp burnundan “Şaaap!” diye öpüverişini...
- Onat’la benim aramızda yastıkları göğsünün, karnının altına alarak yüzüstü boylu boyunca, kafan Onat’ın, ayakların benim ağzımda yatışlarını; yanağımı, dudağımı ipekten sıcacık ayak tabanlarına, yumuşacık pembe lokum parmaklarına, topuklarına yaslayıp öptüğümde, sabahları senden önce uyandığımda yorganın altına girip seni uyandırmamaya özen göstererek yorganın altında ipekten sıcacık ayakların avcumun içinde öylece durduğumda, yeni güne gözlerini açacağın o ilk an’ın tanığı olduğumda, fısıldayarak “Günaydın!” dediğimde içime dolan, ayaklarımı yerden kesen o tarifsiz iyilik, mutluluk halini; odanda, kendi yatağında yatmanı teklif ettiğimizde hiç oralı olmayıp yatağından yastığını alarak iki elinle iki yanından tutup her zamanki gibi yine çıplak ayaklarının çıkardığı şap şap sesler eşliğinde pali pali koşarak odandan bizim yatağa gelişini, yastığını yatağın kenarına koyup bir ayağını yatağa çıkmak için kaldırışını, çıkamayıp öylece kalakalışını, orada bir ayağın yerde öbürü bazanın kenarında seni yukarı çıkarmamız için şirin şirin gülümseyerek öylece bekleyişini, seni yatağa çıkardığımız an başını yastığa koyup öyle güzel sevinişini, keyiflenişini, muzip muzip gülüşünü; bizim yatakta uyuduktan sonra üç-beş saat de olsa “rahat rahat” uyuyabilmek için seni kendi yatağına götürdüğümüzde de (çünkü inanılmaz bir biçimde kıpırdanıyorsun ve bir yandan sürekli kıpraşıp durur bir yandan aramızda yastıkların üzerinde boylu boyunca yatarken vallahi uyuyamıyoruz --- 23. ay notu: Hem artık kendi yatağında uyumayı tercih ediyorsun ki bu tamamen kendi seçimin hem de birlikte yattığımız gecelerde eskisi gibi çok fazla kıpraşmıyorsun, geceden sabaha hep birlikte deliksiz uyuyoruz, şükürler olsun ^^, yalnızca bir kez su içmek için kalkıyorsun) gecenin bir yarısı uyanıp kapıları açıp kapayıp açıp kapayıp “Anne!” diyerek tıpır tıpır yanımıza geliverişini (bir iki denemeden sonra vazgeçtik, artık doğrudan geceden sabaha birlikte yatıp birlikte kalkıyor, sabahı birlikte karşılıyoruz, ben zaten neden ayrı yatmamız gerektiğini anlamıyorum :/); bizimle yatmanın seni nasıl mutlu ettiğini, gözlerinin ta en derininden nasıl parıldadığını; öğle uykusundan uyandığında yatakta birlikte oynadığımız oyunları, yorganın altına saklanıp “Anne gooooo!” (“Deniz yok!”) deyişlerini, yorganın altında öylece sessizce hiç kımıltısız bulunmak için bekleyişini, aniden yorganı kaldırıp burnunu öpüverdiğimde bir yandan bulunmaktan çok büyük bir keyif alıp kikir kikir gülerken aynı anda kızarak yorganı tekrar üstüne örtmem, oyunu yenibaştan başlatmam için çırpınışlarını; yorganın altından elimi uzatıp ayaklarından yakalayıverdiğimde heyecandan, neşeden çatlayacakmışçasına gülüşlerini; delicesine sevdiğim, orada öylece oynaşır, eğleşir, öpüşüp sevişirken mutluluktan çatlayacakmış gibi olduğum, oracıkta içime dolan, yüreğimi titreten huzuru, minneti anlatmanın yolunu bir türlü bulamadığım yatak hallerimizi, uyku öncelerimizi, uyku sonralarımızı, dünya dediğin muhteşem bir yer, hayat dediğin salt şu anmışçasına uykuya dalışlarımızı, uyanışlarımızı...
- Öğle uykusundan uyandığında yatak odasının kapısını açtığımda yatakta ayakta durmuş bana dönüp poponu göstererek kibarca “Anne k(g)ak(g)a” derkenki insana “Bir çocuk bu kadar tatlı olamaz, olmamalı!” diye düşündüren, bir elimde kapının kolu oracıkta öylece sana bakıp kalakalmama neden olan o dilime, kalemime gelmeyen (yine söylüyorum hep o “anlatılmaz yaşanır” dediğim) halini, güzelliğini...
- Bir akşam dururken dururken yine böyle aniden çoraplarına asılıp önce birini sonra diğerini çıkardığında “Denizcim bak herkesin ayağında ya terlik ya çorap var oğlum çıkarma neden çıkarıyorsun çoraplarını, bak annede çorap vaaar, babada çorap var, dedede çorap vaaaar, teyzede bak hem terlik hem çorap vaaar...” derken senin babaannene dönüp ellerini iki yana açarak o süper tatlı tonlamanla “Goooooooo!” deyişini (meğer o sıra babaannenin de ayağında bir şey yokmuş, ah ah ^_^)...
- Biz daha çaylarımızı yeni doldurmuş masaya henüz oturmuşken koşarak gelip bardağa dokunmak isteyişini, parmaklarının ucuyla incecikten yavaşça ve merakla bardağa dokunuşunu, daha değer değmez “Uuuuuuuuuuuvvvv” diyerek elini çekişini gülümseyerek, “Evet Denizcim ya çay sıcak güzel çocuğum!” derken biz, senin elini tekrar bardağa uzatışını, yine hemen arkasından gelen o “Uuuuuuuuuuuvv” sesini, istisnasız içilen her bardak çay, kahve, süt ve sahlebin senin sıcaklık kontrolünden geçişini, kışın sözgelimi babaanne ya da teyze “Aaayyy dışarısı çok soğuk!” diyerek dışarıdan içeri girerken senin koşarak ellerini dokunmak için uzatışını, babaannenin ya da teyzenin sana doğru uzattığı ellerine bu kez elinin dışıyla (avuçların yukarı dönük) yavaşça belli belirsiz dokunup hemen arkasından “Uuuuuvvvv!” diyerek çekişini (“Evet Denizcim ya dışarısı çok soğuk”)...
- Dudaklarını uzatmadan birbirine dokundurarak ve öpme sesi çıkararak öpüşlerini (önceleri yalnızca dudağını incecikten değdiriveriyordun öpmek için), “Denizcim beni bir kere öper misin” dediğimizde şirin şirin gülerek yanağımızdan, dudağımızdan, ağzımızdan, burnumuzdan öpmelerini, bu öpüşlerinle yanıbaşında dolup dolup taşarken (“Aaaah allahım bu ne güzel bir şey”) tatlı tatlı ve birazda muzip muzip gülüşlerini, bu öpüşlerin bizi nasıl da kendimizden geçirdiğini, eriyip bitirdiğini çok geçmeden hemen kavradığından kendini sevdirmek istediğin zaman, sözgelimi öğleden sonra uyumak için birlikte yatağa yatmış, ben uyuyorum diyerek gözlerimi kapamış sen dakikalardır yatağın içinde, üstümde, sağımda solumda kıpraşıp yuvarlanıp saçımı çekip parmağını burnuma falan sokup dururken “Deniz kızıyorum ama bak hadi uyuyoruz artık” dediğimde öpücüklerini devreye sokuşunu (itiraf ediyorum orada öyle yatar sen beni ağzımdan burnumdan tatlı tatlı öperken sırf biraz daha öpesin diye gözlerimi açmayıp öpücüklerine tepki vermiyorum, öyle olunca bir daha bir daha öpüyorsun. Tabiî hemen sonra senin üç öptüğüne ben üçbinüçyüzotuzüç öpücükle karşılık veriyorum, ancak sen sıkılıp ağlamaklı bir tonla bağırmaya başlıyorsan kendimi çekebiliyorum senden. Çünkü çok tatlısın. Bir öpmeye başladı mı durduramıyor insan kendini)...
- Süt içmek istediğinde başparmağınla işaret parmağını birleştirdiğin elini ağzına götürüp bir fincanın kulbundan tutuyormuşçasına (ama bunu yaparken elini bizim yaptığımız gibi yanağına doğru değil de yukarı burnuna doğru kaldırarak yapıyorsun) içiyormuş gibi yaparak “Anne füüt füüt” deyişini...
- Kitap okurken karşımıza çıkan ya da oyuncakların arasındaki bütün küçük hayvan ya da bebekleri kendinle eşleştirişini; gülerek önce bebeği sonra işaret parmağınla küçük küçük göğsüne dokunarak kendini gösterişini (işaret parmağınla kendini gösterirken diğer parmaklarının açık oluşunu)...
- Ne zaman bir şeyleri kendin yapmak istesen (muzunu bıçakla kendin kesmek, yemeğini kendin yemek, dişlerini kendin fırçalamak, her dışarı çıkışımızda defalarca inip çıkarak yanıbaşında dakikalar geçirdiğimiz merdivenlerden kendin tek başına elimi tutmadan inip çıkmak istediğinde, seni sabunlarken/liflerken sabunu/lifi elimden alıp kendin yıkanmak istediğinde, taburenin üstüne çıkmış ağzını ve ellerini yıkarken ne zaman karışacak olsam...) ya da o sırada yapmakta/yemekte/içmekte olduğumuz şeyi sen de yapmak/yemek/içmek istediğinde (sözgelimi türk kahvesi, sahlep, kek, sakızlı muhallebi, antepfıstığı ^_^ yer içer ya da kek için yumurta ve şekeri mikserle çırpar, blender’la ayran yapar, yemeği karıştırırken, ...) yine aynı şekilde arka arkaya kibarca ama telaşla ve sabırsızlanarak göğsüne dokundurduğun işaret parmağınla kendini gösterişini (“Ben (de) yapacağım”),
Evde de merdivenleri bir elinle duvardan tutunarak iki ayağının üstünde çıkıp inmeyi çok istiyor, önemsiyorsun. Çıkacakken hemen işaret parmağınla kendini işaret ediyorsun: “Ben kendim çıkacağım!” Nasıl ki çoook daha küçükten daha yeni emeklemeye başlamışken o merdivenleri müthiş bir maheretlilikle emekleyerek çıkıp iniyorsan bugün de aynı maharetlilik, rahatlık ve kendine güvenle iki ayağının üstünde çıkıp iniyorsun. Ne zaman korkup tutacak, destekleyecek olsam elimi ittiriyorsun.
- Doğduğunda Gamze’nin hediye ettiği anne ve bebek penguen’in gagalarını birbirine değdirerek ve bir yandan gülerek öpüştürmelerini, tabiî ben fırsatı kaçırmayıp“Hımmm anne penguenle bebek penguen öpüşüyor demek! Hadi o zaman biz de birbirimizi öpelim” dediğimde hemen beni öpüverişini, senin beni öpmenden duyduğum hazdan, keyiften, mutluluktan, sevinçten keyiflenip şımarışını, bebek pengueni işaret ederek kendini gösterişini, anne pengueni işaret ederek “Anne” deyişini...
- Bir akşam uykudan önce yatakta sarmaşmış kitap okuyoruz, sağımız solumuz kitap, bir kitap asla yeterli değil sana, iki değil, üç değil. Uyku öncesi – öğleden sonra, akşam – ne zaman okumaya başlasak arka arkaya bir sürü kitap okuyoruz, geçenlerde bir öğleden sonra seni babaannenlere bıraktığımda uyku öncesi sana bir saat kitap okumak durumunda kalan babaannen bu durumu “Vallahi boğazlarım ağrıdı” diye anlattıydı gülümseyerek. ^^ Mumuk okuyoruz, çok küçük zamanlarından yadigar yırtılmış sayfaları önlü arkalı yapıştırılmış bantlarla güç bela tutturulmuş, açılmış cildi yüzünden sürekli birbirine karışan sayfaları okunmadan önce her seferinde yeniden sıraya koyulan “Mumuk Harfleri Öğreniyor”u. Mumuk’un kitap okumayı, kitapları, kitapçıları, kütüphaneleri ne kadar çok sevdiğini anlatıyorum – senin gibi. Sonra harfleri, kendi ismini yazmayı nasıl öğrendiğini... Kara tahtanın üzerinde 0’dan 9’a kadar rakamlar, sonra harfler, hepsi bir ipe dizili... “Bak bunlar harfler işte, A, be, ce, ....” Sürpriz bir şekilde “abede” deyiveriyorsun aniden, sevimli sevimli gülerek. “Eveeeeeeet abece Denizcim! A-be-ce! Evet!” Bende, sanki oracıkta alfabeyi, okumayı söküvermişsincesine bir aşırıtaşırı, bir deli sevinç, sevgi patlaması... Yanıbaşımda bir kırmızı kurdela olsa takıvereceğim nerdeyse göğsüne, öyle bir acayip sevincik delisi haller. Bunda senin arka arkaya sürekli hiç durmadan neredeyse sırıtarak “abece” “abede” (“c” aradan bazen çıkıyor bazen çıkmıyor, a’lar ise hep kısa, bir vuruşluk^^) demelerinin bir etkisi var mı, yoksa senin bu “abece”lerinin bende o an yaratıverdiği sevgi ve sevinç dalgası mı seni sürekli arkası arkasına bir yandan kikir kikir gülerken bir yandan “abece abede” demeye yönlendiriyor, hangimiz hangimizin sebebiyiz o an bilemiyorum ama orada uzunca bir süre karşılıklı “abece abede abede” “Evet Denizcim aaaa-bee-ceeee!” “abede” “Evet a-be-ce!” diyerek oynaşıyoruz, seviyoruz birbirimizi. Hattâ o gece diyebilirim ki neredeyse uykuya “abede” diyerek dalıyorsun ve alfabenin bu ilk üç harfi, “Anne”, “Baba” ve “Dede”den sonra söylediğin dördüncü kelime (kelime?! ^^) oluveriyor... O günden sonra gördüğün her yazıda (rakamlar da dahil olmak üzere) şirin şirin gülerek “abede” diyor, yatakucumda duran romanları açıp açıp bir yandan sayfaları çevirirken diğer yandan “abede abede” diyerek okuyor, kitapların sonundaki boş sayfaya geldiğindeyse “abede goooo” diyor, elinde gerçek bir kitap yokken de iki avcunu açıp gözlerine iyice yaklaştırarak arka arkaya çabuk çabuk “abede abede abede” diyerek okuyorsun... Senin tatlı tatlı bu “abede” deyişlerini, diyorum, unutmak istemiyorum...
- Çok sevindiğinde, şımardığında, kudurduğunda, coştuğunda – ya da bazen kızıverdiğinde bir şeylere – kendini yere yüzüstü bırakıvermeni, yanağını yere dayamış boylu boyunca hiç kıpırdamadan yatarken (“kendini topraklıyor” diyoruz sen böyle yapınca) aniden deliriverip karnının üstünde sürünerek geri geri gidişlerini, sonra yerde yuvarlanmalarını, koşarak koşarak gelip neredeyse koltuğa çarparak kendini koltuğun üstüne atıverişlerini, koltuğun üstünde bir uçtan bir uca çılgın çığlıklar atarak ve kikirdeyerek koşturmalarını, biz de senin bu deli dolu hallerine uyup kendimizi yerlere atıverdiğimizde hemen karnımızın, göbeğimizin üstüne çıkıp zıp zıp zıplamalarını, babaannenin bakıp bakıp “Yemi fazla gelmiş” dediği, bizim her seferinde kocaman açılmış gözlerle izlediğimiz, gözlük saplarımın arka arkaya üç kez yeniden tamir olamayacak şekilde çıtır çıtır kırılmasına sebep (tamam tamam koyduğum yere dikkat etmiş olsaydım sen de basmazdın, ama Onat böyle aptallıklarıma çok kızdığı için ben “Deniz yaptı” diyorum, yok kanmıyor >.<), yerlerde yatıp sürünüp yuvarlanarak kulaklarımızı çınlatacak denli tiz ve çoşkun çığlıklar atan bu azgın, delirek, ölçüsüz, çılgın hallerini...
- Aslan gibi kükreyerek bizi korkutmalarını (ne kadar korktuğumuzu tahmin edemezsin ^_^), “Ay çok korktum!” dediğimizde yüzünde yine o kocaman, şirin gülümseme, önce bir kikirdeyip arkasından tekrar tekrar kükreyişlerini, “Aaaayy! Çok korktum! İlâhi Deniz!”, hayatımda gördüğüm bu en sevimli, en şirin aslanı; iki elinle iki kulağını tutarak insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en şirin, en sevimli, en tatlı gülümsemesi yüzünde “hi hi hi hi” diyerek yaptığın maymun taklitlerini; irice açtığın gözlerin, öne doğru uzatıp araladığın ağzın (işte ben “o ağzı” anlatabileceğimi sanmıyorum, öyle bir ağız ki o, gidip şaaaaaaap diye öpülesi, içine düşülesi, kıyısında bir ömür yaşanası, duruşu, tatlılığı, ballı güzelliği karşısında ne halt edileceği bilenemediğinden “Allaaaaaahıııım!” diyerek vura vura dizlerin çürütüldüğü bir ağız o) ve minik minik attığın adımlarla yaptığın penguen taklitlerini; bir yandan ellerini başının iki yanına götürüp açıp kapar diğer yandan henüz tam olarak zıplayamadığından o güzel poponu indirip kaldırarak yaptığın tavşan taklitlerini, Elmer'in "Karşıtlar Kitabı"nı okurken benim taklitlerini yaparak anlattığım kaplumbağa ve kaplan taklitlerini sonrasında ne zaman aklına gelse kendi kendine durup durup yapışlarını, salonun bir ucundan bir ucuna bir "kaplumbağa" olup ağır ağır giderken dönüşte bir depar atıp "kaplan" oluverişlerini, kaplan gibi hızlı hızlı koşturuşlarını, bunu yüzünde yine yine yine kocaman neşeli bir gülümseme arka arkaya defalarca tekrarlayışını, "Aaaa Deniz kaplumbağa oldu, kaplumbağa gibi çok yavaş yürüyor! Aaaaa o da ne?! Şimdi de kaplan oldu galiba, of nasıl hızlı koşuyor" ^^...
- Alışveriş merkezlerinin içindeki dört yanı cam asansörlere bindiğimizde inmeye en az bir altı-yedi kez inip çıkmanın ardından gönül indirişini, ikisi iki yandan inip çıkan cam asansörlerin yanıbaşında onları izleyerek geçirdiğimiz dakikaları, giden asansörlere el sallayışını, irice açtığın gözlerle raylar arasında alçalıp yükselen kabinleri, yukarı çıkan asansörlerden geriye kalan o derin, büyük boşluğu, otomatik açılıp kapınan kapıları, asansöre inip binenleri nasıl büyük bir heyecan ve merakla izlediğini, bir alışveriş merkezine gittiğimiz zaman asansöre binmek istediğini söylemek için baş parmağınla işaret parmağını birleştirdiğin elini aşağı yukarı oynatırken bir yandan “Anne dizzzt anne dizzzt” deyişini (yürüyen merdivenler ve döner kapılarla da çok ilgilisin ama asansörler çok başka),....
- Ah o çeşit çeşit, model model “Dıg”larını; hayvanlarını, küçük adamlarını merdivenden çıkarıp indirirken, gözlüğümün sapını nasıl kırdığını anlatırken, düştüğünde, düşeyazdığında, bir şeyleri düşürdüğünde hep bir başka “dıg”... Deden “Dıg’la dünyayı idare eden çocuk” diyor senin için. Konuşmakla hâlâ öyle pek ilgili değilsin gibi Denizcim, gelgelelim istediğin her şeyi işaret dili, tadından yenmez mimiklerin ve çeşitli seslerle anlattığını, böylelikle de söylenenleri/konuşulanları anlamak ve anlaşılmak, derdini anlatmakla ilgili en ufağından bir sıkıntı yaşamadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Bu konuda hiçbir sıkıntı yaşamamanda elbette bizim ne dediğini/istediğini sen leb demeden anlıyor oluşumuzun da büyük etkisi var; özellikle ben ve babaannen baktığın yerde işaret parmağının ucuna denk düşen onlarca şeyin arasında neyi istediğini hiç yanılmasız biliyoruz. Doğduğun günden bugüne babaannen ve ben her şeyi ama her-şe-yi (yapmakta/yapacak olduğumuz/olduğun, gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz neyse, ne varsa...) neredeyse bir spor spikeri gibi an-be-an anlattığımız için midir nedir bilemiyorum bugün her şeyi bize söyletiyor ve senin söylemeni isteyip söylemediğimizde de çok kızıyorsun. Sözgelimi bir beni bir pencereyi işaret edip “Anne kaaaaa” dediğinde “Evet Denizcim kar! Lapa lapa kar yağıyor. Her yer bembeyaz olmuş. Aaa bak, ağaçların dalları, evlerin çatılarıııı, arabaların üstü, her yer bembeyaz. Bırrrr. Dışarısı çok soğuk olmalı.” ya da legolarınla çiçek dikip sularken ve bir yandan da “Anne” diyerek bir beni bir önündeki legoları gösterdiğinde “Aaa ne güzel bir çiçek bahçesi olmuş bu böyle! Rengarenk; sarı çiçekleeeer, aa evet bunlar sarı papatya olsun, kırmızı çiçekleeer, gül olabiliiiir, aaa lale olabilir, beyazlar?, beyazlaaaar... nergis olabiliiiir, papatya olabiliiiiir, hımmm kokluyor musun evet çok güzel kokuyorlar değil mi? Şimdi de sulama kabıyla suluyorsun?! Evet, çiçekleri diktikten sonra suluyoruz çünkü çiçekler suya bayılır!” ya da kitap okurken diyelim ayının elindeki patlamış balonu gösterip “Aaaaaaaaa anne dıg anne dıg” deyip dürttüğünde beni “Aaa bu ayının balonu patlamış, balonu patladığı için de çoook üzülmüş, çok sıkılmış, keyfi kaçmış, bak ağlıyor, üzgün, diğer ayıysa çok mutlu, oooh keyfi, neşesi yerinde, gülümsüyor, balonu kıpkırmızı ne güzel” ya da kitapta aynı olan şeyleri bulup bir birini bir diğerini gösterip “deeee deeeeeeeeee” diyerek eşleştirdiğinde “Eveeet ikisi de aynı, iki yuvarlak mavi top. Birbirinin aynısı!” falan diye başlıyoruz anlatmaya, hikâyelendirmeye. Böyle sürekli olarak yapmakta, okumakta olduğun şeyi dillendirmemizi, anlatmamızı, içine doğduğun dünyayı isimlendirmemizi istiyorsun bizden. Öyle kısa kesmek falan yok, uzun uzun, mırıl mırıl anlatacağız. Mikrofonu sana bırakalım isteyip anlatmazsak, söylemezsek, cümlelerin uçlarını açık bırakırsak da çok kızıyorsun. Yok biz sana anlatmayı, seninle konuşmayı çoook seviyoruz da arada da azıcık seni isteklendirelim, özendirelim diyoruz ama sen pek oralı olmuyorsun. >.< Şimdilik istediğin, sevdiğin böylesi... “Anne”, “baba”, “dede”, “mama”, “ham ham”, “meme”, “kaka”, “gaga”, “gooo” (yok), "hoppaaaa", “nam nam” (dondurma) ve “lıgı lıgı” (su) ile “füüüt” (bu “süt” demek ama kelime olarak “süt”e değil de süt içme sesine benzer bir taklit kelimesine karşılık geliyor daha çok – tabiî bunlar kelimeden sayılır mı bilemiyorum :/) şu ana dek söylediğin ve her gün sürekli kullandığın kelimeler. “Babaanne” diyebiliyor; ama söylemiyor, onun yerine dilini dışarı çıkararak söylediğin “b” ile “ab(i)lâ” (a ince) diyor, babaannen “Abla değilim ben! Babaanneyim! Altmış üç yaşında kadından abla mı olur ulen?! Babaanneee!” dedikçe sen neredeyse sırıtarak tekrar tekrar “ab(i)la” diyorsun yüzüne bakarak. Teyzeni de aynı şekilde çağırıyorsun. Bu “abla” – ki söylediğinin tam “abla”ya karşılık geldiğinden de çok emin değilim ^^ – nereden çıktı bilemiyoruz, sonuçta Banu, bana “abla” diyor ama senin “abla”nın bununla bir bağı var mı bilemiyorum. Kedilere ve Püskül’e “bilâââ” (a ince yine) diyorsun, bunun “miyav”ın dönüştürülmüş bir biçimi olduğunu düşünüyorum ben kendimce. Topa da “gaaaan” (a yine ince) diyorsun, bunun da “goooool”den dönüşmüş olabileceğini düşünüyorum. ^^ Kuzu (“me”), ördek (“ak ak”), inek ("mooo" ya da "mööö"), at (“dıg dıg”), fil ("üüüüğ"), kedi (“bilâââ”), köpek (“hov hov”), horoz (“üüüüüğğ”, sonradan “ü ü üüüüüüğğğğğ”), kuş (“cik cik” ki bunu da ilk kez bir haftasonu İstanbul’a Yaseminlere gittiğimizde salona girer girmez masanın üstündeki kafeste duran muhabbet kuşunu görür görmez daha önce hiç “cik cik” dememişken birdenbire söyleyiverdin), araba (“düd düd” veya “bip bip”) ve uçak (“vuuuu”) seslerini taklit ediyorsun. Bıçağa “dizzt” diyorsun, bu “dizzzt”, hareket ifade eden başka kelimelerin yerine de geçebiliyor, asansör gibi. Sözgelimi bıçağı düşürdüğünde “Dizzzt dıg” diyebiliyorsun, bu da sana eder iki kelimelik cümle ^^ “Anne”, “Baba”, “Dıg” ile “Anne gooooooo!” ya da tek başına “goooooo!” en çok kullandığın kelimeler/sesler. Arada “Bâdâ bâdâ bâdâ” (a’lar hep ince) ya da “Ganne ganne ganne” diyorsun kendi kendine oynarken, konuşurken, özellikle çılgınca oradan oraya koşarken. Sayarken parmağınla tek tek işaret ederk “Diiii diiiiii diiiiiiiii diiiii” diye sayıyor, iki elinin işaret parmağını yanyana getirerek “biiiiiiii” (bir) diyorsun. Öylesine tatlı. Öylesine sevimli. En son küçük eşşek Trotro’yu açmamız için birazcık kışkırtmayla “Anne/baba aç” demeni sağladık ^^ Gülerek “Anne! Aaaaaaaaaaaaaaacccccççççsssss” diyorsun a’yı uzatıp en son ucu s’ye bağlanan ç’nin üzerine basarak. “Anne ak ak aç” diyorsun her bir kelimenin arasında kısacık bir es. Yukarı çıkarken merdivenin bir basamağının kenarında duran Püskül’ün bitmeye yüz tutmuş mamasını görünce “Bilâ mama gooo” diyorsun (al sana üç kelimelik cümle! ^^ Bunlarla idare ediyoruz artık ^_^). “Evet Denizcim Püskül’ün maması bitmiş”. Çok ilginç, bir gün yine Duru ve Bengi’yle buluşmaya onlara gittiğimizde Duru “Anne bak” deyivermişti de hemen arkasından sen de “Anne bak” demiştin. O günden sonra “Anne bak” da dağarcığımıza eklendi. Ve en son yakın zamanda (23.5 aylık) bir de “aydede” dedin. Ve “akbaba”, evet akbaba! (telefonda yaptığın puzzle’lardan biriydi) ^^
- Bizim terliklerimizi giymeye, giyip yürümeye nasıl da bayıldığını, ayağında koca terlikler paytak paytak yürürken ah nasıl tatlı olduğunu...
- Ne zaman yukarı çıksak ille merdivenin bir basamağının kenarında duran Püskül'ün suyunun ve mamasının başında kısa bir süre duruşumuzu, senin bir suyu bir mamayı göstererek "Bilâaa lıgı lıgı" "Bilâaaa mama" deyişini, Püskül'ün mama kasesinin kenarında dökülmüş duran mamaları - herbiriciğini - o minik parmaklarınla tek tek toplayarak mama kasesinin içine koyuşunu,
- Kedi gibi, küçük, kapalı şeylerin içine girip oturmayı ne çok sevdiğini; tren raylarının o küçük kutularının içine ya da lego kutusunun içine girip/bir biçimde sığışıp öyle yüzünde nasıl sevimli, sevinçli bir gülüşle oturuşunu, ahşap bloklarla, jengalarla, kağıt bardaklarla ya da tren raylarıyla oynarken ne zaman bir kapalı alan, bir yuvarlak yaratılsa içine geçip sevimli sevimli oturuşunu...
- Belki rüzgârın verdiği hissi ya da kulaklarına dolan sesi, saçlarının kıvırcıklarının uçuşmasını, belki uçuyor gibi olmaklığı ne çok sevdiğini; salıncakta sallanırken başını geriye atıp gözlerini kapayarak yatarmışçasına sallanmalarını, yüzünde güneş, salıncağın rüzgârıyla bir öne bir arkaya uçuşup duran kıvırcıklarını; arabada giderken camı açıp başını hafiften – izin verdiğimizce tabiî, sana kalsa beline kadar sarkacaksın – dışarı çıkararak gözlerini kapayıp başını ileri doğru uzatarak yüzünü arabanın rüzgârına vermelerini,
- Teyzene kahvaltıya gittiğimiz bir sabah odalar arasında gezip dolaşır etrafı kurcuklarken önce ütü masasının üstünde duran ütüyü sonra da yanındaki su kabını isteyerek ben ne yapacağını anlamamış gözlerle bakarken sana, senin ütünün su bölmesini açıp su kabıyla ütüye “lıgı lıgı” su koyduğunu gördüğümde duyduğum büyük şaşkınlığı (önceleri de ütüyü alıp yerlerde sürüyordun ama ütüleri Ayten Hanım hep yukarda yaptığı ve ütü yapma işine öyle çok da tanıklık etmediğinden hele hele ütüye su koyulduğunu hangi ara ne zaman hafızaya attığına gerçekten çok şaşırdım, daha başka neleri yazı yazıveriyorsun oraya öyle acaba?!)...
- Dışarıdan geldiğimde, eve girdiğimde ya da girmeden önce cama tıklatttığımda camın ardından içeride beni gördüğün, camın diğer yüzünde beni farkettiğin ilk an yüzüne yayılan o tarifsiz sevinci, gülümsemeyi, ardından gelen çığlığı, a’ları uzata uzata n’lerin m’lerin üzerine basa basa “Aaaaaannnnnnnneeeeeemmmm” diyerek bana doğru koşuşunu, sarılışını, babaannenin oracıkta olan biteni neredeyse inanamaya inanamaya izlerken tatlı tatlı “Allaaaaahıııııım gören de kırk yıldır ayrılar zanneder, iki saat bile olmadı ya kıııız!” deyişini...
- Müzik setinin sesini sonuna kadar açıp yüzünde gülücükler koşarak yanıma gelişini, beni dansa kaldırışını, kucak kucağa yanak yanağa hoplaya zıplaya dans edişlerimizi, öyle dans etmeyi ne kadar çok sevdiğini...
Unutmak istemiyorum. İstemiyorum evet; ama zaten unutmayacağım ki. Evet tamam buraya yazmasam belki (belkiden de öte, muhtemelen büyükçe bir kısmını) buraya yazdıklarımın çoğunu, söylediklerini, yaptıklarını unutucağım; ama bana hissettirdiklerini asla unutmayacağım. Her şeyden geriye birbirinden kopuk, bölük pörçük, anlık, sisli görüntülerle birlikte en çok dolu dolu bir his kalıyor. Anneme “Nasıl bir bebektim?” diye sorduğumda hatırlarım gözleri uzaklara dalar, kısacık bir sessizliğin ardından “Çok güzeldin Burcu. Çok güzel bir bebektin!” derdi. O zaman daha da anlatsın isterdim, nasıl güzeldim yani (insan bunu neden bilmek ister bunu bugün çok da açıklayamıyorum ama bir vakit – sanırım o vakit, annesizliğe, annesizlikle birlikte otomatik olarak tarihsizliğe düşüp o merak ettiğim, bilmek, öğrenmek istediğim şeyleri artık kesinkes öğrenemeyecek olduğumu, bundan böyle sorsam da bir anlatacak olmadığını idrak ettiğim acı vakte denk düşüyor – çok anlatılsın, dinleyeyim istedim. Bugün bunu çok da merak etmiyorum artık, demiyorum. O zaman konuşacak olsam neyi soracağımı da bilmezdim ki. Bilmediğini bile bilmiyor insan. Bugün ancak bir insan yavrusunun büyüyüşüne/büyütülüşüne tanık olduktan sonra... “Yıldız yerini bulur, ay çektiğini bilir” derlermiş, geçenlerde öğrendim bunu, o yıldız yerini nasıl buldu, ay neler çekti bir kahve koyup ne çok konuşurduk oysa)... O vakit neyi merak ettiğini öyle çok da bilmediğin o merak, ete kemiğe bürünmüş dolu dolu bir meraka evrildi belki ama yine de çok da acıtmıyor sanki. Çünkü bir yandan o “Çok güzeldin”in ne anlama geldiğini biliyorum galiba, nasıl güzel olabildiğimi ve anneme nasıl güzel hissettirdiğimi anlayabiliyorum. Öyle uzun uzun ortaya dökülmesine, annemin duyduğu, duyup kendinden geçtiği, dolup dolup taştığı, en derininde hissettiği o müziğin notalara dökülmesine bugün çok da ihtiyaç duymuyorum. Galiba. Belki de bu, işin, ne yapsan da anne olmayan birine anlatamayacağın, anlatmaya bile kalkışmayacağın kısmı. Çenene, kalemine değil, dönüp dolaşıp dan dan kalbine vuran bir şey bu. Sevmekten, sevinçten neredeyse çatlayacakmış gibi oluş, hayatta o yaşına kadar görmemiş olduğun böylesi bir güzellik, böylesi bir yaratılış karşısında duyduğun şaşkınlık, solukkesen bir etkilenme. Diyeceğim, ben burada elimden geldiği, dilim döndüğünce o “Çok güzeldin”i anlatmaya çabalayayım ama bir his kalıyor aslında en çok geriye: sana ne zaman baksam adına sevgi dediğim şey içimde bir yerlerde kocaman kıpkırmızı bir nar gibi parçalanıp dağılıyor, narın patladığı yerden kılcallarıma dek... öyle yayılıyor. Yanaklarıma kadar kızarıyor, muhteşem bir dünyanın varlığına inanıyorum. Hani işte yukarıda yazdığım tüm o anlarda, sözgelimi gecenin bir yarısı uyanıp yatağın içinde bağdaş kurarak sıcacık oturup uykunun arasında emziğini hep dış tarafı/kulbu yatağa gelecek şekilde kibarca ve özenle yatağa bırakıp “Anne lıgı lıgı” diyerek su istediğin, içtikten, bardağı dikkatle bana geri verdikten sonra emziğini durduğu yerden alarak takıp geri yattığında; koltuğa oturmuş bağdaş kurup çıplak ayaklarını birbirine kavuşturmuş Trotro izlerken bir yandan ayak parmaklarını tuttuğun, parmaklarınla oynadığın o “an”larda gün içinde defalarca, artık gözlerimden değil çok derinlerden sana baktığım, bakıp da kalakaldığım vakitlerde...
...
Bugün 23 aylık bir tatlı bebeksin Denizim. Karmakarışıklığıyla – ne zaman tarasam elinle karıştırıyorsun :/ – çılgın bir profesörü andıran saçlarının kıvırcıklarında onlarca oyun, yüzlerce merak. Hep bir uğraş bir uğraş. Hep meşgul. Kocaman gözlerin ışıltılı. İki yaş döneminin çoğunlukla huysuzluklar, zıtlaşmalar, inatlaşmalar ve çeşit çeşit, boy boy, model model “kriz”lerle dolu “korkunç”, “felaket” bir dönem olabileceği söyleniyor da rahatlıkla diyebilirim ki ben şu ana dek bu konuda ikna olabilmiş değilim. İhtiyaçların dikkate alınarak hareket edildiğinde genellikle son derece keyifli, iyi huylu, uyumlu ve geçimlisin. Ara ara ufak tefek şeyler oluyor tabiî, sözgelimi altını yıkamamız gerektiğinde bazen uzunca bir süre yukarı çıkmak istemiyor (ve öyle kakalı kakalı oturup oynuyorsun – “Denizcim kaka yapmışsın ama hadi gel bezini değiştirelim” dediğimde hiç oralı olmayıp “K(g)ak(g)a gooooooo!” deyişlerin var ya ah bizi bizden alıyor, “Denizcim ama kaka var altında bak öyle rahat edemezsin ki gel değiştirelim” Hani “Ya ben size yok demedim mi?!” gibilerinden bir “Kaka gooooo!” daha, arka arkaya üsteleyince – sırf sen o iki kelimeyi söyleyesin diye numaradan ^^ – bu kez peşisıra çığlık çığlığa geliyor “Kaka gooo... Kaka gooo.... Kaka goooo” “Peki kaka yok dur o zaman öyle!") ya da bezini bağlatmak istemeyebiliyor (ortalıkta bezsiz dolaşabiliyor ve parkenin üstüne çişini yapabiliyor, sonra da hafiften bir sıkkınklıkla “Anne tiissss” diye gösteriyorsun bana, “Bir şey olmaz güzel çocuğum! Temizleriz şimdi oldu mu? Hadi gel bezini bağlayalım”), uyku zamanlarını “bir kitap daha, bir kitap daha” diyerek uzattıkça uzatıyor (biz de okudukça okuyoruz napalım ama artık üçüncü kitaptan sonra falan “tamam artık şimdi uyku vakti” dendiğinde sırtını dönüp yatıyorsun – gerçi 2 yaşını doldurmaya yaklaştığın şu günlerde uykuyu iyiden iyiye geciktirmek için elinden geleni yapıyorsun ve durmuyor, duramıyor, kendini durduramıyorsun, öyle olunca kitap üstüne kitap okuduktan sonra bazen seni odanda oyuncakların ve kitaplarınla başbaşa bırakıp çıkıyorum, sen kendi kendine bir süre daha takıldıktan sonra uyuyakalıyorsun. Uyku ihtiyacın tabiî ki hâlâ var ve öğleden sonra 3-4 arası yatıp ortalama iki saat uyuyorsun. Akşamları her ne kadar yine 8 buçuk, 9’larda yukarı çıkmış olsak da oyun, kitap, komiklikler, şakalar derken uyuman 9 buçuk, 10’ları buluyor. Ben uyuyacaksın, aman geç oldu öpmeyeyim, kudurtmayayım diye kendimi tutmuyor, tutamıyorum, öpüyor, öpüyor, öpüyorum), oyuncağın arkadaşın tarafından elinden alındığında ağlayacakmışçasına dudağını bükebiliyorsun (eline benzer başka bir oyuncak verildiğinde ya da “Sırayla oynayacağız” dendiğinde sorun ortadan kalkıyor) ama söylemek istediğim, oluyor tabiî bir şeyler, bir haller oluyor da genel olarak bu kızgınlıklarını asla öyle ağlamaklı bağırmalı aşırı tepkili kendini yerden yere atmalı falan bir “kriz” boyutunda yaşamıyorsun ama “kuzu gibi” de değilsin hani. Olma zaten! Güzel güzel konuşunca, anlatınca anlıyorsun. “Hayır”ların dikkate alınıp dinlendiğinde o “hayır”lar bir süre sonra “tamam”a dönüşüyor. Yani o an için altını yıkatmak istemediğinde kucaklanıp banyoya götürülür, bezini bağlatmak istemediğinde tutulup zorla bağlamaya çalışılır ya da bir yerlere gitmek için o an çıkmamız gerektiğinde ve sen gitmek istemediğinde yine kucaklanıp götürülür, kısaca yapmak istemediğin bir şey zorla yaptırılırsa haklı olarak öfkelenip ağlıyorsun tabiî ki de zaten söylediğim, bu gibi anlamsız, gereksiz çatışmalara girmediğimiz (nadiren de olsa malesef istemesen de o kakayı o an yıkamamız ya da o an evden çıkmamız gerekebiliyor ne yazık ki). Yersiz, sebepsiz huysuzlukların, ağlamaların, tutturmaların yok. Güneşli, ılımlı bir karakterin var gibi. En çok bir şeyleri yapamadığında öfkelenip ağlamaklı oluyorsun; ince dikdörtgen legoları birbirinden ayıramadığında; legodan merdiven yaparken altını desteklemeyi henüz tam kavrayamadığın için çıktığın üç basamağın arkasından dördüncüyü koyarken hepsi birden yıkılıverdiğinde sözgelimi ya da yan yana/ üst üste koyduğun bir şeyler bir yenisini koyarken düşüverdiğinde/yıkılıp bozuluverdiğinde; on trenin onunu da arka arkaya birbirine bağlamış rayların üstünde sürer, bir dönemeci dönerken arkadan ikisi, üçü raydan çıkıverdiğinde ya da mutfak dolaplarından birini arkasına bir şeyler sıkıştığı için tam kapatamadığında (tüm kapaklar, kapılar ille de tamamen kapalı olacak) hemen kızabiliyorsun.
Klozetlerin ya da fırının kapağını ne zaman açık görsen kapatıyor, ayakuçlarında yükselerek açtığın kapıları ille de arkandan çekip kapatıyorsun (yalnız evdeki kapıları değil dışarı çıktığımızda da – bakkal kapısı olur, apartman kapısı, bahçe kapısı – rastladığın her kapıyı arkandan çekiyorsun). Gecenin bir yarısı bile kendi yatağından kalkmış bizim yatağımıza gelirken, daha odanın kapısını açarken duyuyorum seni, sonra bekliyorum, bir kapı açılıyor, yavaşça kapanıyor, iki-üç adım çıplak ayak sesi, sonra bizim odanın kapısı açılıyor, sonra yüzünü kapıya dönüp dikkatlice kapıyor ve yatağın yanına, yanıma koşturuyorsun, “Anne!” Koltuk altlarından tutup ortamıza yatırıyorum seni. Emziğin ağzında, elin emziğinde. Daha başını yastığa koyarken uyuyor oluyorsun da nasıl yapıyorsun da o kapıları bir zahmet arkandan kapamayı ihmal etmiyorsun. Tatlı komik Denizim.
Tamam genel olarak “cool”sun ama aynı zamanda çok deli ve çılgın bir yanın var. Evde koltuğun bir ucundan bir ucuna koşturuyor, yastıkların üzerine kendini atıyor, sallanan koltuğun üzerinde o koltuk yuvarlandı yuvarlanacak ileri geri zıp zıp zıplıyor, yerlerde karnının üstünde sürünerek ileri geri gidebiliyor ve müthiş yüksek perdeden tiz çığlıklar atıyorsun – öyle çınlatıyorsun ki ortalığı biz kulaklarımızı kapamak zorunda kalıyoruz –. Koltuğun kenarından vücudunu döndüre döndüre giderken zihnimden çeşitli modern dans figürleri gelip geçiyor, yerlerde türlü yoga pozisyonlarına giriyor, sözgelimi “aşağı bakan köpek” pozisyonunda kendi etrafında dönerek dans edebiliyor (işte bunu çok seviyorum ^^), dururken dururken birdenbire kendi etrafında dönmeye başlayıp bir yandan kıkır kıkır gülerken bunu düşene kadar sürdürebiliyor, sonra kendini yere atıp yerde yuvarlanmaya başlıyor ya da aynı anda kanatlanacakmışçasına kollarını çırpar ayaklarını hop hop hoplatırken çığlıklar eşliğinde koşabiliyor, içinden gelen o müthiş enerji ve coşku patlamaları öylesine yoğun oluyor ki biz ne olduğunu anlayamadan ve üstelik ölçülü düşmenin/atlamanın ne demek olduğunu tam olarak öğrenmemişken kendini koltuğun üstünden yere öylece hop! diye bırakabiliyorsun (şu güne dek son saniyede elinden, kolundan, bacağından yakaladık çok şükür). Seni en çok keyiflendiren şeyler “deli deli” hareketler; sözgelimi lego kutusunun içine oturup sen orada öylece tortop olmuş şirin şirin otururken lego kutusunun kenarlarından tutup havalarda uçurulmaya ya da yüzüstü göğsünden ve ayaklarından desteklenip havada uçurulurken “kelebek olma”ya, kelebek olup kanatlarını çırpmaya, arka arkaya defalarca havaya atılıp tutulmaya, babaannenlerin yatağının üstünde fıldır fıldır yuvarlatılmaya bayılıyorsun. O yüzden sana sınırsız hareket imkânı tanıyan çocuk parklarını çok seviyorsun. Neşeli çığlıklar eşliğinde kaydırakların merdivenlerinden ya da kaydırakların kayılan yüzünden, tırmanış duvarından tırmanıyor, kaydıraktan kayıyor, köprülerin üstünde, kaydırakların, oyuncakların arasında bir uçtan bir uca koşturuyor, iniyor, çıkıyor, koşuyor, bunu arka arkaya defalarca yapıyorsun, saklambaç oynuyor, salıncakta sallanırken yaptığım küçük oyunlara en büyüğünden gülücüklerle karşılık veriyor, oturduğun yerde ayaklarını sallamaktan, salıncağın zincirlerinden tutmayı unutup kollarını kuş gibi çırpmaktan, hop hop hoplamaktan, gülmekten deliye dönüyorsun. O yüzden yazın gelişini iple çekiyorum. Gözlerim ağaçların dallarında, tomurcuklarında. Arka bahçede açan kardelenleri görünce seviniyorum. Bahar geliyor. İki bitiyor. Hâlâ saklambaç en en en çok sevdiğin oyun. El kuklası şeklindeki at ve kuzuyu “Anne dıg! Anne dıg!” diyerek bana getiriyor ve ben daha kuklaları elime takarken sen bir yandan arkanı kontrol ederek (geliyor muyum gelmiyor muyum) yüzünde kocaman bir gülümseme çabuk çabuk kaçıp saklanıyor oluyorsun. Perde, koltuk ya da kitaplık arkası, koltuk örtüleri (kafanı örtünce saklanmış oluyorsun ya eriyip bitiyorum o kafan-örtünün-altında-popo-ve-ayaklar-ortada, saklandığını zanneden o saftaron hallerine) ya da yorgan altları önceden olduğu gibi hâlâ en favori saklanma yerlerin. Vestiyerin iki kapağını açıp kapakların arkasına yüzün dışarıya bakacak şekilde geçerek kapakları üstüne de kapatabiliyorsun. O kapakların altından görünen iki çıplak ayak. <3 Ve saklandığın yerde biz seni bulana dek öyle sessizce bekliyor, beklerken bizim seni aramalarımızı dikkatle izliyor ya da dinliyorsun. Bir elimde at bir elimde kuzu başlıyoruz aramaya; “Heey Deniz’i gördünüz mü yahu? Nerede olabilir acaba? Acabaaa halının altına mı saklandı ki? Aaa halının altında yok! Hımmm yoksa yastıkların arkasına mı saklandı? Yastıkların arkasında da yok? Hay allah! Nereye gitti bu Deniz! Hah tamam biliyorum kitaplığın arkasında kesin! Hayııır kitaplığın arkasında da değil! Kitaplığın içinde, kitapların arasında olabilir mi? Burada da yoook! O zaman evinin içine saklanmış olmalı! Aaaa evde de yok ama ya! Deniiiiz nerdesiiiiin? Masanın altında olabilir mi acaba? Ya da televizyonun arkasında? Sehpanın altında? Koltukların arkasında? Yok yok yooooook!” diye köşe bucak aranırken perdenin arkasında sessizce bekliyor, beni seyrediyorsun. “Hımmm yoksaaaaaa perdenin arkasında mı ki?!!” diyerek perdeye doğru yönelirken ben, sen neşeli çığlıklar eşliğinde koşarak ve gülerek perdenin altından çıkıp kaçmaya, koşmaya başlıyorsun. Ya da atı ya da kuzuyu sana göstermeden saklayıveriyorum koltuğun üzerinde duran yastığın altına. Sonra “dıg dıg gooooooo!” “me goooooooo!” diyerek bu kez suratında şaşkın – numaradan yapıyorsun bunu bildiğin numaradan şaşırmış gibi yapıyorsun “Aaa at yok hay allah!” gibi. Nasıl yapıyorsun bunu ya? – bir ifade yine numaradan aramaya başlıyorsun. Bu aramalarına bayılıyorum. Müthiş bir etkilenmeyle seyrediyorum seni. Gerçekten. Aynı benim yaptığım gibi halının altına, kitaplığın arkasına, sehpanın altına, perdenin arkasına falan bakıyorsun tek tek. Gidip şişme zürafayı kaldırıp altını gösteriyorsun “Goooo!”, sonra bebek arabasını kenara çekip orayı gösteriyorsun “Goooo!” Bildiğin numaradan. Bulamadığın zaman işte o numaradan şaşkınlık daha hakiki bir şaşkınlığa dönüşüyor ve dönüp yüzüme bakıyorsun: “Anne dıg dıg goooo! Meee goooo!” O zaman biraz ipucu veriyorum.
Kendin saklanmaktan başka, ellerini, ayaklarını ya da başka şeyleri, bir şeylerin altına saklamaya ya da bizim saklanmamıza da bayılıyorsun. Bu, günün her anı oynayabildiğin bir oyun. Küçük çaydanlıkla oynarken oynarken minik elini çaydanlıkla kapağının arasına koyarak (elini çaydanlığın üstüne çaydanlığın kapağını da elinin üstüne kapayarak) “anne goooo” deyiveriyorsun sözgelimi ya da koltuğun örtülerini çekip çekip ayaklarının üstüne kapayıveriyorsun. Fasulyelerle, pompomlarla oynarken ellerini fasulyelerin, pompomların içine daldırıp saklayıveriyorsun. Sana sarılmış öpüp koklar severken seni iki elini yukarıdan bluzumun içine sokuyor ya da içiçiçe geçen renkli kaplardan ya da kağıt bardaklardan birini bir eline diğerini diğer eline geçirip kollarını uzata uzata bana geliyorsun: “Anne gooooo!” Ah Denizim. Nasıl güzelsin. Banyoda küveti doldurmuş oynarken ayaklarını ya da ellerini köpüklerin arasından gülüm gülüm gülerek bir çıkarıyor bir köpüklerin içine daldırıveriyorsun. “Ay nereye kayboldu ayakların Denizcim ya?” derken nasıl eğleniyor, keyifleniyorsun bir bilsen. On tane küçük cam nazar boncuğunu hepsinin anca sığabileceği büyüklükteki bir kabı ters çevirerek nasıl bir dikkat ve maharetlilikle altına saklıyorsun. Babaannenlere gittiğimizde yemek masasının örtüsünü çekip bir yandan “Anne anne” diyerek peşinsıra sürükleye sürükleye salondan yatak odasına götürürkenki o halin asla unutamayacağım, asla aklımdan çıkaramayacağım görüntülerden biri. Yatağa çıkacak masa örtüsünü üstüne örtecek sonra ara ara bulamayağız seni. İstediğin bu. Bulunduğunda da kıyameti koparıyorsun, “Aman aman tamam bulmadım” deyip örtüveriyoruz hemen üstünü. Arayacağız ama bulmayacağız, e öyle nasıl olacak? ^^ Bu yorganı başına çekip saklanmalar, gülüşmeler, kikirdemeler, uyku öncesi ve sonrasının olmazsa olmaz eğlencesi her zaman. Sen yorganın altında öyle sessizce kımıltısız beklerken beklerken birdenbire yorganı başından çekip yorganı çektiğim an burnuna bir öpücük konduruverişime bayılıyorsun. Öpüp kapatıveriyorum yorganı hemen. Sonra bir daha. Bir daha. Bir daha...Sonra bu kez ayaklarını açıp ayaklarından yakalayıp öpüveriyorum seni. Hemen kapatacağım ama. Yeniden kapatmak demek oyuna yenibaştan başlamak demek. Gerçekten doğdu doğalı saklambacı böylesi seven bir çocuk var mı bilmiyorum. Tam bunu yazarken şunu düşünüyorum: senin için en sık kurduğumuz cümleler hep bu kalıpta... “Bu kadar güzel uyanan başka çocuk görmedim! Bir çocuk bu kadar güzel uyanır mı yahu?” “Bir çocuk bu kadar mı güleç olur!”, “Bir çocuk bu kadar güzel bakabilir””Bu kadar mı güzel olunur?” “Bir çocuk bu kadar mı keyifli, zevkli olur yahu?” “Bu kadar mı keyiflenir insan?” “Bir çocuk bu kadar güzel kendi kendine oynar” “Bunun kadar keyifli kahve içen bir daha çıkmaz!”... Gerçekten. Böyle bu. Bunu daha önce de söyledim yine söylemek istiyorum: bu cümlelerin sana tarafgir gözlerle bakışımızla bir bağı yok. Bunları bize sen söyletiyorsun. Mama sandalyesinde oturur yemek yerken hemen önündeki yemek masasının (ya da mama sandalyesinin sehpasının) altına bir bi’ ayağını bir diğerini saklıyor ya da ikisini birden bir masanın üstüne çıkarıyor bir altına indiriyorsun. “Aaa! Nerde bu güzel ayaklar?! Çıkar o ayağını çabuk, çıkar yicem ben o güzel ayakları” derken ben, sen yine dünyanın ennnn güzel gülüşlerinde kıkır kıkırsın. Ben çok çoooook âşığım sana. Yemek yerken çatallarımızı ayak parmaklarının o nasıl güzel etli kısımlarına incecikten dokundurup o parmakları ham ham yememize bayılıyorsun; yüzünde nasıl keyifli bir gülüş. Dışarıya çıktığımızda da yakalamaca oynamak en sevdiğin şeylerden biri. “Deeniz beeeni yakalayamaaaz!” der demez kahkahalarla koşturmaya başlıyorsun. Babaannen her seferinde bu oyunbaz hallerine bakıp “Anacım her şeyleri de oyun yapıyoruz. Binbir çeşit oyun çıkarıyor. Bazı çocuklar bilmem nereden oyun çıkarırlar bu da onlardan” dediğinde soruyorum “‘Bilmem nereden’ derken?”... Sonra söylüyor gülerek, “Köpeğin götünden oyun çıkarıyor derlerdi bizimkiler. Deniz de öyle.” Öylesin. Gölgesinden oyun çıkaran bir çocuksun. Deden sana bakıp bakıp gülümseyerek “Sinema bu çocuk ya! Bu çocuk sinema!” diyor. Yatakta yatmış güya uyumaya çalışırken ağzında duran emziği fırlatıp ya da numaradan çığlık atıp düşürüveriyorsun, ben şaşkaloz bir suratla “Ay!” deyip yerimde hoplarken kahkahalar, kahkahalar... Sonra bir daha, bir daha, bir daha, bir daha... Hani uyuyacaktık be biz Denizim.
Alışverişe çıktığımızda ilgini çekebileceğini düşündüğüm şeylerde oluyor gözüm. Oyuncakların
Ben oyuncak seviyorum vallahi! Oyuncağın incelikli, akıllı ve doğa dostu olanlarını. Sana oyuncak bakmayı, site site gezip en güzellerini araştırıp bulmayı ve tabiî ki birlikte oynamayı. Ne seviyormuşum meğer. Tabiî ki gönlümüz ahşap oyuncaklarda, o nedenle Plan Toys, Melissa&Doug, Haba, ELC ve bazen Imaginarium favori markalarım(ız). 24. ay itibariyle oyuncak envanterinse şöyle ^^: Çeşit çeşit, boy boy, model model yapboz ^^ (2 yaş itibariyle küçük parçalı 16’lık, büyük parçalı 24’lüğe kadar yapıyorsun) – ahşap araba – ahşap uçak – ahşap helikopter – ahşap tren seti – Mr. Potato Head – boya kalemleri – parmak kuklalar, el kuklaları – içiçe geçen renkli kaplar – çeşit çeşit ahşap takmalı çıkarmalı yapbozlar – ahşap mıknatıslı balık tutma oyunu – kisilofon – mızıka – blok flüt – marakas – düdük – küçük bir davul – 2. yaşgününde aldığım ukulele – iç içe geçmeli her bir yüzünde harika hayvan resimleri olan ahşap küpler – bebekliğinden kalma müzikli, aynalı bir oyuncak – geometric peg board (Plan Toys) – dört şekilli geçmeli ahşap oyuncak (imaginarium) – renkleri ve şekilleri çalışabildiğin takmalı çıkarmalı ahşap "board"lar (ELC) – şekilli küp – çeşit çeşit küçük hayvanlar (Schleich favorim) – renkli makaraları ipe dizmece oyunu – küçük itfaiye istasyonu ve itfaiye arabası – ahşap bloklar & Jenga – abaküs – katlı otopark ve küçük arabalar – küçük ahşap inşaat arabaları – metal çay seti ve metal tencere seti – bebek arabası – alışveriş arabası – irili ufaklı toplar – mıknatıslı ahşap harfler – legolar – kitaplar, dergiler (Meraklı Minik <3)
dışında oradan buradan bir şeyler bulup o şeyle ne yapabileceğini ya da gerçekte ne işe yaradığını/nasıl çalıştığını söylemeden önüne çıkarmayı, sonra da karşına geçip sana verdiğim o şeyi keşfedişlerini, evirip çevirmelerini, elindeki malzemeden kendine oyunlar yaratmalarını çok seviyorum. Sözgelimi yılbaşı öncesi ikea’ya gittiğimizde gözüme uzun, renkli kırismıs boncukları ilişiyor, “Deniz bundan bir şeyler yapar” deyip atıveriyorum ikisini sepete. Ve evet sen o boncuklarla haftalarca oynuyorsun, bir ucundan sen bir ucundan birimiz tutup sallarken yılan oluveriyor o boncuklar, sallarken sallarken duruveriyor birden, “Hişşşşt! Yılan uyudu!”, hiçbir şey olmasa boncukları sallayıp dururken çıkardıkları şıkır şıkır sesi, salladıkça kıvrılıp bükülüşlerini izlemeyi çok seviyorsun. Deliriyorsun neredeyse onları sallarken. Nasıl keyifleniyorsun yareppim. Kağıt bardaklar, lastik saç tokaları, tuhafiyeciden aldığım renk renk düğmeler, kurdelalar, fermuarlar, internetten sipariş ettiğim pompomlar, şöniller, matruşka, kurmalı mutfak saati, anahtarlıklar, el feneri, pilli radyo... Doldurup oradan oraya boşaltma, kaşıkla bir kaptan diğerine taşıma, başından aşağı dökme, açma kapama, bir şeyleri bir şeylere geçirme, karıştırma, saklama, renklerine göre gruplandırma, sıralama, boy sırasına dizme, çevirme, döndürme, yan yana/iç içe/üst üste dizme en sevdiklerin. Ne olsa müthiş bir odaklanmayla hatırı sayılır bir süre oynamanın yolunu buluyorsun. Dışarıya çıktığımızda bakkalın önünde duran market arabasının içine binip gezdirilmeye bayılıyorsun. Daha bakkala yaklaşır yaklaşmaz yanımdan fişek gibi fırlayıp koşmaya başlıyorsun ve arabaların yanına gidip çıkmak istercesine ayağını kaldırıyorsun bir yandan “Anne” diyerek. Hemen içine oturtuyorum seni. Çoğu zaman da arabanın önündeki çocuklar için olan küçük oturağa. Babaannen de bizimleyse bakkalın önünde karşılıklı geçip aramızda sürüp duruyoruz seni; bir babaannen bana gönderiyor, bir ben babaannene... Gülücükler, kahkahalar, heyecandan yerinde duramayan kıpır kıpır oynayan ayaklar... Bakkalın önündeki kısa yokuştan aşağı doğru koşarak sürülmeye de bayılıyorsun. Zaman zaman da alıp arabayı sitede dolaşmaya çıkıyoruz – işte o vakit koca market arabasıyla sitede gezintiye çıkmış bu saf, şaşkaloz, oyunbaz halimiz gerçekten gerçeküstü görünüyor bana^^ Yokuşlu yolda ben arabayı itip itip tutarken, sen kıkır kıkır gülmekten neredeyse bayılacak, attığın neşeli çığlıklarla siteyi ayağa kaldıracak oluyorsun. Biz market arabasıyla sitede gezmeklere çıkaduralım bizim bebek arabası da Onat’ın arabasının bagajında her gün işe gitsin gelsin. Ana kucağında gezindiğin zamanlar (ilk 8-9 ay belki) dışında o bebek arabası neredeyse hiç kullanılmadı. Arabayı sürekli Onat’ın arabasında unutsak da asıl ben öyle arabanın içinde saf saf oturakoyasın istemedim, yürü, gez, dolaş istedim hep. Taşınmak istediğinde de hop kucaklayıp taşıdım. Bebek arabasının ayrıgayrılığını, o soğukluğunu sevmiyorum ne yalan söyleyeyim. Taşınacaksan kucakta taşın. Her an öpülebilebilme mesafesinde. Öpmek için olabilecek en güzel konumda. 13 kg’a yaklaştığın şu günlerde “Burcu artık kucağına alma ağırlaştı bak iyice belini melini sakatlarsın” dense de “Şunun şurasında daha ne kadar taşıyacağım yahu!” deyip kucaklayıveriyor, uzun mesafeleri ıhıldaya ıhıldaya da olsa ^^ taşıyorum seni, öyle göğüs göğüse, burun buruna, öylesine yakın olmayı deliresiye seviyorum... Sen kucağımda olmayı seviyorsun. İkimiz de olmak istediğimiz yerdeyiz. Daha ne!Legolar hâlâ kendi kendine en uzun süreyle, en konsantre biçimde oynadığın oyuncaklar. Bir süredir renklerle düşünüyorsun ve legoları renklerine göre yanyana ya da üstüste dizmekle daha ilgilisin; ama ne olursa olsun sanki daha eline aldığın ilk parçayla kafanda önceden belirlediğin bir plan varmışçasına öyle müthiş bir odaklanma ve ne yaptığını öylesine bilir, kendinden emin haller ve muhteşem bir el maharetiyle o kadar güzel, keyifle oynuyorsun ki. Yaptıklarını hemen birilerine göstermek istiyor; ama asla yaptığına karışılmasından hoşlanmıyorsun. “Şunu da şuraya koyalım” ya da “Bak Denizcim bunu buraya koyarsan öyle daha sağlam olur” falan diyerek, yaptığına en ufağından bir ekleme ya da yaptığından en ufak bir çıkarma yapalım kıyameti koparıyorsun. Arada önerilen bir şey bir biçimde aklına yatarsa “tamam” diyorsun; ama genel olarak üzerinde çalıştığın, yaratmakta olduğun şeylere kimseyi karıştırmıyorsun. Ara ara biri ya da diğerinden sıkılıp bir süre oynamak istemesen de trenlerinle oynamak (rayları birleştirmek, vagonları arka arkaya sıralayıp rayların üzerinde sürmek), yapboz yapmak ve kitap okumak yine çok severek ve büyük bir odaklanmayla yaptığın şeyler. Canın yapmak istemediğinde haliyle asla aklını vermiyor, odaklanmıyorsun ama keyfin olduğunda yaşının ötesinde bir sabır, odaklanma ve uğraş ile onaltılık yapbozları bile ilk seferde takır takır yapıyorsun. Kitaplar, hele hele senden sonra çocuk kitapları halihazırda benim zaafım olunca kitaplığımız da her geçen ay zenginleşiyor (“Tamam valla artık bir süre almayacağım!” desem de kitapçıya ne zaman gitsem kasaya uğramadan çıkamıyorum. Ama çok güzeller ve biz kitapları çok seviyoruz), sen eline aldığın kitapları ayaklarının üstüne açıp mır mır okumayı ve bize okutmayı, önceden olduğu gibi göstermeyi çok seviyorsun. Açıp bacaklarının üstüne yerleştirdiğin kitabın altından uzanan o iki çift çıplak pembe ayağın hastasıyım. Ah şu gidimli gelimli dünyada görüp görebileceğin en güzel, en etkileyici karelerden biri diyorum, bakmaya, kitap okurken seni seyretmeye, okurken okurken kitabın altında oynatıp durduğun ayaklarına doyamıyorum.
Eşleştirmelere bayılıyorsun. Kitap okurken taa üç sayfa öncesinde gördüğün bir uğurböceğini nasılsa unutmuyor (her seferinde beni şaşırtan bu duruma birçok kez tanık oldum ve bana kalırsa çok iyi bir görsel hafızan var), sonraki sayfalarda minnak bir uğurböceği görür görmez bir elini o sayfanın arasına koyup hemen geri dönüyor, o üç sayfa önceki uğurböceğini buluyor ve arkasından bir o sayfayı açıp oradaki uğurböceğini bir arkadaki sayfayı açıp oradaki uğurböceğini gösteriyorsun. Her birini ayrı ayrı gösterirken de “Deeeeee... Deeeeee” diyorsun. İçinde onlarca şey, kıyısında o sayfada bulunan şeylerin ayrı ayrı resimleri olan saklambaçlı kitapları bu nedenle çok seviyorsun; bakıp bakıp bulmaya, bulup bir işaret parmağını birinin diğer işaret parmağını diğerinin üzerine koyarak göstermeye bayılıyorsun. Bu eşleştirme hareketine her seferinde müthiş tatlı bir şaşırmayla karışık “aaa bak aynısını buldum” ünlemi eşlik ediyor ki o müthiş sesi burada layıkıyla anlatabilecek ifade yetisine sahip olduğumu düşünmüyorum. Zaten o “anlatılmaz, duyulur” sese de yazık etmeyeyim, anlatmaya çalışmaya falan kalkışmayayım. Öyle tatlı ki. Renkleri (kırmızı, sarı, mavi, yeşil, pembe, mor, turuncu, siyah, beyaz, kahverengi), şekilleri (üçgen, kare, dikdörtgen, yuvarlak, oval, baklava, yıldız, kalp), rakamları (0’dan 9’a) ve alfabenin ilk beş harfiyle “o”yu (Onat’ın o’su) ve “s”yi (tisss yılan’dan, yılan gibi kıvrık olduğundan) biliyorsun. “Renk bulmaca” oyunu oynuyoruz birlikte. “Hadi Deniz kırmızıları bulalım!” deyiverince hemen etrafa bakınmaya başlıyor, sandalyenin kırmızısı, renkli şekilli çubuklardan kırmızı olanları, eşofmanının kırmızısı, benim pantalonumun kırmızısı, arabanın kırmızısı, boncukların kırmızısı, itfaiye istasyonunun çatısının kırmızısı, matruşkaların kırmızısı, lego kutusunun üzerindeki resimde yer alan legodan evin çatısının kırmızısı, sonra lego kutusunun içinden bir kırmızı lego, el kuklası şeklindeki kuzunun ve atın kırmızı dilleri, kırmızı boya kalemleri... Müthişsin! Hepsini birer birer gösteriyorsun ve ben gözlerini irice açmış, kaşlarını kaldırmış, ağzın aralık, yalnızca gözleriyle değil ağzıyla da bakan, bir yandan da elini aranırcasına havada gezdiren o aranan hallerini ah ah nasıl seviyorum. Sonra “Hadi şimdi sarıları bulalım” diyorum, bir heyecan bir heyecan... Topun sarısı, renkli plastik halkaların sarı olanı, küçük sarı Cat arabaların, mavi lego arabanın sarı tekerlekleri, balık ve aslan şeklindeki parmak kuklalar, içiçe geçen renkli plastik kapların sarı olanları, sarı boya kalemleri, “Neşeli Saklambaç” kitabının kapağındaki sarı, sarı lego kaplanın, Ahmet Dayı’nın aldığı zürafalı arabanın sarısı.... birer birer bir neşe bir heyecan kucağıma bırakıyorsun. Bulduğun her kırmızıda, her sarıda bir çığlık... Hattâ birlikte oynarken dururken dururken birdenbire bir küçük masanın üstünde duran pembe suluğunu bir oyuncak bebek arabasının pembesini gösteriyorsun bana gülerek, “Evet Denizcim ikisi de pembe, evet! Suluğun da pembe, oyuncak arabası da pembe!” Bengi ve Duru hep birlikte arabada giderken birdenbire bir Duru’nun suluğunun kırmızı başlığını bir otokoltuğunun kenarındaki kırmızı parçayı gösteriyorsun şirin şirin, işaret parmağın bir suluğa bir otokoltuğuna gider gelirken “Deeeee.... Deeee” diye anlatıyorsun, “Evet Denizcim ikisi de kırmızı! Suluğun başlığı da kırmızııııı, o adını ve ne olduğunu bilmediğim parça da kırmızı, evet!” diyorum seni burnundan öperken. Patates kafanın aynı renkteki parçalarını gruplayıp kucaklayıp bana getiriyorsun “Anne!” diyerek. Tunalı’daki D&R’ın çocuk kitapları bölümünde küçük masalardan birine oturmuş, seçtiğimiz kitapları okurken gözün taburelere takılıveriyor ve yerinden kalkıp ortamdaki bütün sarı tabureleri işaret etmeye başlıyorsun. “Eveeeeeet! Hepsi aynı renkli, hepsi sarı tabureler! Biiir, ikiii, üüüç... Üç sarı tabure!” diyorum, sonra oturup kitabımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bir süredir Bengi ve Duru’yla buluşuyoruz, çok seviniyorum. Bengi’yi - Bengi’yle yedirdiğimiz, içirdiğimiz, pişirdiğimizden oynadığımız oyunlara, oyuncak sitelerine, organik ürünlere, çocuk ve anne kitaplarına, kreşe başlamaya, okunası yazılara, uyutamamalara, yedirememelere, hissettiklerimize, yaşadıklarımıza, “şimdiki aklım olsa yapmazdım”lara... bir şeyler paylaşmaya başladığımda farkettim ki ben bu süreci, bu süreçte yaşananları samimi ve açık bir şekilde hiç bir başka anneyle konuşmamışım. O nedenle Bengi’nin kalbimdeki yeri çok başka! - ve tatlı Duru’yu, bir araya gelmeyi çok seviyorum(z). Kahvaltıdan sonra gidip uyku saatinize kadar (3-3 buçuk) iki haftada bir dönüşümlü olarak bir bizde bir onlarda bir araya gelip birlikte oynuyoruz, yiyip içiyoruz, bir on beş-yirmi dakika sakin sakin kahvemizi içelim deyince de Trotro açıyoruz size. Yanyana nasıl sevimli tatlı Trotro izleyen iki küçük insan. Nasıl güzelsiniz. Duru seni çok seviyor, sana “Canım Denizim” diyor. ^_^ Evde de sık sık seni anıyormuş. Küçük ahşap bebeklerinden biri “Deniz”miş, “Şimdi kapı çalacak, Deniz ve Burcu gelcek. Annesi bebek Deniz'i getirecek” diyormuş. Geçenlerde dışarı çıktıklarında “Eve gidemeyelim (gitmeyelim), Deniz’e gidelim.” deyip de Bengi “Ama Denizler evde yok” dediğinde de “Sen kapıyı aç (çal), hadi sen kapıyı aç” diye tutturmuş. Aranızda sekiz ay var (Duru büyük). Birkaç kez de kitapçı günü yaptık birlikte. Her ne kadar kitapçıda kitap okumakla o kadar çok ilgilenmediyseniz de – Duru Schleih’nin standının orada kamp kurup raflardaki bütün hayvanları yere indirip onlarla oynuyor. Sen kitapçının içindeki tünellerde (Arkadaş) geziyor, defalarca küçük kaydıraklardan (Tunalı D&R) kayıyor ki bunda Duru da sana eşlik ediyor ya da kitapçıda durmak istemeyip hemen karşısındaki (Arkadaş ve Armada Remzi’de) asansörlere ya da yürüyen merdivenlere gitmek istiyorsun. Öyle olunca hep birlikte kitapçıdan çıkıp asansöre biniyor, iniyor çıkıyor, oradan yürüyen merdivenlere geçiyor, birkaç kez inip çıktıktan sonra döner kapıyı görüyorsun, birkaç tur da orada dönüp duruyoruz (Döner kapının kenarında keşfettiğim “acil durdurma” düğmesi o “birkaç tur”un “binkaç tur” olmasını engelliyor çok şükür. “Aaaa kapı durduuu!” ^^).
Yemeğin bitene kadar seni masada tutmak hâlâ zorlayıcı olsa ve yemeğini hâlâ bir yandan bir şeylerle meşgul olurken yiyor olsan da çok uzun bir süredir yemekle ilgili sıkıntı yaşamıyoruz (9. ayla 15. aylar arası bir yedi-bir yemedili dönemimiz olmuştu). “Denizcim hadi mama yiyoruz!” dediğimizde hemen koştura koştura mama sandalyesinin yanıbaşına geliyor, bir an önce seni yerine oturtmamız için sabırsızlanıyorsun. Yemeklerini hep ben yedirdiğim için ilk birkaç kaşık kendin yemeye heveslensen de sonrasını bana bırakıyorsun. Yine de nadiren bütün yemeğini kendin yediğin öğünlerimiz de oluyor. Çatal-kaşık kullanmaya niyetli olsan da hâlâ ellerini kullanmak sanırım daha kolayına geliyor. Ara öğünlerinde meyveyi (elma, armut, portakal, mandalina, avokado, muz, kuru meyveler – kuru incir, kuru üzüm, kuru kayısı, dut kurusu, hurma... -) ihmal etmiyorsun. Meyveyi seviyorsun. Ben senin meyveyi sevişini, bir yandan oynar, okur bir şeylerle meşgul olurken bir yandan gidip gelip çatalını meyve tabağının içine daldırıp o küçük ağzına götürüşünü çok seviyorum. Tatlıyı seviyorsun. Artık ara ara (nadiren^^) havuçlu küçük kek, muzlu ekmek ya da sakızlı muhallebi, sütlaç yapıyorum. Hepsini bayıla bayıla yiyorsun. Ekmek nadiren yiyor, çoğu zaman kahvaltılarını bile ekmeksiz yapıyorsun; ama krebe bayılıyorsun. Kışın başında yine bir dolu kıyafetini yıkadık, ütüledik, hurcunun içine kaldırdık. Ne zaman küçülen kıyafetlerini kaldırıp hurcun içine koyacak olsam çok hüzünleniyorum. Sana dair olan her şeyi çok ama çok seviyorum: bütün küçük kıyafetlerini, tişörtlerini, çoraplarını, pijamalarını, süveterlerini, küçük mavi montunu, berelerini, ayakkabılarını, oyuncaklarını, küçük hayvanlarını, küçük melamin tabaklarını, kaselerini, küçük küçük şeylerini, kitaplarını, çizgi filmlerini, videolarını... hepsini, hepsini, hepsini çılgınca seviyorum. Kısa bir süredir televizyonda çizgi film açıyoruz. Küçük küçük kısa kısa videolar dışında “Küçük Eşşek Trotro” gerçek anlamda izlediğin ilk çizgi film! Trotro’yu biz de çok seviyoruz. “Bir iki üç olabildiğince mutluyum” Sabahları kahvaltıyı hazırlarken küçük küçük dilimlediğim bir elmayla küçük çatalını tabağına koyup yanına bırakıyor, Trotro’yu açıyorum bazen. Koltukta bir yandan elmanı yer ya da bazen simitini kemirirken orada öylece küçükçe, küçük tatlı sevimli hallerince çizgifilmini izlerken allahım dolup dolup taşıyorum. Gözlerimi senden alamıyorum. Bir yandan tatlı tatlı simitini kemirir bir yandan koltuğunda sevimli sevimli otururken, koluna annesinin verdiği sepeti takıp şarkı mırıldana mırıldana sebze bahçesine doğru yola koyulan küçük sevimli bir eşeği seyreden o küçük bebek-çocuğun yanı bu dünyanın olabileceğim en huzurlu yeri. Sana bakıp da geri durabildiğim olmuyor. Olamıyor. Sana bakıp da hiçbir şey olmamış gibi sırtını dönüp mutfakta işlenmeye, o sırada yapmakta olduğu şey her neyse onu yapakoymaya dönemiyor, öyle bakıp geçmeye kıyamıyor insan. Nasıl güzelsin. Seni rahatsız etmemeye gayret göstererek arkandan sarılıyor, yanağımı küçük sırtına yaslıyorum, saçlarını, enseni kokluyorum, sen küçük eşeğini seyrediyorsun. Orada öylece incecikten sana sarılmış, yanağımı sırtına yaslamış dururken nasıl seviyorum seni, nasıl seviniyorum varlığına. Hiçbir şeysiz salt biyolojik mevcudiyetine. Salt öylece varolmaklığına. Trotro’yu seviyorum. Seni seviyorum. Adına “çocukluk” denen o kayıp cenneti seviyorum.
Okumamı istediğin bütün kitapları okuduktan ve sevdiğimiz birkaç uyku-öncesi şarkısını mırıldandıktan sonra bazen kendi kendine uyuman için çıkıyorum ve odadan çıktığım sırada uykunun kucağında olan sen birdenbire fersah fersah uzağına üfürülüveriyorsun. Yanına gelip uzandığım anda ise başını ya karnıma ya omzuma koyuyor ve neredeyse saniyesinde dalıyorsun. Uyurken otuturken ille bir tarafların bana değmeli. Özellikle rahat edeceğin bir pozisyon buluncaya başını üzerimde gezdirip duruyor, daha gidebileceğin bir yer varmışçasına içime içime sokuluyorsun. Hani girebileceğin bir yer olsa girecekmişçesine. O sokuluşlarını, sarılışlarını gören babaannen, “Çıktığın yere gir bari” diye takılıyor gülümseyerek. Karnımın içine alabilsem alacağım, sokabilsem sokacağım içime seni. Uyku öncesi ya da sonrası üzerimde yuvarlanıp dururken bebek kutup ayıları ya da kedi yavruları geliyor aklıma her seferinde. Bir farkın yok. Bir iki saatliğine bir yere gidip döndüğümde - babaannenlere seni kısa süreliğine bıraktığımda keyifle hiç sorunsuz kalıyorsun - birbirimize sarılışımız, yine babaannenin tatlı deyişiyle “kırk yıllık hasretlikler gibi”... Dans ederken benden başka kimsenin kucağına gitmiyorsun. Hep “Anne! Anne!”... Baban, babaannen ya da teyzen, benim dışımda herhangi biri "Denizcim seni çok seviyorum" ya da "Denizcim seni öpebilir miyim?" "Denizcim n'olur bana bir öpücük verir misin?" falan dese hemen işaret parmağınla bir beni bir kendini göstererek "Anne! Anne!" diyorsun - Denizi annesi çok seviyor, anne öpebilir, anneyi de Deniz öper. ^_^ Onat sürekli "Allahım bu ne anne aşkıymış böyle!" diyor halimize bakıp bakıp. Yatakta yatarken, uykuya dalarken ya da gecenin bir yarısı uyandığında ille yüzümün sana dönük olmasını istiyorsun. Önceden, çok küçükten beri böyle bu. Olur da sırtımı sana dönmüşsem yüzümü tutup senden tarafa çeviriyorsun. Küçük dünyalarımızın kuzeyinin hep birbirimizi göstermesini istiyorsun (öyle ki zaten!). Bedenimin senin için hâlâ bir yuva olmasından mutluyum. Birgün kaçınılmaz olarak büyüyüp kendi biricik kuzeyine yönelip o yolda benden tümüyle bağımsız olarak (olmak isteyerek) seyredeceksin. Bugün öyle olsa da içime içime sokmak istediğin, boynumun orada, çenemin hemen altında yuvalanmış o güzel küçük baş bir gün oraya sığmayacak. Ama şimdilik ikimiz de böylesine yakın olmaktan, yanyana, kucak kucağa olmaktan, bir olmaktan mutluyuz. O kadar kısacık, kı-sa-cık bir süre için böyle küçüksün ki (Bugün iki koca sene geçtiğine kim inanır?) bu sürenin her anının doyasıya tadını çıkarmak, kıymetini bilmek, elimden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmekten ötesini düşünemiyorum.
Öğleden sonraları uyuyup uyandıktan sonra seni tüm sıcacıklığınla güzelliğinle kucaklayıp aşağı iniyorum. Oyunlara, çığlıklara, koşturmalara geçmeden duralım istiyorum biraz. Birbirimizde kalalım. Gün akşama döner, akşamın karanlığı ağır ağır salonun içine dolarken, ışıkları yarı yarıya açılmış salonun sessizliğinin ortasında Billie Holiday ya da Ella Fitzgerald eşliğinde birbirimize sarılıp dans ediyoruz. Uzun uzun. Yanağını omzuma yaslamış, kolların ve ayaklarınla iki yanımdan sarılmış öyle göğüs göğüse, kalp kalbe... Kulağına “Seni çok seviyorum” diye fısıldıyorum. O an kollarım öylesine kısa geliyor. Uzasın, küçük bedenini bir değil binlerce kez dolansın istiyorum. Öyle bir sarılıyorum. Hiçbir şey daha güzel olamaz. Kucak kucağa dans etmeye o kadar alıştın ki ne zaman müzik açıp sesi iyice açarak “Hadi dans edelim” desek kollarını bana doğru uzatıyorsun. Ya da kendin gidip o sırada çalmakta olan müziğin sesini iyice açıp bildiğin sırıtarak kolların yukarıda bana doğru koşuyorsun. Seni kucakladığım gibi bi' şöyle havada döndürüp sarılışım var ki sana... Hemen yakalalayıveriyoruz ritmi. Sen kucağımda keyifle mutlulukla ellerini sallıyorsun. Bugün böyle: Sol yanımın bel çukuruna müthiş bir rahatlıkla oturmuş, ayakların iki yanımda, bir kolunla omzumun üstünden bana sarılmış, bir yapbozun iki parçasıymışçasına bir uyumla dolaşıyoruz. “Annem” diyerek kollarını kocaman açmış boynuma atlıyor, küçük topak yumak ellerinle komik komik beni gıdıklıyor, beceriksizce yanağımı okşuyor, iki elinle yüzümü ellerinin arasına alıp ağzımdan, burnumdan, yanağımdan dünyanın en güzel öpüşüyle öpüyorsun. Yüzünde ışıklı bir gülümseme. “Aşk” bütün olanbiteni anlatmak için çok küçük bir kelime...
...
Her geçen gün büyüyorsun. Bir yandan yaşanmakta olanın geçip gitmesi, geride kalması, olduğun/olduğumuz gibi kalmanın mümkün olmaması kalbimi kırıyor, bir yandan şu an ömrünün en güzel, en neşeli, en büyük elektrik fırtınasına sahne olan beyninin her bir kıvrımında her saniye, her yönde, yüzlerce kıvılcımın ateşlendiği, dünyanın en güzel, en eğlenceli işini yapan, öğrenen, öğrenen, öğrenen, oynayan, bütün gün coşku patlamaları içinde yaşayan, her sabah gözlerini müthiş bir heyecan ve neşeyle açan, aşkla bakan, defalarca gördüğü her bir şeye hiç görmemişçesine neşeli çığlıklarla işaret eden tekerrürle barışık, hakikatten ve zamandan münezzeh bu saf, akılsız, komik, sevimli, çılgın, oynaşık ve de kaynaşık küçük insanı tarifsiz bir keyif ve sevinçle yaşıyor, öte yandan olmakta olduğun, olacağın küçük oğlan için öylesine sabırsızlanıyorum ki işin büyüme kısmına güçlükle tahammül edebiliyorum. Ve bu diyorum, yani doğduğun, olduğun, olmakta olduğun ve olacağın her bir sen’in birbiriyle kıyasa gelmeyecek denli güzellikte oluşu zamanın gelipgeçiciliği karşısında tosladığın o duvarın yüzünde yumuşak bir minder etkisi yaratıyor. “Ömür denen zamansallığa”, şu koca yuvarlağın saatte 1600 km hızla dönüp duruşuna kahrediyorsun bir yandan. Hele hele çocuğunu kucağına aldıktan sonra bu duyumsayışta sonsuzca bir katlanma oluyor ve zamanlılığın derin hüznüne, o büyük çaresizliğe neredeyse kımıldayamayacak kadar mahkûm oluyor gibi oluyorsun. Sonuçta, Ahmet’in dediği gibi: “Sen 1-2 diye sayarken Denizcim, biz 38-39 diye sayıyoruz!”
Hayatını olduğu gibi değiştirecek ölümlerden sonra ruhuna çöken o yokluk / eksiklik duygusu, yerini günbegün katmerleşen bir zamanlılık hüznüne / kederine bırakıyor. Önce olanı değil öleni görüyor, sonra kaseti başa sarıyorsun. Nerede, ne zaman, nasıl uçlandığını bilemediğin bu his ağır ağır sinsice gelişip sonunda göğüs kafesinin tam orta yerine oturuyor. Ve zaman denen o tersinmez akışın sevimsiz bilgisini bütün varlığınla duyumsadığın vakit büyüdüğünün resmi oluyor galiba. “İçimdeki çocuk” lakırdılarıysa bir zırvalık. Hele başına gelenlerden sonra ister istemez “göğsünde ve sırtında bir hedef tahtasıyla dolaştığına” inanmaya başlayınca insan ve her biri bir öncekinden daha hızlı açılırken yıllar önünde, sık sık, yaşadığı şu anın sözgelimi, ömrünün hangi bölümcüğüne denk düştüğünü düşünmekten; gerçekleşebilecek, gelebilecek, yaşanabilecek, yakın ya da uzak zamanın bir yerinde karşısına çıkabilecek olanın belirsizliğine/tekinsizliğine kapılmaktan alamıyor kendini. Dahası var. Sonra böyle düşünerek aslında kozmosa çok yanlış mesajlar yolladığını ve herkes için herkes kadar olası olanı kendisi için belki de daha olası kıldığını düşünüp kafamı hangi duvara çarpsam acaba diyerek duvarlardan duvar beğeniyor artık. İşte böyle böyle sessizlik içinde işleyen - işin normali bu, öyle değil mi? - değil, göğüs duvarına ağzından çıkacakmışçasına küt küt vuran çıngıraklı bir kalp taşıyor içinde sonra. Tek kelime etmeyip susacağı, bildiği neyse unutacağı, unutturacağı yerde sırrını kalleşçe yumurtlayan. Bir var(sın), bir yok(sun), bir var, bir yok, bir... (Böyle de bir yanım var işte ara ara durup durup hortlayan, yardımsız çözülmeyeceğine artık ikna olduğum)
Diğer yandan, zamanın geçişi öyle güzel geliyor... Sürekli toslaştığın, yüzüne cırlayıp durduğun, sana karşı tavrına aldırmazlık edemediğin, ruhunu boğan şeyin içine her şeyi bir kenara bırakıp masmavi bir denizin yüzüne bırakıverir gibi bırakıvermek gibi de geliyor kendini. Tamam tamam geçeceksen geç. Öyle güzel ki her şey... Öyle güzelsin. Öyle güzeliz ki....
Her sabah uyku mahmurluğu denen şeyden bihaber, vallahi üç desem değil, iki gözkırpmasında bir gece önce bıraktığın andan gözlerini hiç kapamamışçasına kaldığın yerden müthiş bir enerji ve coşkuyla, hevesle, insanı tersyüz eden bir canlılık ve tazelikle dalıyorsun güne. Senden önce uyandığım nadir sabahların birinde uyanmanı bekler, gözlerimle tatlı tatlı okşarken seni, ben sokulup sarılalım yatağın sıcağında sarmaşıp aylaklık edelim diye beklerken, sen daha gözlerini açar açmaz seni yatağa çekmeye çalışan kollarımdan kurtulup bir telaş yataktan fırlayıp çıplak pembe ayaklarını şapırdata şapırdata bir telaş giderek perdenin arkasına saklanıyor ve “goooooo” diyorsun. Uyandığı saniye koşarak kendini aybeay, günbegün defalarca oynanan bir oyunun kucağına hiç oynamamışçasına heyecanla atışını, gözlerini insanı tersyüz eden böylesi bir coşkuyla açışını, kaydıraktan her kayışında, ister beşinci ister onbeşinci her seferinde saf bir taşkınlık, som bir coşkuyla kayışını, yaşadığın deneyime her seferinde apaçık bir kalple, can atarak yaklaşmanı, yaşadığın deneyimin yeniliğiyle değil de salt onu yaşamaklıkla bağı olan bu heyecanını, böylesi bir asılışı hem solukkesen bir etkilenme hem bir iç burkulmasıyla izliyorum (adına “büyümek” denen ağrıyla ilgili içimdeki bu acılık galiba). Ve ben bu canlılığı, bu ataklığı, bu deliliği, bu tutkuyu, bu asılış arzusunu öylesine öylesine önemsiyorum ki sallanan koltuğun üzerinde koltuk başına geçti geçecek çılgınca hoplayıp zıplarken dahi “Dur yapma!” diyemiyor, en fazla düşeyazarsan seni tutabileyim diye yanıbaşına koşuyor, “Denizcim dikkat et bak biraz tehlikeli bir iş yapıyorsun” diyebiliyorum. Farkında olmadan ağzımdan çıkan her “Hayır!”dan nefret ediyorum.
Doğduğun günden bugüne bize tekrar tekrar bildiğimiz ama ara ara unutup durduğumuz yavaşlamanın, “şimdi”de olmanın, an’ı görüp dinlemenin kıymetini öğretiyor, hatırlatıyorsun. Yine de hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceği bilgisine rağmen yorgunluk, uykusuzluk, zamansızlık, çocuk gelişimi üzerine aynı anda en az yirmi tabın günlerce açık durduğu bir bilgisayar, okunmak üzere özenle seçilip alınmış onlarca kitabın başucumda günbegün yükselişi (alınıp da okunamamış kitaplar müzesi açma yolunda çok başarılı bir şekilde ilerliyorum), aylardır doğrudüzgün tek bir sayfa bir şey okuyamamış olmak, istediğim gibi düzenli spor yapamamak vs. iyiden iyiye ruhuma çöküp tam “şimdi ve burada” olmayı beceremediğim, kendi zamansızlığımla, boğazıma kadar battığım bir “yapmak istediklerim listesi”yle sürekli burun buruna gelip tepin tepin tepindiğim, bu gelipgeçiciliği nasıl da unuttuğum zamanların da olduğunu söylememe gerek var mı? Küçüklük öylesine bir ilgi, zaman, emek istiyor, yaşamlarımızı öylesine dolduruyor ki o “an”lar yeri geliyor yaşaması güç zamanlara da dönüşebiliyor, koca bir günü salt “hayatta kalma” modunda sürdürebiliyorsun. Hayat güzel, her zaman... Ben yalnızca her geçen gün onun kıymetini daha iyi daha iyi bilebilmeye çalışıyorum. Öğreniyorum. Ve seninle olmayı, seninle yaptığımız her bir şeyi, birlikte olduğumuz her dakikayı deliler gibi seviyorum. Seni çok seviyorum. Benim güzel çocuğum. Canımsın. Ömrümsün.
...
Bunu bilerek sona sakladım^^: Emmeyi bıraktın ve bir daha da asla dönüp geriye bakmadın. Bugün emmeyi bırakışının üzerinden yalnızca üç ay geçmiş olduğuna inanmak öyle güç ki. On sekizinci aydan sonra emmelerin iyiden iyiye azalmış ve çoğunlukla teklif edilmediği sürece emmek öyle pek aklından geçmiyor gibi olmuştu. “İlk”lere öyle çok odaklınılıyor ki “son”lar gözden kaçırılıyor (Sahi en son ne zaman elma kurdu gibi emeklemiştin? Ya da toprak yemeyi, eline geçen her şeyi, her-bir-şe-yi ağzına götürmeyi ne zaman bıraktın? ^^). Bugün en son ne zaman emdiğini çıkaramıyorum; ama bir sabah var, artık öyle çok emmek istemediğin günler içinden bir gün, bir sabah “memme” dediğinde emmek istediğini düşünememiş, tutup emziğini sana uzatmışken sen emziği bir kenara koyup tekrar “memme” demiştin. Sonra yatağın kenarında oturmuş seni kucağıma almış, göğsüme yatırıp emzirmiştim. Orada öylece oturur, bu emmenin dolu dolu son emzirme olduğunu bilmeden emzirirken seni, gözlerimde çılgın bir pırıltı, omuzlarımda kuşlar, karnımda kelebekler, otuzikidişim meydanda halimle o sıra işe gitmek üzere hazırlanan Onat’ın gözüne çok acayip göründüğümü hatırlıyorum. Tam gidecekken durup öylece bakakalmış, “Nasıl seviniyorsun?! Nasıl seviyorsun?!” demişti. Evet! Öyle bi’ acayip seviyorum ki. Öyle çok sevdim ki. Sanırım ben bunu “son” sayacağım. Zira sonrasını anımsamıyorum, sahiden en son ne vakit emdiğini bilemiyorum. Çünkü gerçekten bırakmak isteyip istemediğinden emin olamadığım için ara ara teklif etmeyi sürdürüyor, sen bazen emiyor bazen emmiyor, bir yandan da “acaba teklif etmesem ne olur?!” diyerek duruma bakıp anlamaya çalışıyordum. Sabahlardan bir sabah ise uyandıktan sonra teklif ettiğimde sen bir an emecekmişçesine göğsüme yaklaştın ve hemen sonra geri çekildin. Ondan sonra da bir daha emmedin ve söylediğim gibi geri dönüp bir daha da arkana bakmadın. Bitmişti. Olmasını istediğim gibi. Zamanı işaretleyen sen olmuştun işte. Üstelik tam da o ara yeni yeni “memme” demeye başlamışken ^^... Dudaklarım yirmi bir ay boyunca geceli gündüzlü paylaştığımız bu mahremiyet, bu dile, söze gelmez tarifsiz yakınlık artık gerilerde kaldığı için bükülmüyor. Birlikte geçirdiğimiz o zamanları özlemle, içime dolan tarifsiz bir aşkla anacağımı biliyorum; ama buradan, sen olabilecek en güzel şekilde emdiğin, ben sevgiyle, aşkla, sağlıkla dolu dolu emzirebildiğim için hep şükrederek ayrılıyorum. Ve diliyorum ki bütün bitirişlerimiz, bütün “son”larımız, bütün geride bırakmalarımız böyle olsun. Seni seviyorum.
...
Bugün cemre cini sıcacık nefesiyle üfleyip havanın, suyun, toprağın buzlarını çözüyor birer birer. İlk, yan bahçedeki kardelenlerden alıyorum müjdesini baharın. Sonra sana hamileyken arka bahçeye diktiğimiz sarı çiğdemlerden. Laleler uçlanıp sağda solda tek tük açmış karahindibaları da görünce bahar rengini bulup en güzel haliyle içime dolmaya başlıyor. Sen bir yaşını daha dolduruyorsun. Ha bahar ha sen! Sevincim. Sonbahar boyunca, dökülmüş kuru yapraklarını kucak kucak alıp gökyüzüne fırlattığımız, dallarına incecikten asılıp kendimize "yaprak yağmuru" yaptığımız, sağımızda solumuzda döne döne düşen, uçuşan yapraklarıyla sevincik delisi olduğumuz ağaçların dallarında tomurcuklar. Bu üçüncü bahar! Ben otuz altı olmuşum, parmak hesabı yapmadan kaç yaşımda olduğumu çıkaramıyorum. Senden sonrasını saymak daha kolay, daha güzel: bir, iki, üç... Yaşgünü dediğin zaten artık arada kaynıyor, bundan böyle bütün iki martlar sabahtan akşama bir elimde tarifler bir elimde renkli kartonlar, balonlar, pompomlar, tavşanlı, horozlu, ördekli kumaşlar, mutfakta unun, yağın, cevizin, hurmanın içine bulanarak, sana becerebildiğimce en güzel (ve şekersiz ^^) yaşgünü pastalarını, keklerini ve süslemelerini hazırlama gayretiyle geçeceğe benziyor. Ve ben bu hali çok seviyorum. Her gün şükrederek sana seviniyorum. Daha yaşamadan, yaşayacağımız günlerin, oynayacağımız oyunların, tüm paylaşacaklarımızın sevincine düşüyorum. Zil çaldığında koşup kapıyı açabiliyorsun. Sürekli bir şeyleri "mama" yaparak (pompomlardan çoraplarına, legolarından boncuklarına... her şey "mama" olabilir) oyuncak tabakların, kaşıkların, tencerelerinin içinde yememiz için bize getiriyorsun: "Anne mama". İki yaşını yeni bitirdiğin şu günlerde oyuncaklarını kimseye - kimse derken yetişkinler buna dahil değil, yaşıtın çocuklardan söz ediyorum :) - vermiyor, her kim oyuncaklarına dokunacak olursa koşup elinden alıyorsun. "Bir oyuncağın iki ucuna yapışmış iki yandan mızıldanarak oyuncağa asılan iki çocuk" görüntüsüne sıklıkla tanık oluyoruz şu günlerde. Ah her halini çok seviyorum be Deniz. Deden seni severken dişlerini sıkarak “Koparıvercem çocuk bir tarafını!” diyor, babaannen hırpalaya hırpalaya severken seni “Ulen elimde kalcan şimdi! Elimde de değil de ağzımda kalcan! Hadi yürü git!” diyor gülerek. Hepimiz, her birimiz, ben, baban, babaannen, deden, teyzen, anlatılmaz yaşanır hallerinin, hareketlerinin sevimliliği, tatlılığı, güzelliğinden gün içinde defalarca dolup dolup taşarak “Şuna bak!” diyerek birbirimizi dürtmekten omuzlarımızı çürütüyoruz.
Gökyüzünün masmavi, bulutsuz havanın pırıl pırıl olduğu bir gün "2"şeklindeki uçan balonunu eline verdim, bırakacağını, uçuracağını bilerek. Daha verir vermez uçtu gitti "2". Sen önce bi' mızmızlanıp sonra göğün maviliğinde süzüle süzüle yükselen "2"yi merakla, sessizce izlerken ben arkasından kocaman bir sevgiyle, minnetle, minnetle, minnetle baktım. Uğurlar olsun "2". Yolun, bahtın açık olsun Deniz. Hep böyle nasıl güzel masmavi, güneşli, baharlı, bulutsuz, açık, pırıl pırıl göklerde süzülesin.
İyi ki doğdun be Deniz! Ne güzelmişin! Nasıl güzelmişin!
Seni çok seviyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder